|
50 Yıl Önce
Mayıs ayında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezuniyetimizin 50.
yıldönümünü kutlamıştık, 8 Ekim günü de Mimarlar Odası 60, 50, 40, 30 yıllık
üyelerini Taşkışla’da buluşturdu.
Elli yıl önemli bir zaman dilimi. Elli yıl önce olup
bitenleri çarpıcı noktalarıyla gözden geçirelim isterseniz. Hattâ beş yıl daha
öncesine, mimarlıkla ilk tanışmamıza kadar uzanalım.
İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne 1956 sonbaharında girdik. Kışladan
okula dönüştürülmüş olan Taşkışla yepyeniydi. O tarihte Türkiye’de yalnızca 5
mimarlık okulu vardı: İstanbul’da GSA, İTÜ, Yıldız Teknik Okulu ve İTÜ’ye bağlı
Maçka Teknik Okulu... Bir de Ankara’da o yıl açılmış olan ODTÜ... ODTÜ yalnızca
Mimarlık Fakültesi’nden ibaretti ve Kızılay’da bir barakada öğretime
başlamıştı. İlk ikisi 5 yıllık, ötekiler 4’er yıllık eğitim veren okullardı.
Öte yandan Türkiye’deki üniversite sayısı da yalnızca “3”tü: İstanbul
Üniversitesi, İTÜ ve Ankara Üniversitesi. Bunlara tek fakültesiyle ODTÜ’yü
ekleyebiliriz.
Taşkışla’da keyifli bir öğrencilik yaşamımız oldu. Okulun
Beyoğlu’na yakınlığı ciddi bir avantajdı. Beyoğlu sinemaları belki de en canlı
dönemlerini yaşıyordu: Lale, Saray, Emek, Yeni Melek, Atlas, İpek, Alkazar,
Elhamra gibi sinemalar... Elizabeth Taylor, Nathalie Wood, Brigitte Bardot,
Grace kelly,
Kim Novak, Marlon Brando, James
Dean ve daha niceleri en yeni filmleriyle bize Beyoğlu kadar yakındılar.
Beş yıllık sürede o keyfi gölgeleyen iki olguyla
karşılaştık. Birincisi, ülkenin ekonomik bunalımı nedeniyle, başta çizim
malzemesinde olmak üzere pek çok konuda yaşanan yokluklar, kıtlıklar, döviz
darboğazı; ikincisi ise Demokrat Parti iktidarının yarattığı siyasal bunalım.
Savaş dönemi çocukları olarak yokluklara alışıktık;
yokluklar alternatif buluşlarla aşılabiliyordu. Örneğin, aydınger kâğıdı yerine
beyaz kâğıtlara beziryağı sürerek bir çeşit
saydam kâğıt üretmek gibi... Öte yandan, iktidardaki Demokrat Parti’nin
ve Başbakan Adnan Menderes’in liberal ekonomiyle Türkiye’yi bir “Küçük Amerika”
yapma sevdası 1950’ler ortasında ülkeyi ekonomik çıkmaza sürüklemişti.
“İstanbul’un İmarı” para yetiştirilemeyen ancak inatla sürdürülen bir çılgınlık
halini almıştı. 1958’de ülke tarihinin en büyük devalüasyonu yapıldı: Dolar bir
anda 2,82 TL’den 9.05 TL’ye yükseliverdi.
Zorluklar karşısında iktidar, demokrasi dışı yollara
yöneliyordu. Demokrat Parti, Ekim 1958’de
kendisini “Vatan Cephesi” olarak ilan etmişti. Kendi parti ocaklarına
-sözde- kaydolan on binlerce kişinin adlarını emrindeki devlet radyosundan,
uzun listeler halinde günün her saatinde defalarca okutuyordu. Cepheleşme
giderek derinleşiyordu. Onlara göre, “Vatan
Cephesi, muhalefetin kin ve husumet cephesine karşı kurulmuştu; Vatan
Cephesi’nden olmayanlar, şer cephesindendiler” (1).
Adnan Menderes,
“Ben kendime sabık başbakan dedirtmem” diyordu. Demokrasi anlayışı bu kadardı.
“Odunu koysam mebus olur”, “Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim”
diyordu. Üniversite öğretim üyelerine “kara cüppeliler” diyecek kadar gözü
dönmüştü. Yargı bağımsızlığı, üniversite özerkliği, basın özgürlüğü ve
muhalefet yapma olanakları giderek kısıtlanıyordu. Gidişin yönü çoğunluk
partisi diktatörlüğüydü. Meclis’te DP oylarıyla kurulan, hepsi de DP’li 15
milletvekilinden oluşan, geniş yetkilerle donatılmış Tahkikat Komisyonu özgürlük
kısıtlayıcı yasaklar getiriyor, adetâ yargının bütün gücünü üstleniyordu.
Komisyon, suçlama, yargılama ve cezalandırma yetkileriyle donatılmıştı;
kararlarına karşı Yargıtay’a gitme olanağı da yoktu. Çalışmalarını gizli
yürütecek olan komisyonun karar ve önlemlerine karşı çıkanlar için de bir
yıldan üç yıla kadar ağır hapis cezası getirilmişti (2). Gazeteciler ve siyaset
adamları tutuklanıyor, geceyarısı baskınlarıyla gazetelere sansür
uygulanıyordu. Bütün bunlar bir çeşit sivil darbeydi.
Öte yandan, ekonomide iyice sıkışan Hükümet dış borç
arayışlarına girmişti. Kötü siyaset ve ekonomik sıkıntılar toplumu bunaltmış,
sabırları iyice taşırmıştı. 28 Nisan’da ilkin Ankara’da,sonra da İstanbul’da
başlayan öğrenci yürüyüşleri, Ordu’nun
27 Mayıs 1960’taki müdahalesiyle sonlandı.
Kısacası, demokratlıkla adından başka hiçbir ilişkisi
kalmamış Demokrat Parti’nin ve başındaki Adnan
Menderes’in otokratik yönetimi, ülkenin ve öğrencilik yıllarımızın
karabasanı olmuştu.
Menderes yönetiminin adetâ davetiye çıkararak neden olduğu
askerî müdahalenin daha sonrakilerin altyapısını oluşturduğu kesindir. Bugün, o
günlerde yaşananlar masum gösterilmeye çalışılıyor ve Adnan Menderes bazı çevrelerce yüceltilmek
isteniyor. Öğrencilik günlerimizde ülkeyi bunaltan ve bizi derinden etkileyen o
sıkıntıları hiç unutmadık.
1961’de fakülteyi bitirdik. O günlerde hâlâ, çizim masamız,
te cetvelimiz, gönyelerimiz, hesap cetvelimiz vardı; Grafos’tan Rapido(graph)’a
yeni geçmiştik. “Bilgisayar” sözcük olarak bile daha ortada yoktu. İlk bilgisayarlar
çok büyük boyutluydu ve “elektronik beyin” olarak adlandırılıyordu.
İstanbul’un şirin ahşap evleri, tramvayları vardı; üstelik
her yanı plajdı. Emektar tramvayları o yıl çiçeklerle uğurladık.
Kurucu Meclis’çe hazırlanan yeni anayasa da 1961’de kabul
edildi. O anayasa sosyal adalet kavramını getirmişti ve Türkiye’nin bugüne
kadar gördüğü en özgürlükçü anayasa idi. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)
kuruldu ve karma ekonomiye dayalı 5’er yıllık planlarla “planlı ekonomi” dönemi
başladı. Yine o günlerde Türkiye’nin
ilk işçi kafilesi Almanya’ya gitti.
Türkiye’nin Ortak Pazar’a yaptığı ilk üyelik başvurusu da 13 Temmuz’da reddedildi. Şimdiki AB, o zamanlar Ortak
Pazar’dı. İçinde bulunduğumuz şu günler, ilk işçi göçünün ve AB’ye
alınmayışımızın da 50. yıldönümüne karşılık oluyor.
DPT iki boyutluydu: Ekonomik Planlama ve Sosyal Planlama.
Mimarlar Odası uzun yıllar, bu iki boyuta bir üçüncüsünün, “Fiziksel Planlama
Dairesi”nin eklenmesini ısrarla önerdiyse de kabul ettiremedi. Günümüze kadar
uzanan çarpık kentleşmede bu eksikliğin payı büyüktür.
Ülke çapında iş ve işgücünün dağılımının planlanması pek çok
çarpıklığı önleyebilirdi. Olmadı... Kentsel büyüme denetlenemedi; kentlere göç
ve gecekondulaşma gelişigüzel sürüp gitti. Plansızlık yüzünden dengeli kalkınma
ve dengeli yerleşme sorunlarını bir türlü çözemedik. Geçen elli yıl içinde
biraz da bu yüzden, belki mimarlıktan değil ama şehircilikten sınıfta kaldık.
1961’de Türkiye nüfusu 29 milyon, İstanbul nüfusu ise 1,5
milyon kadardı. (50 yıl sonra ülke nüfusu 75 milyona, İstanbul nüfusu 13-14
milyona ulaştı.) Ben, o yıl, Mimarlar Odası’nın 1636’ncı üyesi oldum (3). Mimar
sayısı azdı ama, kamunun proje yaptırma düzenindeki sıkıntılar hem ülke
mimarlığına hem de mimarlara, mühendislere yansıyordu.
50 yıl sonra bugün bile hâlâ çarpık kamu ihale düzeni ile aynı tutarsızlık
sürüyor.
Yerli yapı malzemesi çeşit ve üretim miktarları bakımından
çok sınırlıydı; yapım teknolojimiz geriydi. Bunlara ek olarak, yetişmiş
işçilerin yurtdışına gidişleri işçiliğin de çökmesine yol açacaktı.
Kamu inşaatlarını yöneten Bayındırlık Bakanlığı mimarlığı
yarışmalarla destekleyen bir kurumdu. İmar ve İskân Bakanlığı ise şehirciliğin
bakanlığıydı ve yerel yönetimlerin fiziksel planlamasında son söze sahipti.
1980’li yıllarda her iki bakanlık birleştirildi. Kentsel planlama (ya da
plansızlık) yerel yönetimlerin takdirine bırakıldı. Anılan iki bakanlığın
birleştirilmesi mimarlığın da şehirciliğin de, doğal ki ülkenin de aleyhine
sonuçlar doğurdu.
Okulu bitirdiğimizde genel anlayış, “toplum”dan yanaydı.
Oda’nın sloganı bile “Mimarlar Odası Toplum Hizmetinde” idi. Sonraki yıllarda,
kapitalizmin giderek güçlenmesi, küreselleşme olgusu ve 1989’da Sovyetler
Birliği’nin dağılması topluma karşı bireyi, kısacası, “bireyselleşme”yi
güçlendirdi. Herkes kendi gemisini kurtarma peşine düştü. Bugün de aynı anlayış
dünyada egemenliğini sürdürüyor.
Bizler Modern Mimarlığın, Frank L. Wright, Le Corbusier, Mies van der Rohe, Walter Gropius, Alvar
Aalto gibi öncü mimarların öğrencileriydik. Bilgi ve esin kaynağımız daha
çok, az sayıdaki yabancı kitaplar ve dergilerdi.
Bir süre sonra dış dünyadaki bazı mimarlar Modern
Mimarlık’tan sıkıldılar. Tekdüze buldukları Modern Mimarlığın artık öldüğü
savıyla onun yerine, tarihsel alıntılara dayanan “Postmodernizm”i getirdiler.
Tabii bizde de onların izleyicileri oldu. Sonradan Postmodernizm, pişmanlıkla
terk edilirken, ardından, kısa ömürlü başka denemeler moda oluşturdu.
Bugün
Zaman elli yılda çok şeyi değiştirdi. Türkiye bir tarım
ülkesi olmaktan çıktı, sanayi ülkesi oldu. Malzemeler çeşitlendi, yapım
teknolojisi gelişti, bunlara bilgisayarın tasarıma, hesaplama yöntemlerine ve
teknolojiye getirdiği yenilikler eklendi. Çizim tahtasının ve çizim aletlerinin
yerini bilgisayarlar aldı. Dış yayınların yanısıra iç yayınlar çoğaldı.
İletişim bilgisayar olanaklarıyla yaygınlaştı.
Hedefi; mal, hizmet, sanayi ve insan kaynağı dolaşımının
uluslararası alanda serbestleştirilmesi olan küreselleşme, mimarlık
hizmetlerinin dolaşımını kolaylaştırdı, doğal olarak mimari üretime de
yansımakta gecikmedi.. Bu, tabii yine daha çok gelişmiş ülkelerin mimarlarına
yaradı. Adlarını daha kolay yaygınlaştırdılar, seyahat olanaklarından özgürce
yararlandılar, marifetlerini diledikleri gibi üretmeyi başardılar. Yeni düzende
yerel renkler ve kent kimlikleri pek çok yerde giderek kaybolmakta.
|
|
New York’ta yapılanlar artık, İstanbul’a da sıçramakta
gecikmiyor. Örneğin, İstanbul yoğun yapılaşmayla kimliğini yitiriyor ve hızla
gökdelenlerle doluyor. Avrupa’nın gökdelenlerden pek de hoşlanmadığı gerçeğini
gözlerden kaçırıp, Avrupa’nın en yüksek gökdeleninin İstanbul’da yapıldığını
söyleyerek böbürlenenler bile var. O kadar ki, emsalsiz, tarihsel İstanbul
yarımadası silueti bile tecavüze uğramış durumda. İstanbul’un yeni bir Hong
Kong olacağını yıllar önce söyleyen eski İstanbul belediye başkanlarından
Bedrettin Dalan’ın uçuk hayalleri gerçekleşmek üzere. Kısacası, modaya uygun
“katalog mimarlığı” giderek yaygınlaşıyor.
Kentlerin dönüşüme uğraması kaçınılmaz, ancak bunun bir
plan, program ve değerlerin korunması anlayışı içinde yapılması gerekiyor;
rastlantılar ya da oldubittilerle değil.
21. yüzyıl dünyada bilgi, teknoloji ve iletişim çağı oldu.
Mimarlığın, bu gelişimin dışında kalması beklenemezdi. Bilgisayar olanakları ve
teknoloji mimarlıkta form çeşitlenmesine geniş bir ufuk açtı. Yeni formlar,
kıvrılarak yükselen, yükseldikçe yükselen yapılar... Türkiye de bu gelişmelere
ayak uydurma yolunda... Öte yandan ekolojik (yeşil) mimarlık için de çabalar
var.
Ülkemizde, gelişigüzel kentleşme baskısı altında kent
merkezleri yatay ve düşeyde arsa yaratma girişimleriyle aşırı yoğunlukta
yapılaştı. Yoğunlaştırmalar bir plana dayalı olarak değil, çoğu kez parsel
bazında sürüyor. Başka bir deyişle plan, kentsel rantın paylaşılma aracı haline
geldi. Türkiye parsel bazında gökdelenleşmenin mucididir. Daha önce de yazdığım
gibi, “İstikbal Gökdelenlerdedir”.
Bugün ülkemizde kentsel gelişmelere siyasetçiler egemendir.
Ne yazık ki kentlerin görünümünü ve geleceğini siyasetçilerin bilgi ve görgü
düzeyi belirliyor. Özel kesim son yıllarda mimarlığa daha çok özen gösterir
oldu. Buna karşılık kamu kesimi Başbakan emriyle, geriye dönük, Selçuk-Osmanlı
tarzı yapılar üretme hevesinde. Sanatta bu tür geriye dönüşler ve öykünmeler
genellikle yeni fikirlerin üretilemediği bunalım dönemlerinde olur. Doğrusu,
siyasetin sanata ve bilime müdahale etmemesidir.
50 yıl boyunca mimar olarak dile getirdiğimiz, sistem
bozukluklarına ilişkin yakınmalar bugün de büyük ölçüde sürüp gidiyor. Geçen
yarım yüzyıllık sürede oluşan yeni gelişme ve oluşumlar bugün çözümü daha da
zorlaştırıyor. Gelinen durumu şöyle özetleyebiliriz:
•Ortalama 4 yıl eğitimli yani daha ilkokulu bile bitirememiş
toplumumuz mimarlığın ne olduğunun hâlâ farkında değil.
•Kamu kesiminin ve ülkeyi yönetenlerin de durumu pek farklı
değil. Ülkenin ne bir Mimarlık Yasası ne de resmî bir “Mimarlık Politikası”
var. Kimi yöneticiler geriye dönük, tarihselci mimarlık üsluplarını empoze
etmeye yeltenebiliyorlar.
•Özel kesime de yol göstermesi gereken kamunun, proje
yaptırma sistemi hâlâ bozuk. Yeni fikirlerin oluşmasına, ülke mimarlığının
gelişmesine ciddi katkıları olan mimarlık yarışmaları bakımından 50 yıl
öncesine göre çok gerideyiz.
•Yapsatçılıktan gayrimenkul geliştiriciliğine yükselen özel
kesim ve sanayi, mimarlığın önemini kamu kesimine göre biraz daha iyi kavramış
durumda. Ancak ticari hırs ve kâr ön planda olduğundan geliştiriciler dar
alanda daha çok inşaat yaparak spekülasyon yoluyla daha çok kazanç sağlamak
uğruna, yerel yönetimlerle koalisyon halinde, mevziî plan değişiklikleriyle
yeşili yok eden aşırı yoğun ve yüksek yapılaşmaya neden oluyorlar. Bu durum 50
yıl öncesine göre çok daha vahim. Örneğin, “3” emsal (KAKS) öngörülen yerlerde
yapılan inşaatların toplam alanı arsa alanının
11-12 katına çıkabiliyor. 23 bin m2 arsada 260 bin m2 inşaat yapılabiliyor.
Bugün “3” emsal lâfı tam bir aldatmacadan ibarettir.
•Belediyeler bütüncül kentsel planlama süreçleri yerine
parçacıl, zaman zaman tek parsel bazında imar kararları almayı yeğliyorlar. 3-4
katlı oluşumlar arasında yükselen şanslı (!) gökdelenler bu tür ayrıcalıklı
uygulamaların göstergesidir.
•Bu arada, Cumhuriyet döneminin iyi mimarlık örneklerinden
birçoğu rant uğruna kurban edilebiliyor. Kalanlar da Kurul kararlarıyla koruma
altında oldukları halde bozulma ve yıkılma tehdidi ile karşı karşıya. Örnek:
AKM’ler.
•Yoğun yapılaşmayla trafik alt üst olur, merkez yaşanmaz
hale gelirken bir yandan da, özellikle tarihsel kentler, doku, ölçek ve kimlik
kaybına uğruyor.
•Geliştiricilerin birçoğu “İngilizce/Tarzanca” adlarla,
sözümona Avrupai yaşam tarzı vaat ettikleri yerleşmeler üretiyorlar. Bunların
çoğu güvenlikli olmak adına dışa kapalı ve ayrıştırıcı nitelikte, içine
kimlikle girilebilen kimliksiz siteler ya da “rezidans”lar... Gettolar... Şehir
böylece sözde korunaklı adacıklardan oluşur hale geliyor. Değişik sınıflardan
insanların kaynaşıp bir arada yaşama alışkanlığı kazanmasını sağlayan mahalle
ve sokak kayboluyor.
•Kentsel planlama süreci çok başlı ve çok dağınık. Yerel
yönetimlerin yanısıra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ, Özelleştirme İdaresi
Başkanlığı (ÖİB) gibi birçok kamu kurumu belediyeleri dışlayarak kendi başına
plan yapma ve değiştirme yetkisine sahip. Bu çok başlılık bütüncül “planlama” fikri ve ciddiyetiyle bağdaşmıyor.
•Merkezi yönetim zaman zaman yerel yönetimleri ve mevcut
kentsel planları hiçe sayarak, tepeden inme kararlarla, planları temelinden
sarsacak yeni imar (!) girişimlerinde bulunabiliyor. Örnekler: 3. Boğaz
Köprüsü, Avrasya Tüneli, Taksim’e Topçu Kışlası düzenlemesi vd...
•Kentsel Tasarım kavramı tümüyle göz ardı edilmiş durumda.
Kimse kentsel tasarımın ne olduğunun farkında bile değil. Yalnızca, her şey
olup bittikten sonra; bozularak göz tırmalayan siluetlerden yakınıyoruz.
•Eğitime gelince... Ortaöğretim, dershanelere ihale edilmiş
durumda... Mimarlık ve mühendislik okullarının sayısı artarken, nitelikleri
soruşturulmuyor; okulların akreditasyon süreci çok yetersiz. Bugün ülkemizdeki
mimarlık okullarının sayısı 54’e ulaşmış bulunuyor.
Bu okullardan mezun olanların yetkinliğini belirleyecek bir akreditasyon
sistemi de yok.
•Son günlerde meslek odalarının bakanlığa bağlanması için
bir KHK çıkarıldı. Bu, girişimin meslek için de ülkenin demokrasi kültürü için
de hayırlı olmayacağı açık.
İşte, 2011’den mimarlık manzaraları...
Hızlı nüfus artışı ve kentlere denetimsiz göç, kırsal
kültürün egemenliğiyle sonuçlandı. Doğası gereği rasyonel düşünceden yoksun
olan ve çağdaş değerleri inkâr eden kırsal kültür ülkeye ve kentlere egemen
oldu. Bugün siyasete de, topluma da, kültüre de kırsallık egemendir.
Kentlerimiz bunun aynasıdır.
Ve Sonrası: Nasıl bir
gelecek?
Geçenlerde Bursa Uludağ Üniversitesi’nde yaptığım ve
yukarıdaki konulara da değindiğim bir konuşmadan sonra bir mimarlık
öğrencisinin ilginç bir sorusu oldu: “50
yıl sonrası için ne düşünüyorsunuz?” Kestirmeden şunu söyledim: “Ben fütürolog değilim. Ayrıca 50 yıl sonra
ben dünyada olmayacağım, ama sen büyük bir olasılıkla o günleri göreceksin. Sen
tahmin et. Ne var ki geleceği tahmin etmek zordur.”
Ve şunları anlattım:
“1800’lü yılların sonlarında 2000 için öngörüler olmuştu. 2000’li yıllarda
şehirlerdeki yaşamın bir bölümü havada geçecekti; çünkü kentiçi kara
taşıtlarının yerini kanatlı, pervaneli türden hava taşıtIarı alacaktı.
İklimlendirilmiş giysiler içinde günde yalnızca iki saat çalışılacaktı. Hafta
sonlarında Ay’a gidilecekti. Alışılagelmiş yemekler yerine konsantre vitaminler
ve proteinler yenecekti. Böylece evlerde mutfağa gereksinme kalmayacaktı.
1920-60 arasında bile kimi şehirciler, mimarlar mutfağın tümüyle ortadan kalkacağını
savunuyorlardı. Onlara göre yemekler bir yandan sosyal konutlarda tek bir
merkezde hazırlanacaktı, öte yandan eşdeğer kimi haplar yemeklerimizin yerini
alacaktı.”
50 yıl sonrasının öngörülerini gençlere bırakmak en
doğrusu...
Notlar
1.Doğan Hasol, Anılar Kuşlar Gibidir, s.78, Remzi Kitabevi,
2007.
2.A.G.Y. s. 79, 80.
3.Bugün, memur mimarların Oda’ya kayıt zorunluluğu olmadığı
halde üye sayısı 42 bin.
|