50 Yıl Öncesi, Bugün ve Sonrası... - Kasım 2011  Yazdır

50 Yıl Önce

Mayıs ayında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezuniyetimizin 50. yıldönümünü kutlamıştık, 8 Ekim günü de Mimarlar Odası 60, 50, 40, 30 yıllık üyelerini Taşkışla’da buluşturdu.

Elli yıl önemli bir zaman dilimi. Elli yıl önce olup bitenleri çarpıcı noktalarıyla gözden geçirelim isterseniz. Hattâ beş yıl daha öncesine, mimarlıkla ilk tanışmamıza kadar uzanalım.

İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne 1956 sonbaharında girdik. Kışladan okula dönüştürülmüş olan Taşkışla yepyeniydi. O tarihte Türkiye’de yalnızca 5 mimarlık okulu vardı: İstanbul’da GSA, İTÜ, Yıldız Teknik Okulu ve İTÜ’ye bağlı Maçka Teknik Okulu... Bir de Ankara’da o yıl açılmış olan ODTÜ... ODTÜ yalnızca Mimarlık Fakültesi’nden ibaretti ve Kızılay’da bir barakada öğretime başlamıştı. İlk ikisi 5 yıllık, ötekiler 4’er yıllık eğitim veren okullardı. Öte yandan Türkiye’deki üniversite sayısı da yalnızca “3”tü: İstanbul Üniversitesi, İTÜ ve Ankara Üniversitesi. Bunlara tek fakültesiyle ODTÜ’yü ekleyebiliriz.

Taşkışla’da keyifli bir öğrencilik yaşamımız oldu. Okulun Beyoğlu’na yakınlığı ciddi bir avantajdı. Beyoğlu sinemaları belki de en canlı dönemlerini yaşıyordu: Lale, Saray, Emek, Yeni Melek, Atlas, İpek, Alkazar, Elhamra gibi sinemalar... Elizabeth Taylor, Nathalie Wood, Brigitte Bardot, Grace kelly,
Kim Novak, Marlon Brando, James
Dean ve daha niceleri en yeni filmleriyle bize Beyoğlu kadar yakındılar.

Beş yıllık sürede o keyfi gölgeleyen iki olguyla karşılaştık. Birincisi, ülkenin ekonomik bunalımı nedeniyle, başta çizim malzemesinde olmak üzere pek çok konuda yaşanan yokluklar, kıtlıklar, döviz darboğazı; ikincisi ise Demokrat Parti iktidarının yarattığı siyasal bunalım.

Savaş dönemi çocukları olarak yokluklara alışıktık; yokluklar alternatif buluşlarla aşılabiliyordu. Örneğin, aydınger kâğıdı yerine beyaz kâğıtlara beziryağı sürerek bir çeşit  saydam kâğıt üretmek gibi... Öte yandan, iktidardaki Demokrat Parti’nin ve Başbakan Adnan Menderes’in liberal ekonomiyle Türkiye’yi bir “Küçük Amerika” yapma sevdası 1950’ler ortasında ülkeyi ekonomik çıkmaza sürüklemişti. “İstanbul’un İmarı” para yetiştirilemeyen ancak inatla sürdürülen bir çılgınlık halini almıştı. 1958’de ülke tarihinin en büyük devalüasyonu yapıldı: Dolar bir anda 2,82 TL’den 9.05 TL’ye yükseliverdi.

Zorluklar karşısında iktidar, demokrasi dışı yollara yöneliyordu. Demokrat Parti, Ekim 1958’de  kendisini “Vatan Cephesi” olarak ilan etmişti. Kendi parti ocaklarına -sözde- kaydolan on binlerce kişinin adlarını emrindeki devlet radyosundan, uzun listeler halinde günün her saatinde defalarca okutuyordu. Cepheleşme giderek derinleşiyordu. Onlara göre, “Vatan Cephesi, muhalefetin kin ve husumet cephesine karşı kurulmuştu; Vatan Cephesi’nden olmayanlar, şer cephesindendiler” (1).

Adnan Menderes, “Ben kendime sabık başbakan dedirtmem” diyordu. Demokrasi anlayışı bu kadardı. “Odunu koysam mebus olur”, “Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim” diyordu. Üniversite öğretim üyelerine “kara cüppeliler” diyecek kadar gözü dönmüştü. Yargı bağımsızlığı, üniversite özerkliği, basın özgürlüğü ve muhalefet yapma olanakları giderek kısıtlanıyordu. Gidişin yönü çoğunluk partisi diktatörlüğüydü. Meclis’te DP oylarıyla kurulan, hepsi de DP’li 15 milletvekilinden oluşan, geniş yetkilerle donatılmış Tahkikat Komisyonu özgürlük kısıtlayıcı yasaklar getiriyor, adetâ yargının bütün gücünü üstleniyordu. Komisyon, suçlama, yargılama ve cezalandırma yetkileriyle donatılmıştı; kararlarına karşı Yargıtay’a gitme olanağı da yoktu. Çalışmalarını gizli yürütecek olan komisyonun karar ve önlemlerine karşı çıkanlar için de bir yıldan üç yıla kadar ağır hapis cezası getirilmişti (2). Gazeteciler ve siyaset adamları tutuklanıyor, geceyarısı baskınlarıyla gazetelere sansür uygulanıyordu. Bütün bunlar bir çeşit sivil darbeydi.

Öte yandan, ekonomide iyice sıkışan Hükümet dış borç arayışlarına girmişti. Kötü siyaset ve ekonomik sıkıntılar toplumu bunaltmış, sabırları iyice taşırmıştı. 28 Nisan’da ilkin Ankara’da,sonra da İstanbul’da başlayan öğrenci yürüyüşleri, Ordu’nun  27 Mayıs 1960’taki müdahalesiyle sonlandı.

Kısacası, demokratlıkla adından başka hiçbir ilişkisi kalmamış Demokrat Parti’nin ve başındaki Adnan Menderes’in otokratik yönetimi, ülkenin ve öğrencilik yıllarımızın karabasanı olmuştu.

Menderes yönetiminin adetâ davetiye çıkararak neden olduğu askerî müdahalenin daha sonrakilerin altyapısını oluşturduğu kesindir. Bugün, o günlerde yaşananlar masum gösterilmeye çalışılıyor ve  Adnan Menderes bazı çevrelerce yüceltilmek isteniyor. Öğrencilik günlerimizde ülkeyi bunaltan ve bizi derinden etkileyen o sıkıntıları hiç unutmadık.

1961’de fakülteyi bitirdik. O günlerde hâlâ, çizim masamız, te cetvelimiz, gönyelerimiz, hesap cetvelimiz vardı; Grafos’tan Rapido(graph)’a yeni geçmiştik. “Bilgisayar” sözcük olarak bile daha ortada yoktu. İlk bilgisayarlar çok büyük boyutluydu ve “elektronik beyin” olarak adlandırılıyordu.

İstanbul’un şirin ahşap evleri, tramvayları vardı; üstelik her yanı plajdı. Emektar tramvayları o yıl çiçeklerle uğurladık.

Kurucu Meclis’çe hazırlanan yeni anayasa da 1961’de kabul edildi. O anayasa sosyal adalet kavramını getirmişti ve Türkiye’nin bugüne kadar gördüğü en özgürlükçü anayasa idi. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kuruldu ve karma ekonomiye dayalı 5’er yıllık planlarla “planlı ekonomi” dönemi başladı. Yine o günlerde Türkiye’nin
ilk işçi kafilesi Almanya’ya gitti.
Türkiye’nin Ortak Pazar’a yaptığı ilk üyelik başvurusu da 13 Temmuz’da  reddedildi. Şimdiki AB, o zamanlar Ortak Pazar’dı. İçinde bulunduğumuz şu günler, ilk işçi göçünün ve AB’ye alınmayışımızın da 50. yıldönümüne karşılık oluyor.

DPT iki boyutluydu: Ekonomik Planlama ve Sosyal Planlama. Mimarlar Odası uzun yıllar, bu iki boyuta bir üçüncüsünün, “Fiziksel Planlama Dairesi”nin eklenmesini ısrarla önerdiyse de kabul ettiremedi. Günümüze kadar uzanan çarpık kentleşmede bu eksikliğin payı büyüktür.

Ülke çapında iş ve işgücünün dağılımının planlanması pek çok çarpıklığı önleyebilirdi. Olmadı... Kentsel büyüme denetlenemedi; kentlere göç ve gecekondulaşma gelişigüzel sürüp gitti. Plansızlık yüzünden dengeli kalkınma ve dengeli yerleşme sorunlarını bir türlü çözemedik. Geçen elli yıl içinde biraz da bu yüzden, belki mimarlıktan değil ama şehircilikten sınıfta kaldık.

1961’de Türkiye nüfusu 29 milyon, İstanbul nüfusu ise 1,5 milyon kadardı. (50 yıl sonra ülke nüfusu 75 milyona, İstanbul nüfusu 13-14 milyona ulaştı.) Ben, o yıl, Mimarlar Odası’nın 1636’ncı üyesi oldum (3). Mimar sayısı azdı ama, kamunun proje yaptırma düzenindeki sıkıntılar hem ülke mimarlığına hem de mimarlara, mühendislere yansıyordu.
50 yıl sonra bugün bile hâlâ çarpık kamu ihale düzeni ile aynı tutarsızlık sürüyor.

Yerli yapı malzemesi çeşit ve üretim miktarları bakımından çok sınırlıydı; yapım teknolojimiz geriydi. Bunlara ek olarak, yetişmiş işçilerin yurtdışına gidişleri işçiliğin de çökmesine yol açacaktı.

Kamu inşaatlarını yöneten Bayındırlık Bakanlığı mimarlığı yarışmalarla destekleyen bir kurumdu. İmar ve İskân Bakanlığı ise şehirciliğin bakanlığıydı ve yerel yönetimlerin fiziksel planlamasında son söze sahipti. 1980’li yıllarda her iki bakanlık birleştirildi. Kentsel planlama (ya da plansızlık) yerel yönetimlerin takdirine bırakıldı. Anılan iki bakanlığın birleştirilmesi mimarlığın da şehirciliğin de, doğal ki ülkenin de aleyhine sonuçlar doğurdu.

Okulu bitirdiğimizde genel anlayış, “toplum”dan yanaydı. Oda’nın sloganı bile “Mimarlar Odası Toplum Hizmetinde” idi. Sonraki yıllarda, kapitalizmin giderek güçlenmesi, küreselleşme olgusu ve 1989’da Sovyetler Birliği’nin dağılması topluma karşı bireyi, kısacası, “bireyselleşme”yi güçlendirdi. Herkes kendi gemisini kurtarma peşine düştü. Bugün de aynı anlayış dünyada egemenliğini sürdürüyor.

Bizler Modern Mimarlığın, Frank L. Wright, Le Corbusier, Mies van der Rohe, Walter Gropius, Alvar Aalto gibi öncü mimarların öğrencileriydik. Bilgi ve esin kaynağımız daha çok, az sayıdaki yabancı kitaplar ve dergilerdi.

Bir süre sonra dış dünyadaki bazı mimarlar Modern Mimarlık’tan sıkıldılar. Tekdüze buldukları Modern Mimarlığın artık öldüğü savıyla onun yerine, tarihsel alıntılara dayanan “Postmodernizm”i getirdiler. Tabii bizde de onların izleyicileri oldu. Sonradan Postmodernizm, pişmanlıkla terk edilirken, ardından, kısa ömürlü başka denemeler moda oluşturdu.


Bugün

Zaman elli yılda çok şeyi değiştirdi. Türkiye bir tarım ülkesi olmaktan çıktı, sanayi ülkesi oldu. Malzemeler çeşitlendi, yapım teknolojisi gelişti, bunlara bilgisayarın tasarıma, hesaplama yöntemlerine ve teknolojiye getirdiği yenilikler eklendi. Çizim tahtasının ve çizim aletlerinin yerini bilgisayarlar aldı. Dış yayınların yanısıra iç yayınlar çoğaldı. İletişim bilgisayar olanaklarıyla yaygınlaştı.

Hedefi; mal, hizmet, sanayi ve insan kaynağı dolaşımının uluslararası alanda serbestleştirilmesi olan küreselleşme, mimarlık hizmetlerinin dolaşımını kolaylaştırdı, doğal olarak mimari üretime de yansımakta gecikmedi.. Bu, tabii yine daha çok gelişmiş ülkelerin mimarlarına yaradı. Adlarını daha kolay yaygınlaştırdılar, seyahat olanaklarından özgürce yararlandılar, marifetlerini diledikleri gibi üretmeyi başardılar. Yeni düzende yerel renkler ve kent kimlikleri pek çok yerde giderek kaybolmakta.


New York’ta yapılanlar artık, İstanbul’a da sıçramakta gecikmiyor. Örneğin, İstanbul yoğun yapılaşmayla kimliğini yitiriyor ve hızla gökdelenlerle doluyor. Avrupa’nın gökdelenlerden pek de hoşlanmadığı gerçeğini gözlerden kaçırıp, Avrupa’nın en yüksek gökdeleninin İstanbul’da yapıldığını söyleyerek böbürlenenler bile var. O kadar ki, emsalsiz, tarihsel İstanbul yarımadası silueti bile tecavüze uğramış durumda. İstanbul’un yeni bir Hong Kong olacağını yıllar önce söyleyen eski İstanbul belediye başkanlarından Bedrettin Dalan’ın uçuk hayalleri gerçekleşmek üzere. Kısacası, modaya uygun “katalog mimarlığı” giderek yaygınlaşıyor.

Kentlerin dönüşüme uğraması kaçınılmaz, ancak bunun bir plan, program ve değerlerin korunması anlayışı içinde yapılması gerekiyor; rastlantılar ya da oldubittilerle değil.

21. yüzyıl dünyada bilgi, teknoloji ve iletişim çağı oldu. Mimarlığın, bu gelişimin dışında kalması beklenemezdi. Bilgisayar olanakları ve teknoloji mimarlıkta form çeşitlenmesine geniş bir ufuk açtı. Yeni formlar, kıvrılarak yükselen, yükseldikçe yükselen yapılar... Türkiye de bu gelişmelere ayak uydurma yolunda... Öte yandan ekolojik (yeşil) mimarlık için de çabalar var.

Ülkemizde, gelişigüzel kentleşme baskısı altında kent merkezleri yatay ve düşeyde arsa yaratma girişimleriyle aşırı yoğunlukta yapılaştı. Yoğunlaştırmalar bir plana dayalı olarak değil, çoğu kez parsel bazında sürüyor. Başka bir deyişle plan, kentsel rantın paylaşılma aracı haline geldi. Türkiye parsel bazında gökdelenleşmenin mucididir. Daha önce de yazdığım gibi, “İstikbal Gökdelenlerdedir”.

Bugün ülkemizde kentsel gelişmelere siyasetçiler egemendir. Ne yazık ki kentlerin görünümünü ve geleceğini siyasetçilerin bilgi ve görgü düzeyi belirliyor. Özel kesim son yıllarda mimarlığa daha çok özen gösterir oldu. Buna karşılık kamu kesimi Başbakan emriyle, geriye dönük, Selçuk-Osmanlı tarzı yapılar üretme hevesinde. Sanatta bu tür geriye dönüşler ve öykünmeler genellikle yeni fikirlerin üretilemediği bunalım dönemlerinde olur. Doğrusu, siyasetin sanata ve bilime müdahale etmemesidir. 

50 yıl boyunca mimar olarak dile getirdiğimiz, sistem bozukluklarına ilişkin yakınmalar bugün de büyük ölçüde sürüp gidiyor. Geçen yarım yüzyıllık sürede oluşan yeni gelişme ve oluşumlar bugün çözümü daha da zorlaştırıyor. Gelinen durumu şöyle özetleyebiliriz:

•Ortalama 4 yıl eğitimli yani daha ilkokulu bile bitirememiş toplumumuz mimarlığın ne olduğunun hâlâ farkında değil.

•Kamu kesiminin ve ülkeyi yönetenlerin de durumu pek farklı değil. Ülkenin ne bir Mimarlık Yasası ne de resmî bir “Mimarlık Politikası” var. Kimi yöneticiler geriye dönük, tarihselci mimarlık üsluplarını empoze etmeye yeltenebiliyorlar.

•Özel kesime de yol göstermesi gereken kamunun, proje yaptırma sistemi hâlâ bozuk. Yeni fikirlerin oluşmasına, ülke mimarlığının gelişmesine ciddi katkıları olan mimarlık yarışmaları bakımından 50 yıl öncesine göre çok gerideyiz.

•Yapsatçılıktan gayrimenkul geliştiriciliğine yükselen özel kesim ve sanayi, mimarlığın önemini kamu kesimine göre biraz daha iyi kavramış durumda. Ancak ticari hırs ve kâr ön planda olduğundan geliştiriciler dar alanda daha çok inşaat yaparak spekülasyon yoluyla daha çok kazanç sağlamak uğruna, yerel yönetimlerle koalisyon halinde, mevziî plan değişiklikleriyle yeşili yok eden aşırı yoğun ve yüksek yapılaşmaya neden oluyorlar. Bu durum 50 yıl öncesine göre çok daha vahim. Örneğin, “3” emsal (KAKS) öngörülen yerlerde yapılan inşaatların toplam alanı arsa alanının
11-12 katına çıkabiliyor. 23 bin m2 arsada 260 bin m2 inşaat yapılabiliyor. Bugün “3” emsal lâfı tam bir aldatmacadan ibarettir.

•Belediyeler bütüncül kentsel planlama süreçleri yerine parçacıl, zaman zaman tek parsel bazında imar kararları almayı yeğliyorlar. 3-4 katlı oluşumlar arasında yükselen şanslı (!) gökdelenler bu tür ayrıcalıklı uygulamaların göstergesidir.

•Bu arada, Cumhuriyet döneminin iyi mimarlık örneklerinden birçoğu rant uğruna kurban edilebiliyor. Kalanlar da Kurul kararlarıyla koruma altında oldukları halde bozulma ve yıkılma tehdidi ile karşı karşıya. Örnek: AKM’ler.

•Yoğun yapılaşmayla trafik alt üst olur, merkez yaşanmaz hale gelirken bir yandan da, özellikle tarihsel kentler, doku, ölçek ve kimlik kaybına uğruyor.

•Geliştiricilerin birçoğu “İngilizce/Tarzanca” adlarla, sözümona Avrupai yaşam tarzı vaat ettikleri yerleşmeler üretiyorlar. Bunların çoğu güvenlikli olmak adına dışa kapalı ve ayrıştırıcı nitelikte, içine kimlikle girilebilen kimliksiz siteler ya da “rezidans”lar... Gettolar... Şehir böylece sözde korunaklı adacıklardan oluşur hale geliyor. Değişik sınıflardan insanların kaynaşıp bir arada yaşama alışkanlığı kazanmasını sağlayan mahalle ve sokak kayboluyor.

•Kentsel planlama süreci çok başlı ve çok dağınık. Yerel yönetimlerin yanısıra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) gibi birçok kamu kurumu belediyeleri dışlayarak kendi başına plan yapma ve değiştirme yetkisine sahip. Bu çok başlılık  bütüncül “planlama” fikri ve ciddiyetiyle bağdaşmıyor.

•Merkezi yönetim zaman zaman yerel yönetimleri ve mevcut kentsel planları hiçe sayarak, tepeden inme kararlarla, planları temelinden sarsacak yeni imar (!) girişimlerinde bulunabiliyor. Örnekler: 3. Boğaz Köprüsü, Avrasya Tüneli, Taksim’e Topçu Kışlası düzenlemesi vd...

•Kentsel Tasarım kavramı tümüyle göz ardı edilmiş durumda. Kimse kentsel tasarımın ne olduğunun farkında bile değil. Yalnızca, her şey olup bittikten sonra; bozularak göz tırmalayan siluetlerden yakınıyoruz.

•Eğitime gelince... Ortaöğretim, dershanelere ihale edilmiş durumda... Mimarlık ve mühendislik okullarının sayısı artarken, nitelikleri soruşturulmuyor; okulların akreditasyon süreci çok yetersiz. Bugün ülkemizdeki mimarlık okullarının sayısı 54’e ulaşmış bulunuyor.
Bu okullardan mezun olanların yetkinliğini belirleyecek bir akreditasyon sistemi de yok.

•Son günlerde meslek odalarının bakanlığa bağlanması için bir KHK çıkarıldı. Bu, girişimin meslek için de ülkenin demokrasi kültürü için de hayırlı olmayacağı açık.

İşte, 2011’den mimarlık manzaraları...

Hızlı nüfus artışı ve kentlere denetimsiz göç, kırsal kültürün egemenliğiyle sonuçlandı. Doğası gereği rasyonel düşünceden yoksun olan ve çağdaş değerleri inkâr eden kırsal kültür ülkeye ve kentlere egemen oldu. Bugün siyasete de, topluma da, kültüre de kırsallık egemendir. Kentlerimiz bunun aynasıdır.

 

Ve Sonrası: Nasıl bir gelecek?

Geçenlerde Bursa Uludağ Üniversitesi’nde yaptığım ve yukarıdaki konulara da değindiğim bir konuşmadan sonra bir mimarlık öğrencisinin ilginç bir sorusu oldu: “50 yıl sonrası için ne düşünüyorsunuz?” Kestirmeden şunu söyledim: “Ben fütürolog değilim. Ayrıca 50 yıl sonra ben dünyada olmayacağım, ama sen büyük bir olasılıkla o günleri göreceksin. Sen tahmin et. Ne var ki geleceği tahmin etmek zordur.”

Ve şunları anlattım: “1800’lü yılların sonlarında 2000 için öngörüler olmuştu. 2000’li yıllarda şehirlerdeki yaşamın bir bölümü havada geçecekti; çünkü kentiçi kara taşıtlarının yerini kanatlı, pervaneli türden hava taşıtIarı alacaktı. İklimlendirilmiş giysiler içinde günde yalnızca iki saat çalışılacaktı. Hafta sonlarında Ay’a gidilecekti. Alışılagelmiş yemekler yerine konsantre vitaminler ve proteinler yenecekti. Böylece evlerde mutfağa gereksinme kalmayacaktı. 1920-60 arasında bile kimi şehirciler, mimarlar mutfağın tümüyle ortadan kalkacağını savunuyorlardı. Onlara göre yemekler bir yandan sosyal konutlarda tek bir merkezde hazırlanacaktı, öte yandan eşdeğer kimi haplar yemeklerimizin yerini alacaktı.”

50 yıl sonrasının öngörülerini gençlere bırakmak en doğrusu...

 

Notlar

1.Doğan Hasol, Anılar Kuşlar Gibidir, s.78, Remzi Kitabevi, 2007.

2.A.G.Y. s. 79, 80.

3.Bugün, memur mimarların Oda’ya kayıt zorunluluğu olmadığı halde üye sayısı 42 bin.

Kasım 2011 - Yapı Dergisi 360

Benzer Makaleler

  TARİH YAYIMLANDIĞI YER  YAZI 
  Aralık 1998 Yapı Dergisi - 205 » Ev Mimarimizin Bugünü Üzerine Düşünceler
  Ekim 2002 Yapı Dergisi - 251 » İnşaat Sektörünün Bugünü ve Geleceği
  Aralık 2011 Yapı Dergisi - 361 » Depreme Karşı Bugün Ne Yaptın?