Bir Dünya Futbol Şampiyonası daha geride kaldı. Şampiyonaya damgasını vuran olayları şöyle bir gözden geçirelim.
Güney Afrika’da yapılan karşılaşmaların hâkim sesi, bir çeşit yerel zurna olan vuvuzela zırıltısıydı. Yalnızca statlardakiler değil, televizyon başındaki bütün izleyiciler bu zırıltıdan yakınır oldular. Ne var ki FIFA’nın yerel renk saydığı vuvuzela, şampiyonanın sonuna kadar egemenliğini sürdürdü. Şimdi korkumuz, vuvuzela modasının bütün dünyada yaygınlaşması tehlikesi olmalı, zira uğultusu hâlâ kulaklarımızda…
Şampiyonanın başarılı kıtası Avrupa’ydı. İlk üçü Avrupa takımları oluşturdu: İspanya, Hollanda ve Almanya… Öte yandan, Avrupa’nın futbolda iddialı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İngiltere de düş kırıklığı yaratanlar arasındaydı. Onlara Güney Amerika’dan Brezilya ve Arjantin’i eklemek gerekiyor. Sonuçların, futbolda başarının lafla ya da boş iddialarla gelmediğini, disiplinli, programlı, sistemli çalışmalara dayandığını açıkça ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.
Bu şampiyonada biz seyirciydik. Şampiyonanın eleme turlarındaki boş iddialarımız, böbürlenmelerimiz ve büyük laflarımız hiçbir işe yaramadı. Sonuçta, Güney Afrika yolu Türkiye’ye kapanıverdi. Böylece biz izleyici olduk; Alman takımının Türk asıllı oyuncusu Mesut Özil’le avunmaya çalıştık. Kulüplerimizden kovarak uzaklaştırdığımız Joachim Löv ve Vicente del Bosque’nin bize verdikleri dersi ibretle izledik.
Oynanan futbol, kulüp takımlarınınkinin gerisindeydi. Yaşanan deneyim, en seçkin oyuncularla bile, kısa sürede tam bir birliktelik kurulmasının, bir takım yaratılmasının kolay olmadığını gösteriyor. Futbol her şeyden önce bir takım oyunu ve başarı ancak iyi bir takım oluşturmakla sağlanabiliyor. Bu yargıyı özellikle bugünlerde, yerlileri bir yana itip gösteriş uğruna yabancı futbolcu transferi adına her türlü hesapsızlığı göze alan kulüplerimiz için bir kez daha dile getirmek istiyorum.