Olaylar-Yorumlar Kaçıncı Boğaz Köprüsü?/Bayındırlık Bakanlığı ve Ülke Mimarlık Politikası/Taksim Cumhuriyet Meydanı Kaynak : 01.06.2010 - Yapı Dergisi - 343 | Yazdır

 

Doğan Hasol

Kaçıncı Boğaz Köprüsü?..

“Köprüler tuzağına düşmek” büyük korkumuzdu. “3. Köprüye Hayır”, nasıl olsa ardından dördüncüsünün geleceğini düşünerek “4. Köprüye Hayır” türünden yazılar yazmıştım (1). Örneğin 2005’te şöyle yazmışım: “Köprüler doğurgandır: İki köprü şimdi yenilerini doğuracak. Köprüler tuzağı sürüyor… Ankara buyuruyor, İstanbul (ona) uyuyor” (2). Tuzağa düştüğümüz iyice anlaşılıyor artık.

Başbakan 3. Boğaz Köprüsü’nün güzergâhını sonunda açıkladı. İstanbul Boğazı’na yapılması düşünülen 3. köprü geçişi, Sarıyer’de Garipçe ile Beykoz’da Poyrazköy arasında olacakmış. Ulaştırma Bakanı’nın bildirdiğine göre Köprü, otoyolla, Avrupa yakasında Kınalı’da TEM’e, Anadolu yakasında ise Gebze’de İzmit Otoyolu’na bağlanacakmış. Yine aynı açıklamaya göre, en geç bir yıl içinde yap-işlet-devret modeliyle ihale aşamasına getirilmesi düşünülen projenin ilk evresinin 3 yıl, tümünün ise 5 yıl içinde bitirilmesi hedefleniyormuş. Toplam maliyet 6 milyar dolar olacakmış.

Köprünün esas olarak transit karayolu taşımacılığına hizmet etmesi planlanırken, herhangi bir raylı sistem öngörülmüyormuş.

3. Köprü konusu ilk kez 1993 yılında dile getirilmişti. 1996’da, o zaman İstanbul Büyükşehir Başkanı olan R. Tayyip Erdoğan, Karayolları’nca önerilen aynı güzergâhı reddediyor ve güzergâhı, “İstanbul’un idam fermanı” olarak nitelendiriyordu. Hattâ İstanbul’daki nüfus patlamasına karşı, İstanbul’a geleceklere “vize” uygulanmasını öneriyordu. O tarihte başkanın, meslek odalarıyla uyumlu bir şekilde çalıştığını belgeleyen ortak metinler var. Anlaşılıyor ki, o tarihten bu yana görüş değişmiş.

3. Köprü hiçbir planda olmadığı gibi, İstanbul için hazırlanıp 2009’da onaylanmış olan 1:100.000’lik Çevre Düzeni Planı’nda yok. Daha bir yıl önce onaylanan o planın hazırlanmasında görev alanlar, İstanbul Metropoliten Planlama Bürosu (İMP) uzmanları ve danışmanları anılan köprünün gereksizliği ve yaratabileceği zararlar konusunda görüş birliğine varmışlardı. Ayrıca, ilgili Koruma Kurulu’nun da önerilen güzergâh konusunda alınmış olumsuz kararı var.

3 No.lu Koruma Kurulu 1994 yılında Garipçe ve Poyrazköy’ü sit ilan etmiş ve köprü için o güzergâhı reddetmişti.

Şimdi, üzerinde genelde bileşilen düşünce, “Köprü yapılacaksa önce fiziksel planda yer alması, kararı siyasetçilerin değil, bilim insanlarının vermesi gerektiği” şeklinde. Buna karşılık konu, adetâ bir siyasal konu gibi ele alınıp tartışılıyor. İktidardaki AKP, “Bu proje yalnızca İstanbul için değildir; ulusal stratejik ölçüde bir projedir” diyor. Ancak, söylenen yalnızca bundan ibaret; söylemin içeriği açıklanmıyor.

Köprü konusunun siyasetçilerin değil, bilimsel ve teknik kadroların uzmanlık konusu olduğu artık anlaşılmalı. Gerekliyse, yapılacaksa bu işte bilimsel ve teknik kadroların alacağı kararı uygulamak doğal olarak siyasi otoriteye düşer. Bir süre önce, Sayın Başbakan’ın Boğaz üzerinde helikopterle uçarak köprünün yerini belirlemeye çalıştığı, medya haberlerinde yer almıştı. Gelinen durum yine Ankara’nın İstanbul’a dayatması ya da siyasetin bilimi yok sayması olarak yorumlanabilir.

İstanbul’un büyük sorunu, kontrolsüz, anormal büyümesidir. Sürdürülen bilim dışı uygulamalarla yönlendirilen ve nüfus artışı frenlenemeyen İstanbul, bir “azman kent” haline geldi. Son 16 yılda nüfusunun ikiye katlandığını biliyoruz. Bunda Boğaz Köprülerinin payı büyüktür. Yaşadığımız süreç de gösterdi ki her yeni köprü şehrin nüfusunu artırıyor, yerleşme dengelerini bozuyor.

3. Köprü’nün yalnızca transit trafik için yapılacağı söyleniyor. 2. Köprü için de aynı şeyler söylenmişti. 2. Köprü’ye bağlanan otoyolun adı TEM’dir yani Trans European Motorway. Bu yolun İstanbul’un dışından transit geçen kıtalararası bir yol olacağı düşünülmüştü. Oysa çok geçmeden çevresinde gelişen yoğun yapılaşmayla ağırlıklı olarak özel otolara hizmet veren bir şehiriçi yolu haline geliverdi. Sonunda, TEM’den ve 2. Köprü’den geçen kamyon trafiğine saat sınırlamaları getirilmek zorunda kalındı. Hiç kuşku yok, 3. Köprü de sonunda aynı kaderle karşılaşacaktır. Şehir kuzeye doğru yağ lekesi gibi yayılacak, yol çevresi arsa spekülasyonuna ve yapılaşmaya açılacak, ormanlar, yeşil alanlar ve su havzaları elden gidecektir. Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, 3. Köprü ve yolları için 573 bin ağaç kesileceğini açıklarken, Orman Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Besim Sertok 3. Köprü güzergâhının yüzde 48’inin ormanlık alandan geçtiğini belirterek, en iyimser tahminle 50 bin hektarlık ormanlık alanın tahrip olma ve yerleşime açılma tehdidi ile karşı karşıya olduğunu vurguladı. Böylece, Mimarlar Odası’nın dediği gibi, 3. Köprü “İstanbul doğal hayatının ölüm fermanı” olacak gibi görünüyor.

Sorun, 3., 4., 5. köprüler konusu değil, İstanbul’un yerleşme ve ulaşım sorunlarının bütüncül anlayışla ele alınıp çözülmesi konusudur. Sorun, “Halk bizi seçti, bizim oy çoğunluğumuz var, biz karar verir istediğimizi yaparız” dayatmacılığının çok ötesinde ancak ciddi bilimsel yaklaşımlarla çözülebilir.

Bayındırlık Bakanlığı ve Ülke Mimarlık Politikası

Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, kuruluşunun 162. yıldönümü nedeniyle Ankara’da Devlet Konuk Evi’nde (eski ünlü Ankara Palas) bir sergi düzenledi. “162 Yılda 162 Eser” adlı sergide Bakanlığın yaptırdıkları arasından seçtiği 162 mimarlık yapıtına yer verilmiş. Sergi yıllar içinde ülkemizin mimarlık anlayış ve arayışlarındaki gelişmeyi de yansıtıyor.

Osmanlı döneminde, 1848’deNafia Nezareti olarak kurulan bakanlık 2 Mayıs 1920’de Ankara’da 3 sayılı yasayla Nafia Vekaleti’ne dönüşmüş, adı daha sonra Bayındırlık Bakanlığı şeklinde değiştirilmiş, 1983’te Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde de İmar ve İskân Bakanlığı ile birleştirilerek Bayındırlık ve İskân Bakanlığı olmuştu.

Bayındırlık Bakanlığı devlet kurum ve kuruluşlarının binalarını o kurum ve kuruluşlar adına gerçekleştiren bakanlıktı. Ayrıca Karayolları, Devlet Su İşleri (DSİ), limanlar, demiryolları ve havalimanları inşaatları da bu bakanlığın işiydi. Kamu binalarını gerçekleştiren Yapı ve İmar İşleri Reisliği (sonradan Yapı İşleri Genel Müdürlüğü) birimiyle “mimarlık” anlayışının ve pratiğinin koruyucusu konumundaki bir bakanlıktı.

Son zamanlarda kamu yönetiminde pek çok şey değişirken Bayındırlık Bakanlığı’nın pek çok birimi ve yetkisi elinden alındı. Her kamu kuruluşu kendi yapılarını kendisi yapar konuma getirildi. DSİ ve Karayolları Bakanlık’tan koparılırken bu uygulamanın ilk örneklerini oluşturdu. Sonra, sıra kamu binalarına geldi. Onları da her bakanlık ve kamu kurumu kendisi yapmaya başladı. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi TOKİ de “konut”un yanısıra birçok kuruma ait kamu binasını da yapmaya yöneldi.

Yılların verdiği deneyimle Bayındırlık Bakanlığı yapılar konusunda ciddi bir anlayış ve bilgi birikiminin merkezi haline gelmişti. Bugün ülke çapında sürüp giden uygulama, o birikimi değerlendirmenin çok uzağında.

Bakanlıklar ve kamu kurumları kendi yapılarını kendi bünyelerinde yapmanın keyfi içindeler. Ne var ki anlayış, bilgi ve deneyimleri bugünün mimarlık anlayışının çok uzağında.

Geçenlerde, Ankara’da Adalet Bakanlığı’nda açılmış olan Adliye Sarayları maket sergisini görmek olanağını buldum. Sergide, ülkenin çeşitli yerlerinde yapılması tasarlanan sarayların (!) maketleri yer alıyordu. Maketlerin ortaya koyduğu anlayış ne yazık ki çağdaş mimarlık anlayışının çok uzağında… “Saray” adından esinlenilmiş olacak, maketlerin tümü geriye dönük kısır öykünmeleri yansıtıyor.

Öteki kurumlarda da durumun pek farklı olmadığını üretilen örnekler açıkça ortaya koyuyor.

Mimarlık, ülkelerin kültürel düzeyini, kültürel gelişmişlik düzeyini belgeleyen en iyi tanıktır. Kamu, ülke mimarlığının sağlıklı bir şekilde gelişmesi için en iyi yol gösterici ve en iyi işveren olmakla yükümlüdür. Son zamanlarda ortaya konan örnekler, kamunun bu bakımdan üstüne düşeni yapmanın çok gerisinde olduğunu gösteriyor. Bu gidişle, geleceğe bugünden miras olarak Mimarlık adına ne bırakacağız?

Bayındırlık Bakanlığı’nın sergisine, Bakanlığın mimarlığa yeniden yaklaşımı olarak bakabilir ve umutlanabiliriz. Bakanlık bugün, kamu kesimi yapılarında parça bohçasına dönmüş mimarlığın, çağdaş yörüngeye oturtulabilmesi için, öncü bir rol üstlenebilir ve örneğin Finlandiya’da olduğu gibi, Türkiye’nin mimarlık politikasının geniş bir katılım ve uzlaşmayla saptanması yolunda adımlar atabilir. Bu amaçla bir çalışma grubu kurabilir ya da bir mimarlık politikası kurultayı toplayabilir. Kanımca Bakanlıkça hazırlanıp çıkarılması düşünülen mimarlık yasası, benimsenecek bu politikanın ana ilkelerini izlemelidir.

Taksim Cumhuriyet Meydanı

Şunu anımsamakta yarar var: Değiştirilmesi önerilen ve tartışılan “Taksim Meydanı”nın adı, gerçekte “Taksim Cumhuriyet Meydanı”dır. Bir yandan Halaskârgazi Caddesi’nin devamı olan Cumhuriyet Caddesi, öte yandan İstiklal Caddesi oraya ulaşırlar ve eksen uzantılarının kesiştiği noktada ünlü Taksim Cumhuriyet Anıtı vardır. Kısacası orada tarihimizin önemli bir simgeleşmesi söz konusudur. Şimdi alanın adının “Taksim 1 Mayıs Meydanı” olarak değiştirilmesi öneriliyor. Evet, o meydanın pek çok önemli olaya tanıklık ettiğini biliyoruz: kutlamalara, mitinglere, kimi zaman da kötü olaylara… 1 Mayıs 1977 günü yaşananlar da kötü olayların arasında, hattâ belki de başındadır. 32 yıl önce o gün yaşananlar demokrasi tarihimizin kara lekesidir. Ancak bu olgunun, Cumhuriyet tarihimizin çok önemli bir simgesi haline gelmiş alanın adının değiştirilmesini haklı kılacağını düşünmüyorum. Orası, Taksim Cumhuriyet Meydanı’dır ve öyle de kalmalıdır. Üstelik Cumhuriyetimizin, büyük bir aymazlıkla tartışma konusu haline getirildiği şu günlerde…

Bakın, 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında, olayların başladığı ve Turan Emeksiz adlı öğrencinin vurularak öldürüldüğü Beyazıt Meydanı’nın adı Hürriyet Meydanı olarak değiştirilmişti. Tramvay ve otobüs tabelalarında bile “Hürriyet Meydanı” yazardı 1960’lı yıllarda… Hattâ 27 Mayıs, resmi bayram günü ilan edilmişti. Ancak ne oldu? Bugün ne Hürriyet Meydanı var ne de 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı.

Böylesine önemli kararların günlük heyecan ve coşkularla alınması iyi olmuyor. Konulan adları toplumun tümünün tartışmasız benimsemesi gerekiyor. Bu yıl Taksim’de yaşanan anma özgürlüğü ve coşkusu da bu tür tartışmaların gölgesinde kalmamalı.

Notlar

1.Köprü için daha önce yazdıklarım:

•Üçüncü Köprüye Hayır (Boğaz’da Köprüler tuzağına düşmeyelim), Milliyet, 7.7.1988.

•Boğaz Köprüsüne Hayır, YAPI 181, Aralık 1996.

•Üçüncü Köprüye Yine Hayır, YAPI 183, Şubat 1997.

•Boğaz’a 3. Köprü, YAPI 281, Nisan 2005.

•İstanbul’da Neler Oluyor?, YAPI 288, Kasım 2005.

2.D. Hasol, İstanbul’da Neler Oluyor? YAPI 288, Kasım 2005.