| Bizden Mimarlık Öyküleri / Mimarların Çilesi |
Kaynak :
01.06.2003 -
Yapı Dergisi - 259
|
Yazdır
|
|
YAPI’nın geçen sayısındaki yazımda, bu yılın Pritzker Ödülü’nü kazanan Danimarkalı mimar Jørn Utzon’un, yıllar önce, Uluslararası Sidney Operası yarışmasını kazanmasından sonra başına gelenleri anlatmıştım. Utzon yarışmayı kazanmış, Sidney’de bürosunu kurmuş, inşaat başlamıştır. Ne var ki 1965 yılında New South Wales Eyaleti’nin siyasal yönetiminde oluşan görev değişikliği her şeyi altüst eder. İktidardaki İşçi Partisi gider, yerine Liberal Parti’nin başı çektiği bir koalisyon gelir. Liberal Parti yöneticileri seçim kampanyası boyunca Sidney Operası yatırımını eleştirmişler ve iktidara geldiklerinde yatırımları Sidney yerine taşradaki eğitim ve sağlık tesislerine kaydıracaklarını vurgulamışlardır. Yeni iktidarla birlikte engellemeler başlar. Utzon baskılara ve engellemelere dayanamayarak küskünlükle projesinin başından ayrılmak zorunda kalır. Olayın çok kısa özeti bu. Geçen yazımda aktardığım ayrıntıları burada yinelemeye gerek yok. Sonrası biliniyor: Sidney Operası bitti ve günümüzde yalnızca Sidney’in ve Avustralya’nın değil, Modern Mimarlık’ın ikonlarından biri haline gelerek, yıllar sonra asıl mimarına Pritzker Ödülü’nü kazandırdı. Politikanın yatırımlara ve mimarlığa müdahalesi yalnızca Avustralya’da olmuyor. Bunun örneklerini dünyanın çeşitli ülkelerinde olduğu gibi, hiç kuşkusuz, ülkemizde de fazlasıyla görebiliriz. Dilerseniz, o öykülerden birkaçını buraya aktaralım. Geçenlerde Maruf Önal ve Radi Birol’la buluşarak eskilerden konuştuk. Daha doğrusu ben sordum; onlar anlattılar. Anlatılan öykülerden bir bölümü Sidney Operası – Utzon öyküsüyle benzerlikler gösteriyordu. Sergievi / Opera Öykülerden birincisi, sonradan Opera Binasına dönüştürülen Ankara Sergievi… Ankara Sergievi için 1933 yılında uluslararası bir proje yarışması açılmış. Yarışmanın iki birincisi var. İtalyan mimar Paolo Vietti Violi ve Şevki Balmumcu; ikincilik ödülü de Sedad Hakkı’nın. İş, projesi daha ekonomik olduğu için Şevki Balmumcu’ya verilmiş ve Sergievi, Balmumcu’nun projesine göre yapılmış (1). Yapı bittiğinde çok beğenilmiş. Örneğin Falih Rıfkı, Sergi Binası için methiye yazmış: “Devrimin başarısını Türk mimarları da uluslararası arenada ispatlıyorlar.” Maruf Önal da Sergievi’ni görüp beğenenler arasında. Hattâ Anıtkabir yarışması sonrasında sergilenen projeleri de orada görmüş. Sergievinin ilk yıllarını Sibel Bozdoğan’ın kitabından okuyalım: “Sergievi, 1934’te tamamlandıktan sonra, Kemalizmin ilerlemeci ideallerini simgeleştiren en önemli kamu mekânlarından biri haline geldi. Bina fotoğraflarda, kartpostallarda ve cumhuriyet posterlerinde, en başta da La Turquie Kemaliste’in sayfalarında sık sık kullanıldı. 1934’te, yeni tamamlanan binada beş yıllık sanayi planını kutlayan büyük bir sergi açıldı; sergiyi ilk on yedi günde doksan bin kişi ziyaret etti. Yabancı bir gözlemcinin belirttiği gibi, Türk sanayisi, tarımı ve ekonomisinin imparatorluğun son dönemlerinden 1934’e kadarki tarihini sunmak için ‘büyük ölçekli fotoğraflar, duvar ilanları, grafikler, tipografi ve fotomontaj gibi modern sergi teknikleri kullanılmıştı. 1936’da, Sergievi’nde ilk büyük fotoğraf sergisi açıldı ve cumhuriyet binaları, inşaat faaliyetleri ve kent düzenlemelerine ilişkin yüzlerce fotoğraf sergilendi. Fotoğrafların üzerinde büyük harflerle “Ankara Türk İnşa Sembolüdür” yazıyordu. 1937 Sanayi Sergisi bir başka çarpıcı olaydı…” “… Sergievi, büyük bir kamu binası ölçeğinde modernist bir estetiğin tanıtıldığı önemli bir mecra olması bir yana, cumhuriyetin kolektif bilincinin bu denli önemli bir parçası haline gelmişti.” (2) On iki yıl kadar sonra başkent Ankara’ya, çağdaş yaşamın gereği olarak bir opera binası kazandırılmak istenir. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, bu amaçla arayışlara girer. Günün ekonomik koşullarına göre yeni bir bina yapımına yetecek para sağlanamayacağını düşünen Yücel bu iş için Sergievi’ni uygun bulmuş ve opera binasına dönüştürülmesine karar vermiştir. Bakan bu görevi Ankara’da kurulu mimarlık bürosunun başındaki Paul Bonatz’a önerir. Ne var ki daha sonra, çirkin kadınla evlenmeye razı olur. Şevki Balmumcu’ya işbirliği önerirse de Balmumcu bu öneriyi kabul etmez. Sergievi başta Şevki Balmumcu olmak üzere Türk mimarlarının itirazlarına karşın Opera Binası’na dönüştürülür. Karar evresinde Mimar Adnan Kuruyazıcı şunları yazar: “Ankara’nın tiyatro binası ihtiyacı giderilmek istenirken Sergievi binasının tiyatroya tahvili hatıra geliyor. Böyle bir tahvile inanmak bir mimar için varit değildir.” (4). Bir başka tepki de Zeki Sayar’dan gelir: “Profesörün kendi işlerini bir yana bırakıp, hırsı piri’ye kapılarak başka işler peşinde dolaşması, ne ona iş verenlerce hoşgörülecek bir şey, ne de sanatkâra yakışacak bir harekettir…” “…(Bonatz) Ankara Sergievi’nin bir tiyatroya çevrilmesini hotbehot düşünmeden kabul eder.” (5). Böylece, çağdaş akılcı-işlevci yeni mimarlığın Ankara’daki tutarlı örneklerinden biri olan Sergievi, işlev ve mimari kimlik değişikliğiyle İkinci Ulusal Mimarlık örneklerinden biri olarak Ankara Operasına dönüşür. Çağın modernist estetiğini yansıtan yalın çizgilerin yerini, Osmanlı motifleriyle bezeli ağır bir mimarlık alır. Aynı Falih Rıfkı bu kez, “Ankara Bonatz sayesinde bir operaya kavuştu” diye yazar. Bu da, aydınlarımızın düşünsel kararsızlığının bir örneği sayılmalı. Telif haklarını açıkça çiğneyen bu gelişmeler Şevki Balmumcu’nun yaşam boyu sürecek küskünlüğünün de nedeni olur. Karayolları Genel Müdürlüğü Başka bir olay, ünlü Karayolları Genel Müdürlüğü yarışması sonrasında yaşanmıştır. Maruf Önal o yılları şöyle özetliyor: “1950’ler mimaride hızlı dönüşüm yılları oldu. Kentleşme başlamıştı. Ankara’da genel müdürlükler türünden kamu binalarının yapımına girişildi. Bunların çoğu yarışmaya çıkarıldı. Jüriler… Kollokyumlar… Büyük kentlerde imar adına yıkımlar da oldu. Ardından yapılaşma başladı, ama yapsat ağırlıklı, orta ölçekli binalar… Yıkılan iki katlıların yerine 4-5 katlılar geldi. İstanbul’da Başbakan Adnan Menderes’in öncülüğünde imar adına yıkımlar yapıldı. Bunların içinde beni en çok duygulandırıp etkileyen, Barbaros Bulvarı’dır. Orada, Hasanpaşa Deresi Mahallesi’nde otururduk. Yıkımlarla, mahalle Bulvarın altında kaldı. Cumbalı, ahşap evlerin hepsi yıkıldı. Ne zaman oradan geçsem sanki evimizi görmüş gibi olurum. Açılan Vatan ve Millet Caddeleri de eski İstanbul’u yok etti.” Evet, Karayolları Genel Müdürlüğü Yarışması da Önal’ın sözünü ettiği kamusal yapılaşma kapsamında açılmıştı. Yine Önal’ı dinleyelim: “İş yok… ‘Birleşip büro kuralım’ dedik. Herkes elindeki işi koydu. İMA böyle kuruldu.” Maruf Önal, Turgut Cansever, Abdurrahman Hancı böylece bir araya gelirler ve ünlü mimarlık bürosu İMA (İnşaat Mimarlık Atölyesi) 1952’de böyle kurulur. Büro, Galatasaray’da bugün YKB binasının bulunduğu yerdeki Kurtuluş Han’dadır. |
Karayolları Genel Müdürlüğü Yarışması için İMA grubu, yarışmalar alanında o güne değin Türkiye’de pek denenmemiş bir yolu denemektedir. Karayolları Binası yarışmasına İMA ile birlikte Sedat Gürel – Radi Birol ve Haluk Baysal – Melih Birsel ikilileri ile Faruk Sırmalı hep birlikte hazırlanacaklardır. Böylece 9 kişiden oluşan grup verimli bir çalışma yürütür. Projenin yürütülmesi için seçilen pilot alt grup Haluk Baysal, Melih Birsel, Sedat Gürel ve Radi Birol’dan oluşmaktadır.
Yöntem olarak, 9 kişinin katılımıyla ilkeler topluca ortaya konmakta, pilot grup, çalışmaları sürdürmekte… Çalışmalar her hafta düzenlenen toplantılarda eleştirilip yönlendirilmekte… (Bu anlamda sürdürülen ortak çalışmalarla o yıllarda birkaç birincilik ödülü kazanılmıştır. Örneğin Ataköy İmar Planı -iki birincilikten biri; öteki Kemal Ahmet Arû’nun-, Ankara İmar Planı, Antalya İmar Planı…) Böylece hazırlanan proje, yarışmada birincilik ödülünü kazanır. Öneri, pilotiler üzerinde yükselen çelik iskeletli bir yapıdır. Pilotiler öyle düzenlenmiştir ki, sağlanan saydamlıkla zeminden Anıtkabir panoraması görünmektedir. Sözleşme imzalanır; ancak Karayolları Genel Müdürlüğü’nde programa ilişkin olarak bir kargaşa egemendir. Sürekli olarak değişiklikler istenir. Daha sonra da Bayındırlık Bakanlığı ile projeler üzerinde sorunlar çıkmaya başlar. Çelik hesabını, iyi bir mühendis olan Muhittin Toköz yapmıştır. Bakanlık yetkilileri “perçin”e göre kurulmuş sistemin “kaynak”a çevrilmesini isterler. Bu öneriyi Toköz kabul etmez. Bakanlık, İTÜ’den görüş ister; İTÜ de kaynağı önerir. Bakanlık, bu kez de, çelik strüktürden tümüyle vazgeçilerek sistemin betonarmeye dönüştürülmesini ister. Çelik projesinin yanısıra Haldun Gürmen’e elektrik projeleri, TOKAR’a mekanik tesisat projeleri yaptırılmış, kesitleri de Tulû Baytin hazırlamıştır. Grup, betonarmeye göre yeni bir proje yaptırmak için gereken maddi güce sahip olmamanın çaresizliği içindedir. Ayrıca bir sabah geldiklerinde büronun basılarak darmadağın edilmiş olduğu sürpriziyle karşılaşırlar. Başvurdukları karakolun yetkilileri, sakin olmalarını ve konunun üzerine gitmemelerini salık verirler. Günün Bayındırlık Bakanı, Demokrat Parti iktidarının ünlü (!) adlarından Tevfik İleri’dir. Sonuçta, İleri, sözleşmeyi tek taraflı olarak fesheder. Önal ve Birol gelişmelerin sonucunu şöyle anlatıyorlar: “Hakedişleri alamadığımız için, mühendislere proje ücretlerini ödeyemedik; bir süre hepsine borçlu kaldık. Dava açmak üzere Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’a başvurduk. Kendisi haklılığımızı onayladı, davayı üstlenmeyi kabul etti. Ancak, dava için teminat ve mahkeme harcı yatırmamız gerektiğini öğrendik. Sıddık Sami, ‘bu parayı bulamazsınız davayı açamayız’ dedi. Parayı bulamadık; davayı açamadık. Ortada kaldık ve çok zarar ettik.” Önal, olayın teknik sorunlardan çok, işverenin politik baskıcı anlayışından kaynaklandığı inancında: “Meslek Odalarının merkezlerini iktidar Ankara’ya almak istiyordu (6). Biz, mimarlar olarak buna karşı çıkıyorduk. Ben ön saflardaydım. Grubun, Karayolları Genel Müdürlüğü macerası böylece hüsranla sonuçlanır (7) ve Türkiye belki de, çelik yapıların başlangıcı olabilecek bir fırsatı kaçırmış olur. Kocatepe Camisi Bir başka öykü, Ankara’daki Kocatepe Camisi’ninkidir. Kocatepe Camisi için 1957’de açılan iki aşamalı yarışmayı Vedat Dalokay ve Nejat Tekelioğlu’nun ortak projeleri kazanmıştır. Mimarlar projeleri hazırlamaya koyulurlar, ancak örtünün strüktürel çözümünde zorlanırlar. Öykünün bu bölümünü yine Maruf Önal’dan dinleyelim: “Vedat, çatıyı çözemedi. Strüktürün çözümü için İspanya’ya giderek oradaki ünlü mühendislere başvurdu; olmadı… Yarışmada biz ikinci olmuştuk. Şartnameye göre birinci, öteki projelerden yararlanabilirdi. Bizim önerimiz, tepeye oturan bir kabuktu; içinde devam eden bir plak var; dışarıda da asansörlü iki minare… Gece caminin içindeki ışıklar kabuktaki deliklerden dışarı çıkıyor. Vedat kabuğu aynen aldı, ama o strüktürü çözmekte de zorlandı.” Çalışmalar her şeye karşın sürmekte, fakat zaman uzamaktadır. Bu arada Türkiye’nin siyasal ortamında da değişiklikler olur. Hükümetler değişir, anlayış ve yaklaşımlar değişir; siyasal gelişmelere paralel doğrultuda, camiyi yapmayı üstlenen derneğin yönetimi de değişir. Minarelerin füzeye benzetilmesiyle projeye karşı çıkmalarda işte bu döneme rastlar. Halk dalkavuğu kimi iktidarlar döneminde zaman zaman hortlayan, “Ayasofya’yı cami yapalım” teranaleri yine ortaya çıkmıştır. Adalet Partisi iktidara iyice yerleşmiş. Bir yandan 27 Mayıs’ı izlerini silmeye çalışıyor, bir yandan da gerici çevrelere göz kırpmaktan geri kalmıyor. Hükümetler gericiliğe ödün vermeye başlayınca, ilk hortlayan konu Ayasofya oluyor. O dönemde de öyle… O zamanlar tirajı oldukça yüksek olan Tercüman Gazetesi yoğun bir kampanya açmış: “Ayasofya Cami Olmalı!” Tabii Vedat durur mu? Kuşkusuz, Ayasofya’nın müze olarak kalmasından yana… Ama basında yer aldığına göre Vedat, “Ayasofya’yı kilise yapmalı. Sonra da, cami olsun diyenlerin başını Fatih’in kılıcıyla kesmeli…” deyivermiş (8). Bu karışık ortam içinde yeni yönetim Kocatepe Camisi işini Vedat Dalokay’dan alır, yapılmış olan temeller, herhangi bir geri dönüşü önlemek amacıyla dinamitle atılır ve görev başka iki mimara, Hüsrev Tayla – Fatin Uluengin ikilisine verilir. Bugünkü, Sultanahmet kopyası Kocatepe Camisi bu ikilinin eseridir (9). İşte size, bir çırpıda üç örnek… Örnekler çoğaltılabilir. Telif ve mimar haklarına saygısızlı konusunda Türkiye, bırakın Avustralya’yı, hiçbir ülkenin gerisinde kalmaz. NOTLAR |

