İstanbul Kültür Üniversitesi Onursal Doktora Töreni Konuşması Kaynak : 17.10.2012 - * | Yazdır
Sayın Onursal Başkan Fahamettin Akıngüç, Sayın Rektör, Sevgili Dekanlar, Sayın Konuklar, Sevgili Öğrenciler,
Benim için gerçekten çok büyük bir mutluluk bu… Benden önce konuşanlar o kadar güzel şeyler söylediler ki bana konuşacak fazla bir şey kalmadı. Övgülerin ne kadarını hak ettiğim konusunda da emin değilim doğrusu. Biraz önce belirttikleri gibi bu, 3. onursal doktorluk. Önce kendi okulum İstanbul Teknik Üniversitesi verdi, daha sonra Yıldız Teknik Üniversitesi, şimdi de, bence eğitim mühendisliği inşaat mühendisliğinin önünde gelen Sayın Fahamettin Akıngüç’ün kurduğu İstanbul Kültür Üniversitesi veriyor. Her şeyden önce Atatürkçü bir üniversite, kendilerini bir kez daha saygıyla selamlamak istiyorum.
Üç onursal doktora, futbolda çok kullanılan “hat trick”le kıyaslanabilir mi? Bu terim İngiltere’de Victoria döneminden kalma… O dönemdeki sihirbazların şapkalarından 3 tavşan çıkarmasından türemiş, sonra spora sıçramış. Ben aslında şapkadan 3 tavşan çıkaramadım ama pek çok değişik alanda çalışmalarım oldu. Mimarlığın yanısıra, öğretim görevleri, YEM’in kuruluşu, konferanslar, sergiler, fuarlar, yayıncılık, sözlükler, makaleler, kitaplar, mesleki örgütlerde ve Galatasaray yönetiminde görevler… Bazen kendim de şaşmışımdır bu duruma. Önceleri maymun iştahlı diyorlardı çünkü daldan dala sıçrıyordum, yaş ilerledikçe bazen karizmatik falan da demeye başladılar. Bütün bunları ne için yaptığım sorulduğunda yanıtım, “Aferin desinler diye” oluyor. İş Bankası Kültür Yayınlarından nehir söyleşi olarak çıkan bir Doğan Hasol kitabı var, onun ismi de bu nedenle “Aferin Desinler Diye”oldu.
Biraz önce de belirtildiği gibi ben 1937’de Sivas’da doğmuşum. 15 gün sonra 2 Kasım’da 75 yaş bitiyor. Yaşadığım ortamların, hatırladığım yaklaşık 70 yıllık dönemin üzerinden çok kısaca geçmek istiyorum. Aralık 1939’da Erzincan depremi olduğunda biz ailece oradaydık. Evimiz biz çıktıktan biraz sonra yıkıldı; çok şükür hiçbirimize bir şey olmadı. Rahmetli kardeşim o zaman iki aylık… O içeride unutulmuş; babam içeri dalarak kurtarmış onu. Hayal meyal hatırlıyorum depremi… ya da anlatılanlardan biliyorum. Depremin ardından bizi Divriği’ye götürdüler. Ev bulununcaya kadar deprem çadırlarında yaşadık. Babamın sıtma nöbetleri, benim ve kardeşlerimin kızamıklarımız, boğmacalarımız çadırda geçti. Sonra yeniden Erzincan’a döndük.
2. dünya savaşı sürüyordu. Savaş sonradan algıladığım kadarıyla benim için kıtlık, korku, karartma demekti. Bende bıraktığı izleri ben 3K diye tarif ediyorum. Gerçekten kıtlık vardı, Almanlar Türkiye’yi ne zaman işgal ederler diye büyük bir korku vardı. İstanbul’a geldiğimizde de karartmayı gördük: otomobillerin, tramvayların farları bile mavi kâğıtlarla kaplanmıştı.
İlkokul’a Kadıköy’de başladım, Üsküdar’da bitirdim; Ortaokul ve Lise’yi Galatasaray Lisesi’nde okumak mutluluğuna eriştim. Öyle bir şansım oldu. Babam da zaten Galatasaray Lisesi’nde okumuştu, ne var ki bitirmemişti. Benim bitirmem onun ideali gibiydi… Babama verebildiğim tek ödülün bu olduğunu düşünüyorum, çünkü 55 yaşında hayatını kaybetti.
1945’te savaş bitti. 1946’da çok partili demokrasi denemesi başladı Türkiye’de. 1950’de iktidar değişti; CHP iktidarı yerine Demokrat Parti iktidarı geldi. Gericilik tohumları ilk olarak Demokrat Parti döneminde atıldı. Din sömürüsü de ilk o dönemde başlatılmıştır. Türkiye’nin küçük Amerika olma sevdasının da başladığı dönem yine o dönemdir. İstanbul’daki Menderes imarı, plansız olarak yapılan ve bütün ekonomik kaynakları tüketen sözümona imar çalışması, yine o dönemdedir. Talihsiz 6-7 Eylül olayları da yine o döneme rastlar.
Bütün bu plansız programsız gidişin sonunda 1958’de çok büyük bir devalüasyon oldu. Dolar bir gecede 2.80 den 9.20 TL’ye fırladı. Son yıllarda, “en büyük” olduğu ileri sürülen devalüasyonlar var. O günkünün yanında bunlar çok küçük kalır. İktidarın bir söylemi vardı o tarihte… “27 yılda hiçbir şey yapılmadı” denmekteydi. Cumhuriyetin kurulduğu 1923’ten 1950’ye kadar olan dönem kastediliyordu. O söylemin benzerleri bugünlere kadar geldi. Başka bir söylem: “2. Dünya Savaşı’ndan kaçarak erkekliğimizi öldürdünüz” şeklindeydi. O savaş ki 52 milyon insanın canına mal olmuştu. İsmet Paşa’ya yapılan en büyük sitem bu idi. İsmet Paşa da “Evet birtakım sıkıntılar çektik ancak çocuklarımız babasız kalmadılar” demiştir.
1956-1961 arası İstanbul Teknik Üniversite’sindeki öğrencilik yıllarımızdı. Bunlar başta çok hoş yıllardı.
4. sınıfın ikinci yarıyılında 28 Nisan öğrenci olayları başladı. Antidemokratik gidişe karşı öğrencinin başkaldırmasıydı bu. Bugün, Demokrasi Havarisi ilan edilen Adnan Menderes o tarihte “ben kendime sabık başbakan dedirtmem” diyordu. Böyle bir demokrasi anlayışı ve bir sürü anti demokratik girişim sonunda 27 Mayıs 1960 müdahalesi geldi. 1961’de biz üniversiteyi bitirirken Türkiye’nin en özgürlükçü anayasası kabul edildi. Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu ve planlı kalkınma dönemi başlatıldı. Tabii darbenin, sıkıntıları olmadı değil, onlar da oldu. Başka neler oldu?.. Almanya’ya ilk işçilerimiz gitti 1961’de. Bir de AB yerine o zamanlar Ortak Pazar vardı. Ortak Pazara katılmak için ilk başvurumuz yine 1961’de oldu. Yani onların da 51. yılını kutluyoruz şu anda. Üyelik için hâlâ kapıda bekliyoruz.
1968’de Yapı-Endüstri Merkezi’ni kurduk. Avrupa’daki öğrenci olayları aynı yıla rastlıyor. Öğrenciler, Özgür Üniversite istiyordu, sloganları “yasaklamak yasaktır” şeklindeydi. Sonradan “68 Kuşağı” olarak anılan kuşak böyle doğdu. Ben Yapı-Endüstri Merkezi’ni de biraz 68 kuşağından kabul ederim. Yalnızca kuruluş yılımızdan dolayı değil, “bilgi”nin pek söz konusu olmadığı bir dönemde, biz bir Bilgi Merkezi kurmuştuk. Bugün Bilgi Çağı’ndan söz ediyoruz, o zamanlar hâlâ Sanayi Çağı yaşanıyordu. Yaptığımız, ileri görüşlülüktü diye düşünüyorum.
70’li yıllar kavgalar, çatışmalarla çok kötü geçti. 1971’de 12 Mart askerî müdahalesi geldi. Biz bu arada 1973’te YEM Yayın’ı kurduk, YEM Kitabevi’ni kurduk, Yapı Dergisi’ni başlattık. Aynı yıl Boğaziçi Köprüsü açıldı. 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı oldu. 1978’de ilk Yapı Fuarı’nı yaptık.
80’ler dünyada küreselleşme yıllarıydı. Bizde, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ANAP’la birlikte neoliberalleşme, yeni kapitalizm ve 1982 Anayasası geldi.
1989’da Berlin duvarı yıkıldı, Sovyet İmparatorluğu dağıldı; tek kutuplu bir dünya ortaya çıktı. Ben 1989’da UICB Başkanlığı görevini aldım, bu görev 1995’e kadar sürdü. 1990-1996 arasında da Galatasaray Spor Kulübü’nde yöneticilik görevlerim oldu.
2000’lere gelince… 2000’ler için 1900’ün ilk yılında neler düşünülmüş, neler düşlenmişti? O bilgileri bir Fransız kaynağından aldım: 2000’lerde çılgın bir dünya olacaktı (Bugün de çılgın bir dünya var; doğru tahmin edilmiş mi bilmiyorum). Kentlerde kara taşıtları yerine pervaneli hava taşıtları olacaktı, herkes işine pervaneli taşıtlarla gidip gelecekti. İklimlendirilmiş giysiler içinde günde yalnızca 2 saat çalışılacaktı, hafta sonlarında aya gidilecekti, alışılmış yemekler yerine konsantre proteinler ve vitaminler alınacaktı. Böylece, evlerde artık mutfağın yeri olmayacaktı. 100 yıl önce düşlenenler gerçekleşmedi.
2000’li yıllarda dünyada sanayi çağı artık geride kaldı; iletişim ve hiper-enformasyon çağı geldi. Öte yandan Berlin duvarının yıkılması ve Sovyetler İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra tek kutuplu dünya ortaya çıktı ama o da insanlığa huzur getirmedi. Küreselleşme ve Neoliberalleşme, bir bakıma yeni kapitalizm hız kazandı, dünyayı saran ekonomik krizler geldi. Sonuçları; toplumlar arası, toplumsal kesitler arası, cinsler arası eşitsizlikler oldu. Dünya; savaşlar, Turuncu Devrimler ve BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında Arap Baharlarıyla boğuşup duruyor.
Bizde ne oldu? Türkiye, 20. yy ‘ın en büyük siyasal lideri Atatürk sayesinde her alanda çok yol almıştı. Atatürk’ün dünya lideri olduğunu ben söylemiyorum, Amerika’daki Kentucky Üniversitesi yayını olan, uzun incelemelerden sonra hazırlanmış “King of the Mountain” kitabı, Atatürk’ün 20. yy’ın en büyük lideri olduğunu yazıyor. Kocaman bir kitap… Sonraki iktidarlar onun yolundan saptıkları ölçüde ülkeyi sıkıntılara soktular. Parasal ve kültürel gelişmişlik taşraya yayılamadığı için taşranın dönüşmesi sağlanamadı.
1950’den sonra Türkiye yoğun bir kentleşme olgusuyla karşı karşıya kaldı. Önce kentlerin çevresinde gecekondular yer aldı. Ardından imar afları, kaçak yapılaşmalar, siyasal ödünlerle verilen tapular, o sayede kat karşılığı anlaşmalarla kat kat yükselen gecekondu-apartmanlar geldi. Sonuç: çarpık kentleşme ve tabii, birlikte gelen ağır toplumsal ve ekonomik sorunlar…
Kentlere akın hâlâ sürmekte. Ne var ki kente gelenler bir türlü kentlileşemediler. Kentleşme oldu ama, kentlileşme yani kentli karakteri kazanma süreci hâlâ gerçekleşemedi. 2000 sonrasında taşra, kendi partilerini kurdu ve iktidara yürüdü. Kentlileşme eksikliği nedeniyle ülkemizde artık kırsal toplum özellikleri belirleyici olmaktadır. Bugün siyasete, topluma, kültüre, tabii, mimarlığa da kırsal kültür
anlayışının etkileri yansımaktadır. Çok iyi bilindiği gibi, kırsal kültür “rasyonelliğe” uzak “inanç”a ve “dogma”lara yakındır.
Kuruluş felsefesine ve Anayasa’ya göre “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Bugün, Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleriyle bağdaşmayan kimi arayışlar görülüyor. Öncelikle din ve devlet işlerini birbirinden ayıran laiklik ilkesi tehdit altında. Oysa Türkiye, laiklik sayesinde İslam ülkeleri arasında, gelişmişlikte en ileri konumdaki ülkedir, üstelik petrol türünden bir doğal zenginlik kaynağı olmadığı halde. İslam ülkeleri arasındaki tek laik ülke Türkiye’dir. Laiklik demokratik yaşamın olmazsa olmazıdır.
Buna karşılık, bugünkü ülke politikası, Cumhuriyeti dönüştürme, belirli dinsel etkileri, başta eğitim olmak üzere her alanda yayma ve egemen kılma çabaları içinde. Dünyada pek çok kötülüğün Tanrı’nın adı kullanılarak yapıldığı göz ardı edilmemelidir. “Bunu Tanrı istiyor” (Dieu le veut)… İnsanlığın yüzkaralarından biri olan Haçlı Seferleri 1095’te Papa 2. Urbain’in bu sözleriyle başlatılmıştı. 1095 – 1291 arasında süren seferlerde sivil-asker 3 milyon insan yaşamını yitirdi. Din savaşlarının çok sayıda başka örnekleri tarihte yerini almıştır.
Atatürk, “Yurtta barış, cihanda barış” demişti. Bugün Türkiye’nin içte ve dışta ciddi sorunları var. Dış politika, daha önce de denenmiş olan din kardeşliğine dayalı Panislamizm ve Yeni Osmanlıcılık hedefi ve “komşularla sıfır sorun” sloganıyla yola çıktıktan sonra savaş çığlıkları atar konuma gelmiştir.
Karşıtlıklar ülkesi Türkiye, akla kara arasında uzanan bir yarımadadır. Coğrafi olarak bile öyle: Kuzeyde Karadeniz, güneyde Akdeniz… Ak ve kara her şeyimize yansıyor. Avrupalı mıyız, Asyalı mı? İstanbul’da yaşayanlar çoğu kez, sabah Avrupalı, akşam Asyalı (ya da tersi) olmuyorlar mı? Kanımca, karşıtlıklar ve çelişkiler, akla kara, Avrupa’yla Asya arasında kolan vuran ülkemizin hem zenginliği hem de köstekleyicisi oluyor. Başka bir deyişle, Doğu’nun en batılı, Batı’nın en doğulu ülkesiyiz. Yabancıların hiç anlamadığı bu durumu biz bile zaman zaman anlamakta güçlük çekiyoruz. Ne var ki sonuçta, hepimiz bu coğrafyanın ürünüyüz.
Gelelim ülke yönetiminin mimarlık anlayışına…
Bugünkü iktidarın eğilimi: Osmanlı – Selçuk tarzı bir “mimarlık” arayışıdır. Oysa; Mimarlık sürekli değişim, gelişim içindedir. Toplumsal – siyasal gerileme, sanatı frenler ya da geciktirir. Bu durum mimarlık için de söz konusudur. Sanatı içlerine sindiremeyen siyasetçiler sanatçıları sindirme yoluna giderler. Tarihte bunun örnekleri var: Örneğin, (Stalin’in benimsediği Jdanov’cu Sosyalist Gerçekçilik akımı, sanatın rejimin ideolojisinin emrinde olmasını isterdi. 1930’ların totaliter rejimlerinin, Hitler ve Mussolini’nin mimarlığa olan olumsuz etkilerini anımsayalım.
İşte, yeni ürünler vermekte zorlanılan dönemlerde, çaresizlik içinde geriye bakıp tarihten medet umanlar, geçmişteki örnekleri yeniden pişirip aktarmaya yönelenler olur. Mimarlıkta görülen ulusalcı arayışların kökeninde de bu olgu vardır. Bizdeki ulusalcı akımlar da bu kapsamda düşünülmelidir.
Geçmişle övünmek hakkı ve onuru, o başarıları yaratmış olanlara aittir. Dün, geride kalmıştır, bugün yeni şeyler söylemek zamanıdır; özellikle de sanat dallarında… Mimarlara, sanatçılara düşen, çağcıl yapıtlarıyla bugünün birikimini yaratmak ve geleceğe bugünden bir şeyler bırakabilmektir. Yoksa, taklit ya da kopya değil!
Günümüzde siyaset her şeye egemen olmaya çalışıyor, bilime, sanata, sosyal yaşama müdahale ediyor. Oysa gerçek demokrasilerde siyaset; dine, spora, sanata, bilime karışmaz. Öte yandan din ve spor da siyasete karışmaz; yalnızca bilim yol gösterici olarak görüşleriyle siyasete karışmak hakkına sahiptir. İşte burada üniversitelere görev düşer. Avrupa ve ABD’nin gücü, bilimin gelişmesine ve bilimsel özgürlüğe dayalıdır; üniversiteler özerktir. Bizde ne yazık ki bunların tam tersi egemen. Siyaset dini kullanıyor, spora, sanata ve bilime karışıyor; üniversiteler ise suskun.
Dünya 21. yüzyılın ilk 12 yılını geride bırakmak üzere. Sanayi Çağı 20. yüzyılda kaldı, yerine bugün içinde bulunduğumuz İletişim ve Hiper Enformasyon Çağı geldi. Kol kuvvetinin yerini bilgi aldı. Bilgiyi iyi kullanan ülkeler ileri gidecek.
Bugün ülkemizin geleceğe dönük en önemli sorunu çağdaş eğitim eksikliğidir. Öncelikle bunun aşılması gerekiyor.
Her şeye karşın akıllı, sağduyulu ve umutlu olmak zorundayız. Sorunları aşmanın bir yolu da bu olmalı.
Anlattıklarımla belki biraz olumsuz bir tablo çizer gibi oldum ama her şeye karşın umutlu olmak zorundayız, öncelikle de gençlerimize güvenmek zorundayız.
Teşekkürlerim için bir iki dakikanızı daha rica ediyorum. Öncelikle Mustafa Kemal Atatürk’e ülkemi yücelterek bana yaşattığı gurur için şükranlarımı sunmak istiyorum. Anne ve babama, olağanüstü özverileri için; İlkokul öğretmenim Perihan Ongan’a, beni çalışmaya kamçıladığı için; Eşim Hayzuran’a, bir yandan aklımı başımdan alırken bir yandan da aklımı başıma getirdiği için. “Nasıl oluyor?” diyebilirsiniz ama oluyor işte; bilmiyorum. Kızım Ayşe’ye bana babalığı tattırdığı ve öğrettiği için; Damadım Mehmet Erktin ve torunum Ali Erktin’e, hayatımıza renk ve anlam kattıkları için; Prof.Dr. Bülent Özer’e akademik çalışmalar ve yayıncılığa başlamama önayak olduğu için; Başta hocam Prof. Orhan Safa olmak üzere bütün hocalarıma; Galatasaray Lisesi’ne, Tevfik Fikret’in deyişiyle “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirdiği için ve beni de yetiştirdiği için tabii; İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne beni, eşimi ve kızımı mimarlığa hazırladığı için, Yapı-Endüstri Merkezi ve Has Mimarlık’taki çalışma arkadaşlarıma bana olan değerli katkıları için; Çok değerli İstanbul Kültür Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Dursun Koçer’e, Mimarlık Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Mehmet Şener Küçükdoğu’ya, Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zafer Ertürk’e… Bu törende gözümü yaşartan çok fazla olay oldu. Dilerim ki bütün öğretim kadrolarının ileride böyle dekan olacak dostları, kardeşleri, arkadaşları olsun. Onlarla İTÜ’de 5 yıllık birlikteliğimiz oldu, ben asistan olarak girerken onlar öğrenci olarak girmişlerdi, her ikisine de çok büyük bir teşekkür borçluyum: Mehmet, biyografiyi çok güzel hazırlamış, Zafer de o güzel filmi hazırlamış. Ben de ilk kez görüyorum sizlerle birlikte. Biraz abartmışlar ama, teşekkür ederim. Burada bizlere mini konserini sunan değerli müzisyen Malik Halçe’ye Bu mutlu günümde benimle birlikte olan siz çok değerli konuklara ve öğrencilere en derin teşekkürlerimi sunuyorum.