İstanbul’da İki Konuk: Gehry ve Calatrava Kaynak : 01.04.2002 - Yapı Dergisi - 245 | Yazdır

Geçtiğimiz iki ay içinde İstanbul’a gelen çok ünlü iki mimarla görüşme olanağı bulduk. Şubat başında Frank Gehry ve Mart’ın ilk günlerinde de Santiago Calatrava ile.. Prof. Dr. Filiz Özer’in F. Gehry ile yaptığı ilginç söyleşiyi YAPI’nın Mart sayısında okumuşsunuzdur.

F. Gehry, eşi ve Yale Üniversitesi’nden 12 öğrencisiyle birlikte İstanbul’a gelmişti. Bu, Gehry’nin İstanbul’a on yıl sonra ikinci gelişiydi ve New York’taki Dünya Ticaret Merkezi İkiz Kulelerinin ardında kalan boşluğun yeniden düzenlenmesi düşüncesiyle ilişkiliydi. Kulelerin yıkılmasıyla ortaya çıkan alan Manhattan’ın en önemli ve kuşkusuz en değerli noktalarından biriydi. Kuleler NY siluetinde çok etkileyici konumdaki öğelerdi. Bunların kaybolmasıyla NY’un büyüleyici silueti bile değişmişti. Ayrıca, işin içinde duygusal yön ağır bassa da NY Liman Yönetiminin sahibi olduğu, paha biçilmez değerdeki arsa nasıl boş tutulabilecekti? New Yorklular olayın yıldönümünü bile bekleyecek sabrı gösterememişler altıncı aydönümü akşamında lazer ışınlarıyla kuleleri sanal olarak yeniden yaratmışlardı.

Olayın şokunun ardından, “sıfır noktası” (1) olarak anılan yerin ileriye dönük kullanımına ilişkin değişik fikir ve çalışmalar üretilmeye başlanmıştı bile (2). İşte Frank Gehry’nin İstanbul’a gelişide, kendi anlatımına göre böyle bir nedene dayanıyordu.

Öğrencilerine, DTM alanının yeniden düzenlenmesini dört aylık bir çalışma konusu olarak vermişti. “Ben her zaman işlevsel gereksinmeler bakımından çok basit projeler ararım ki, öğrenciler zamanlarının çoğunu, düzenlemeye değil, biçimle ilgili şeylere harcasınlar”. Yine başka bir görüşü vardı Gehry’nin. Philip Johnson’dan edinip benimsediği bu görüşe göre, “dünyadaki en güzel mimarlık, her zaman Chartres (3) gibi, Ayasofya gibi, tren istasyonları vb. gibi tek mekânlı yapılardadır”. Söylenen yapılar tam anlamıyla tek mekânlı yapılar olmasalar da Gehry’nin, ana mekânları bir çıkış noktası kabul ettiği anlaşılıyordu.

Gehry, Yale’deki öğrencilerine verdiği projedeki çıkış noktasının “bu olması gerektiğini, Ayasofya’nın çok iyi bir esin kaynağı olabileceğini anlatmış, okulun başındaki Robert Stern’den (4) toplu bir İstanbul seyahati için gerekli anlayış ve olanakları sağlayabilmişti. İşte F. Gehry ve öğrencilerinin İstanbul’a geliş öyküsünün başlangıcı buydu.

Gehry ve öğrenciler İstanbul’da bir haftaya yakın kaldılar, başta Ayasofya olmak üzere kimi Bizans ve Osmanlı yapılarını, şehrin ilginç bölümlerini gezdiler.

İstanbul buluşması Gehry’nin, öğrencileriyle, yarıyılın başlamasından sonraki ikinci buluşmasıydı. Anlattıklarına göre, proje görüşmeleri ve tashihler bilgisayar ortamında uzaktan kumandalı olarak yapılıyordu. Ancak, bir konuyu yerinde algılayıp incelemek üzere binlerce kilometrelik yol, hem de pahalı bir yol göze alınabiliyordu.

Bu durum, bana, içinde yaşadığımız binlerce yıllık tarihsel mekânlara ve yapıtlara karşı mimarlık çevrelerinin bile ne denli duyarsız kaldığı gerçeğini bir kez daha anımsattı. Bırakın Anadolu’daki ya da KKTC’ndeki mimarlık okullarındaki öğrencileri, İstanbul’daki mimarlık öğrencilerinin acaba yüzde kaçı Ayasofya’yı, öteki Bizans yapıtlarını, Osmanlı yapıtlarını gezip görmüş, tanımaya, anlamaya çalışmıştır? Soruyu Anadolu’daki tarihsel değerler için yaygınlaştırmak, zaten pek parlak olmayacak oranı daha da düşündürücü düzeylere indirecektir. Durumumuz, Hayali’nin “Şu mahiler (balıklar) ki derya içredir, deryayı bilmezler” deyişindekinden çok farklı değil. Bu çerçevede, Yapı-Endüstri Merkezi’nce yıllar önce başlatıp, zaman zaman deneyip canlandırmaya çalıştığımız bir program vardı. İstanbul’daki mimarlık öğrencileri için, tarihsel yapıları incelemek üzere bir rehber hoca önderliğinde geziler düzenlemeye çalışıyorduk.
Kiraladığımız otobüsler mimarlık okullarının önünden kalkıyor, öğrencilere kumanya bile sağlanıyordu. Defalarca denediğimiz, “geçmişten öğrenme programı, bir çabalamanın ötesine geçemedi. Katılım her zaman beklenenin altında oldu. Bu çabalar için katkılarını esirgemeyen Afife Batur ve Derya N. Özer’in kulakları çınlasın.

Frank Gehry ile, İTÜ Rektörü Prof. Dr. Gülsün Sağlamer’in düzenlediği bir yemek sırasında birarada olduk. Kendisiyle ilgili olarak YAPI’da çıkmış yazıları gösterdim. Enis Kortan’ın 196. sayıdaki “Frank O. Gehry ve Bilbao Guggenheim Müzesi” başlıklı yazısı ile Ebru Özeke’nin 227. sayıdaki “New York’taki Yeni Guggenheim Müzesi ve Frank Gehry’nin Son Dönem Binaları Üzerine..” başlıklı yazılarını keyifle inceledikten sonra, o sayıları yazarları için imzaladı. Buna karşılık benim, YAPI’nın 203. sayısında (Ekim 1998) ve daha sonra da “Mimarî İzlenimleri adlı kitabımda yer alan “Prag ve Dans Eden Bina” başlıklı yazımı inceledi. Yazıda, yerel ortağı Praglı mimar Vlado Milunic’le yaptığım görüşmeye ve Milunic’in anılan bina için Frank Gehry ile birlikteliğinden önce hazırlamış olduğu eskislere ve maket fotoğrafına da yer vermiştim. Bu yayından pek hoşlanmadığı seziliyordu. Kitabı eşine gösterdikten sonra, “Milunic neler karıştırmış” dercesine donuk bir yüzle geri verdi. Ne yapalım, yıldızlar böyle.. Paylaşmakta cimri davranıyorlar.

Filiz Özer’in Frank Gehry ile yaptığı söyleşiyi okumadınızsa, kesinlikle okumanızı salık veririm. Söyleşide çok ilginç ipuçları var. Örneğin, “Ben her zaman işlevsel gereksinimler bakımından çok basit projeler ararım ki, öğrenciler zamanlarının çoğunu, düzenlemeye değil, biçimle ilgili şeylere harcasınlar”.. Bir tasarım hocası olarak Gehry’nin, öğrencilerin işlevden, içerikten çok biçimle, mekânla, estetikle uğraşmalarından yana olduğunu söylemesinde anlaşılmayacak bir yan olduğunu sanmıyorum.

Bilindiği gibi, Frank Gehry’nin çalışmaları çoğu kez “dekonstrüktivist mimarlık” örnekleri arasına sokulur. Kendisinin bu konuda söyledikleri ilginç; ayrıca Peter Eisenman için söyledikleri de.. Eisenman’ı şöyle tanımlıyor: “Son derece hararetlidir. Yıllardır dilbilimle mimarlık arasında ilişki kurmaya çalışıyor. Bu konuda yazdıkları da son derece anlaşılmaz, sanıyorum. Ben anlayamıyorum. Gösteriler düzenlemeyi sever. Spor organizatörü gibi.. Spor yarışması düzenler gibi mimarlık etkinlikleri düzenler… ..”Bu takımları bir konferansta karşı karşıya getirir.. Dekonstrüktivizmi kullandı. Yazdıklarını okuduktan sonra ne anlama geldiğini kendisinin de anladığından emin değilim. Yalnızca, uyabileceğini düşündüğü herkesi içine attı.” Gehry’nin bu sözleri gerçekten, çok çarpıcı.. Ayrıca Jacques Derrida ve Amerikalı ünlü dilbilimci ve düşünür Noam Chomsky ile yaptığı görüşmelerden aktardığı ilginç Eisenman değerlendirmeleri var.

Peter Eisenman İstanbul’a gelmiş, 11 Mayıs 1996 günü bir de konferans vermişti. Konferansı YEM olarak biz düzenlemiştik. Kendisine eşzamanlı Türkçe çeviri yapılacağını belirttiğimde, “Farketmez İngilizce dinleyenler de zaten bir şey anlamayacaklar” demişti. O akşamki konferanstan kimin aklında ne kaldı bilmiyorum. Daha sonra sınırlı sayıdaki bir arkadaş grubuyla bizim evde toplandık. Eisenman spora, özellikle de futbola çok meraklıydı. Bir akşam önce Orhan Özgüner’in bürosunda düzenlenen kokteylde tanıştığımızda benden, oğlu için bir Galatasaray forması istemişti. Konferans sonrası, eve geldiğimizde, formayı görünce çok sevindi ve ceketini çıkararak gömleğinin üzerine giyiverdi.

Gehry’nin Eisenman’a ilişkin olarak söyledikleri, Eisenman’ın İstanbul’da tanığı olduğumuz sözleri ve davranışlarını doğruluyordu. Eisenman coşkuluydu, sporcu ruhluydu. Gehry de bunu söylüyordu, ama Eisenman’ın, kendisini dekonstrüktivist ilan etmesinden yakınır gibiydi. Bunu oportünist bir yakıştırma olarak görüyordu. Ve laf yerine iş üretmekten yana olduğunu, “Benim zekâm görsel. Sözel zekâm görsel zekâmla aynı düzeyde değil sözleriyle anlatmaya çalışıyordu.

Gehry’nin, tasarıma yaklaşım yöntemini anlatışı da çok sade: “Bir işveren buluyorum, araziye bakıyorum, programa bakıyorum, bütçeye bakıyorum ve çalışmaya başlıyorum. Araziye uyan, işvereni hoşnut kılan, bütçenin sınırları içinde kalan binayı yapıyorum”.. ..”Bu mantık benim yapılarıma yol gösterir”.. Çok sade, fazlasıyla tevazu yüklü bir yorum. Kimi buluşlarına, örneğin, tek bir malzemeyle yapı bitirme becerisine de rastlantı sonucu ulaşmış olduğunu düşündüğünü söylüyor ve ekliyor: “Bir anda, zaman geçtikçe deneylerle zenginleşecek son derece basit, güçlü bir adım atabilirsiniz. Ben bunu aradım.” Daha sonra bu deneyleri nasıl çoğaltarak mekân zenginlikleri sağladığını kendi evinden örneklerle anlatıyor. “Evin her bölümünde farklı bir mimar olmaya çalıştım. ‘Tamam’ dedim, burada bu adamım. Öbüründe yeni bir dil keşfetmeye çalışacağım. Bir sonrakinde de.. Bittiğinde, doğal olarak hepsi aynı dildeydi. Gehry, kendi mimarlık dilinin oluşmasında kendi evini başlangıç olarak görüyor.

İşte böyle.. Gehry, bir akımın adamı olmadığını, kendi özgün dilini yarattığını ısrarla vurguluyor. Başkalarının gözlemleri, yorumlarıyla mimarın kendi yaptıkları hakkındaki düşünceleri ve yorumları her zaman çakışmıyor, hattâ bağdaşmıyor. İstanbul’a bir önceki gelişinde anlattığı ilginç bir öyküsü vardı. Kendisinden Japonya’daki bir lokanta için simgesel bir balık heykeli istemişler. Büyükçe bir balık tasarlamış ve Japonya’ya göndermiş. Ne var ki balık, Los Angeles’tan Japonya’ya giderken yolda kırılmış, iki parçaya ayrılmış. Gittiği yerde, iki parça yeniden birbirine eklenmişse de kırık, çaresiz, görünür olarak kalmış. Gehry’nin bu yapıtını yorumlayan çeşitli eleştirmenler makalelerinde hep kırığın anlamı üzerinde durarak, iki parça halinde yapıldığı varsayılan plastiğin biraraya getirilmesindeki tasarım ustalığından dolayı Gehry’ye övgüler yağdırmışlar.

Gelelim ikinci konuğa.. Santiago Calatrava, Haliç üzerine yapılması düşünülen metro köprüsü için çağrılı olarak gelmişti İstanbul’a.. Metronun Beyoğlu yakasından gelen ucunun, Eski İstanbul yakasındaki ucuna bir köprüyle bağlanması planlanmış ve bu plan on yıl kadar önce Belediyece, ilgili Koruma Kuruluna onaylatılmış. Köprü için hazırlattıkları projeyle tatmin olmayan Büyükşehir Belediyesi yetkilileri İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bu konuda kendilerine yardımcı olmasını istemişler. Rektör Gülsün Sağlamer İstanbul’un böylesine önemli bir noktasında yapılacak bir köprü için, bu işlerde yeteneğini ve yetkinliğini kanıtlamış uluslararası üne sahip bir mimarın katkısından yararlanmayı önermiş. İşte, Santiago Calatrava’nın İstanbul’a geliş nedeni buydu. Üç günlük sürede önce, Belediye yetkilileriyle, sonra da bir rastlantı sonucu olarak, Ayasofya ziyareti sırasında Kültür Bakanıyla görüşmüştü.

Calatrava 1951 doğumlu.. İspanyol asıllı.. İlkin mimarlık fakültesini bitirmiş, sonra inşaat mühendisliği okulunu. Ardından doktorasını mekanik dalında yapmış. Bu öğrenim dönemi tam 14 yıl sürmüş. Bütün bu öğrenimi, bugün ulaştığı noktayı hedefleyerek mi görmüş? Kendi yanıtı: “hayır”. Matematiğe çok meraklı.. Kocaman bir geometri kitabı yazmış. 1981’de Zürih’teki, 1989’da da Paris’teki bürosunu açmış. İspanya’nın birçok kentinde ve Zürih’te dikkate değer köprüler yapmış. Lyon’daki TGV istasyonu, Zürih’teki Stadelhofen tren istasyonu, Lizbon’da Expo 98 için yaptığı Doğu İstasyonu, mimarlık literatürünü zenginleştiren ünlü yapıtları arasında.. Kısacası Eduardo Torroja, Pier Luigi Nervi, R. Buckminster Fuller, Felix Candela, Frei Otto, Peter Rice gibi yaratıcı strüktür tasarımcıları kuşağının ünlü son halkası. Calatrava’nın Valencia’da gördüğüm yapıtlarını YAPI’nın 221. (Nisan 2000) sayısında “Valencia 21. Yüzyıla Hazırlanıyor” başlığı altında aktarmıştım (5).

Kendisiyle İstanbul’da yine Rektörün düzenlediği akşam yemeğinde tanıştık; ertesi akşam da bizim evde buluştuk.

İstanbul’a ilk gelişiydi. Taksim’deki The Marmara Oteli’nin tepesinden gece karanlığında kusurlarından arınmış olarak pırıl pırıl ışıldayan Haliç’i ve tarihi İstanbul yarımadasını, Süleymaniye’yi büyük bir hayranlıkla seyrederken, “Sinan dünyanın en büyük mimarı.. Bir Müslüman değil de Hıristiyan olsaydı, Batı dünyası Sinan’ı yere göğe koyamazdı” diyordu. Sinan’ın mimarlık dehası yanında mühendislik dehasından da övgüyle söz ediyor, hattâ Sinan hakkında bir kitap hazırlamayı öneriyordu.

(1) İngilizce “zero ground”.
(2) YAPI’nın elinizdeki sayısında kimi mimarların bu alana ilişkin çeşitli önerilerini bulacaksınız.
(3) Chartres Katedrali. Ana bölümleri, 1194-1260 arasında inşa edilmiştir. Fransa’da Gotik mimarlığın ilk olgunluk döneminin başyapıtları arasındadır.
(4) A.M. Robert Stern 1939 doğumlu Amerikalı mimar. Okuldan sonra, önce kısa bir süre Richard Meier’in bürosunda çalışmış, daha sonra 1977’de kendi bürosunu kurmuştur. Uluslararası modernizme karşı çıkarken postmodernizm düşüncesini etkileyen ünlü adlardan biri olarak görülmüştür.
(5) Ayrıca bkz. Şengül Öymen Gür, Ahmet Koçhan; “Köprüler ve Calatrava”, YAPI S. 219, s.57.