Mimarlığın Güncel Sorunları Kaynak : 01.03.2009 - Yapı Dergisi - 328 | Yazdır

İnsanlar, farkında olmasalar da sürekli olarak mimari ortamda yaşarlar; iyi ya da kötü… İnsanın, yaşam ortamını benimsemesinin ve ona sahip çıkmasının en önemli aracı, içinde yaşadığı çevrenin kucaklayıcı mimari olgunluğudur. Bunu sağlayan da o çevrenin oluşmasına katkıda bulunan mimarlardır.

Mimarlık bir toplumun aynası, toplumsal düzeyin en belirleyici göstergesidir. Bugün toplumumuz mimarlığa ne kadar hazır, mimarlığı ne kadar istiyor, benimsiyor? Akla ilk gelen soru budur. Çözümü en zor olan sorun da bu… Bu iş için zaman, sabır ve daha doğrusu, eğitim gerekli…

Mimarlık Politikası

İleri ülkelerde devletin mimariye bakışı bilinçlidir. O ülkelerin benimsenerek ilan edilmiş mimarlık politikaları ya da yasaları vardır (1). Buna karşılık bizim 1938’den kalma Mühendislik ve Mimarlık yasamız çok yetersizdir.

“Ulusal Mimarlık Politikası”nın belirlenmesi için Mimarlar Odası’nın ciddi çabaları var; ancak siyasiler gerekli ilgi ve duyarlılığı göstermiyor. Tutarlı bir mimarlık politikasının bulunmaması kesinlikle ülkenin zararına oluyor; iyi mimarlığın önü açılamıyor, iyi örnekler korunamıyor. Öncelikle politikacılara mimarlığın, mimarlık hizmetlerinin önemini anlatıp benimsetmek zorundayız.

AB, “mimarlık”ı yaşamsal önem taşıyan mesleklerden biri olarak görüyor; ötekiler tıp ve hukuk… Genel kabule göre, mimarlık herkes için gereklidir; tıp ve hukuk da öyle. Bu nedenle AB bu meslek alanlarına daha öncelikle eğiliyor. AB’nin en yüksek organı olan Bakanlar Konseyi 2001 yılında kentlerdeki ve kırsal bölgelerdeki mimari kalite konusunda aldığı kararda şöyle diyordu: “Mimarlık, bütün ülkelerde tarihin, kültürün, yaşam dokusunun önemli bir unsurudur, insanların günlük yaşamındaki sanatsal ifadeyi yansıtır ve geleceğin mirasını oluşturur” (2).

Konsey daha sonra, AB Komisyonuna ve yönetime bütün politikalarda, alınan önlemlerde ve hazırlanan programlarda mimari kalitenin korunması ve mimari özelliğin dikkate alınması konusunda duyuru yapmıştır. AB’nin mimarlık örgütü Avrupa Mimarlar Konseyi ACE şu sıralar, çabasını Mimarlık ve Yaşam Kalitesi Politika Önerileri üzerinde yoğunlaştırıyor.

Herhalde Türkiye, Avrupa Mimarlık Politikası’nın esaslarını da yine AB zoruyla kabul edecek. Sonra da Hükümet yine, “AB zorladığı için değil, kendimiz buna lâyık olduğumuz için benimsedik” diyecek.

 

Planlama Sorunları

Planlama mimarlığın “olmazsa olmazı”dır. Ne var ki, ekonomik ve sosyal planlama için bile yıllarca, “bize plan değil pilav lazım” diyen siyasetçilerin oyuncağı olmuştur. Bugün de siyasetçiler planı değil plan değişikliğini seviyorlar. Böylece plansızlık başını alıp gidiyor. Le Corbusier’nin daha 1920’lerde söylediği gibi, ”Planın olmadığı yerde düzensizlik, keyfilik vardır” (3). Biz buna “yolsuzluk” boyutunu da ekleyebiliriz. Anlaşıldığı kadarıyla plansızlık, merkezi ve yerel yöneticilerin işine geliyor. Son dört buçuk yılda İstanbul’da yapılan plan değişikliği sayısı 4200’ün üzerinde. Bunca yılda yapılabilen ancak 1:100.000 ölçekli İstanbul İl Çevre Düzeni Planı; o da çok tartışmalı…

İstanbul’un planlaması için yüzlerce mimar ve plancıyla kurulmuş olan İstanbul Metropoliten Planlama bürosu (İMP) sonuçta, çalışamaz duruma getirildi. Aynı akıbet, yıllar önce kurulan Büyük İstanbul Nâzım Plan Bürosu’nun ve Bölge Planlama Bürolarının da başına gelmişti. Acaba amaç, plan “yapmak” değil de “yapar gibi yapmak mı?”

Planlamada saydamlık yok: Arsanın sahibine göre değişebilen plan kararları… Bütüncül plan yerine parsel bazında uygulamalar… Değişen yönetmelikler, değişen TAKS’lar, KAKS’lar… Sık sık değişen plan notları… Giderek yoğunlaşan yapılaşma… Hâlâ sürüp giden kaçak yapılaşma… Sürprizler… Sürprizler…
Sonuç: çarpık kentleşme.

Kısaca özetlersek, kentsel planlama yok, kentsel tasarım yok… Bunların olmadığı yerde mimarlık da olamaz. Böyle bir durumda kentlileşme yerine, kentlerde köylüleşme söz konusu olur.

Belediyeler ve üst düzey kamu yöneticileri planı bir engel olarak görüyorlar ve tercihlerini plan yerine, plan değişikliğinden yana koyuyorlar. Örneğin, planlamayı sulandırmak adına, plan yapma yeteneği bulunmayan pek çok kuruma, belediyeleri aşarak plan yapma yetkisi tanındı. Başta TOKİ olmak üzere bu kuruluşların arasında Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) bile var. Dilediğin yerde yeşili yapılaşma alanına çevir, yapılaşma yoğunluğunu dilediğince artır… İstersen yap, istersen sat!

Türkiye’de imarla ilgili planlama kargaşasından, Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarı Sabri Erbakan bile yakınıyor: “Bugün Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı dahil olmak üzere 14 kurum plan yapıyor. Bakanlık, kurum ya da kuruluş tek otorite olmalı” diyor (4).

Öte yandan yerel yönetimlerde büyük bir onay bürokrasisi egemen. Bir projenin onaylatılarak ruhsata bağlanabilmesi için çok uzun bir zaman ve uzun işlemler dizisi söz konusu. Aralarında eşgüdüm bulunmayan, ulaşım, su ve kanalizasyon idaresi, itfaiye vb. birçok dairenin proje onayında rolü ve yetkisi var. İnanılmaz ölçüde bir bürokrasi… Hesaplayanların bildirdiğine göre bir projeye inşaat ruhsatı alınabilmesi için 400 imza gerekiyormuş.

Başka bir sorunu, kentsel planlama, kentsel tasarım, mimarlık, peyzaj mimarlığı ve içmimarlık arasındaki belirsiz alanlar oluşturuyor.

Eğitim

Bütün dünyada olduğu gibi bizde de mimarlık eğitimi tartışmaları sürüp gitmekte. Bizdeki 4 yıllık mimarlık eğitiminin yeterli olmadığı, bunun artırılması gerektiği ve mesleki yetkiler için buna ciddi bir staj süresi eklenmesi gerektiği, ayrıca, yaşam boyu “Sürekli Mesleki Gelişim”in zorunluluğu hep gündemde…

Avrupa Mimarlar Konseyi ACE, Avrupa mimarlık okullarında en az 4,5 yıl olan eğitim süresinin 5 yıla çıkarılması, yetki için ayrıca 2 yıllık bir pratik deneyim kazanma sürecinin zorunlu kılınması gerektiğini savunuyor. UIA da bu görüşü benimsiyor. Öte yandan Türkiye, eğitim alanında 46 ülke ile birlikte taahhüt ettiği Bologna sürecine uymak zorunda.

Buna göre yüksek öğretim sisteminin yeni uyarlamalarla 2010 yılında hazır olması gerekiyor. Bizim, eğitim sürelerinin dışında da ciddi sorunlarımız var. Sorunların başında, ülkemizdeki mimarlık okullarının eğitim düzeyindeki nitelik farklılıkları geliyor. Eğitimde kalite garantisi çok önemli.Bu noktada, eğitim kurumlarının “akreditasyonu” konusunun, yakın geleceğin gündem maddelerinden birini oluşturacağı açık.

Malsahipleri / İşverenler

Mimarlığın önemli paydaşlarından biri de malsahipleri ya da işverenler (5). Onların sağladığı finansmanla gerçekleşen yapılar bir şekilde kente ve topluma mal oluyor. İyi mimarlık için malsahibinin anlayışı da parası kadar, belki de parasından daha önemlidir. Yapının mimari düzeyinin belirlenmesinde bir ölçüde malsahibinin bilgi ve görgü düzeyinin rolü vardır. Tıpkı, kentlerin görünümünün siyasetçi-yöneticilerin bilgi ve görgü düzeyi ile belirlenmesinde olduğu gibi…
Malsahibi, kamu kesimidir ya da özel kişi ya da kuruluşlardır. Mimarlık alanında devletin önemli rolleri vardır: Yasa koyucu olarak… Plan yapıcı ya da yaptırıcı olarak… Yatırımcı işveren olarak… Kültürel değerlerin koruyucusu olarak… Politika belirleyici ve topluma yol gösterici olarak…
Devlet bu görevlerini yerine getirmiyor.
Devlet, mimarlık ve mühendislik hizmetleri alımını hâlâ patates alır gibi sürdürüyor. Düşük ücret arayışı, hizmet kalitesi ve yetkinlik arayışının önüne geçiyor; mimarlık yapıtlarının yaratıcısı proje bürolarının önü açılamıyor; kalite üretilemiyor.

Kamu ihale düzenindeki çarpıklıkları düzeltmek üzere çıkarılan yasa, iktidardaki politikacıların çabalarıyla her yanından çekiştirilerek ve defalarca değiştirilerek işlemez hale getirildi.

Mimarlığı geliştiren en önemli alanlardan biri olan proje yarışmaları ise bir kenara itilmiş durumda. Çıkarılan yarışmaların sayısı son derece az. Jürilere ve raportörlere doğru dürüst ücret ödenmemesi gibi çok “banal” nedenlerle jüri üyesi bulunmakta sıkıntı yaşanıyor. Böylece, yarışmalar düzeni de çökertilmiş durumda.

Bütün bu nedenlerle kamu yapıları mimari bakımdan çok yetersiz oluyor. Depremlerde ilk yıkılanlar ya da en çok hasar görenler de yine kamu yapıları… Son zamanlarda, yeni yetme yöneticilerin bilgi ve görgü düzeyiyle damgalanan üslup arayış özentileri var. Selçuklu ya da Osmanlı taklidi, geriye dönük üslup yaratma çabalarının ürünü, ucube örnekler oluyor.

Kamu kesimi iyi bir örnek oluşturamadığı ve öğretici işlevini göz ardı ettiği hattâ kötüye kullandığı için özel kesimde de bilinçlenme yavaş oluyor. Bu gidişle belki de özel kesim kamuya yol gösterecek. Ancak özel yatırımcılar da mimarlığı işlerine geldiği gibi kullanmak eğilimindeler. Daha önce de yazmıştım: “Mimar malsahibinin dostudur; malsahibi kendi kendisinin düşmanıdır.” Malsahibi, mimarın desteğinden yararlanmak yerine sözümona kendisini (mimardan) korumanın yollarını arıyor. Mimarın mesleki kontrolluğundan yani denetim hizmetinden kaçtığı gibi telif hakkını da gasp ediyor. İşte, dayatılan bir proje sözleşmesinin bir maddesi:
“İşbu sözleşme gereği MÜELLİF tarafından yapılacak projelerin, fikir ve sanat eseri niteliğindeki tüm eserlerin sahibinin İŞVEREN olduğu ve olacağı, bu proje ve fikir ve sanat eserleri üzerindeki her türlü mali hakkın (işleme, düzeltme ve değiştirme hakkı, yayma hakkı, temsil hakkı, çeşitli ses ve görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim hakkı) ve manevi hakkın (umuma arz selahiyeti, adın belirlenmesi, selahiyeti, eserde değişiklik yapılması selahiyeti) süresiz olarak İŞVEREN’e ait olduğu ve olacağı, bu konuda gerek İŞVEREN’e ve gerekse başkalarına karşı hiçbir hak ve alacak talebinde bulunulmayacağı MÜELLİF tarafından gayrikabilirucu kabul ve taahhüt edildiği beyan olunur.”

Böyle bir anlayışla malsahibi dilerse yapılarda istediği değişiklikleri yapabiliyor; tabii kendi bilgi ve görgüsü ölçüsünde.
Kısaca, Fikir ve Sanat Eserleri yasamız var ama uygulanamıyor.

Öte yandan işverenlerin yabancı, özellikle de ABD’li mimar tutkusu sürüyor. (İstanbul’un mimar belediye başkanının mimarlarımızı nasıl küçümsediğini unutmadık.) Kentlerimizin dokusu, örüntüsü, tarihsel ve kültürel değerleri yabancı mimarların umurunda bile değil. AB’ye göre iç pazar; eşyanın, hizmetin, insanın ve paranın serbest dolaşımıdır. Serbest dolaşım yabancılar, Avrupalılar için geçerli; Türk mimarları Batı’ya turist olarak gidebilmek için bile vize engeliyle karşı kaşıyalar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin iş seyahatleri için vize sorunluluğunu kaldırma konusunda aldığı yeni kararın nasıl yürürlüğe gireceğini bekleyip göreceğiz.

 

Koruma Eksikliği

Bir başka güncel konu da Cumhuriyet dönemi mimarlık yapıtlarının korunamaması ve birer birer yok olması. İstanbul ve Ankara AKM’lerin yıkılması bile gündeme gelebildi; birçok değerli yapı yitirildi. Spekülasyon ve rant kargaşası içinde yapıların ömrü bazen mimarlarınınki kadar bile olamıyor.

Yitirilen kentsel miras aslında, bir dönemin tarihidir. Koruma anlayışının yalnızca eski tarihsel yapılarla sınırlı kalması, geleceğe miras olarak kalacak yakın dönem yapılarının yok edilmesi kabul edilemez bir olgudur.

 

Bir Öneri

Görüldüğü gibi, sorunlar çok… Mimarlar Odası’nın olumlu çabaları yıllardan beri sürüyor. Bu çabaların Serbest Mimarlar Dernekleri ile uyum ve güçbirliği halinde sürdürülmesinin daha doğru ve yararlı olacağını düşünüyorum.

Çabaların hedefi aynı: Daha iyi bir mimarlık, daha mimarca çevreler…

Notlar:

1.Ulusal Mimarlık Politikaları derlemesi, Mimarlar Odası yayını.

2.Katarina Nilsson, Avrupa’da Mimarlık Meslek Uygulamaları, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi yayını, s.6, 2003, İstanbul.

3.Le Corbusier, Bir Mimarlığa Doğru, 5. Baskı, s.34, YKY.

4.YAPI Dergisi, Şubat 2009, Sayı 327, s.8.

5.Bu gruba yanlış olarak, “müşteri” diyenler de var.