| Olaylar-Yorumlar (Çamlıca’ya Cami için Açılan Yarışma/ Üniversitelerimiz/ Rektör Böyle Seçilmez) |
Kaynak :
01.09.2012 -
Yapı Dergisi - 370
|
Yazdır
|
|
Çamlıca’ya Cami için Açılan Yarışma Başbakan, 29 Mayıs 2012 günü, Çamlıca Tepesi’nde büyük bir cami yapılacağını, caminin İstanbul’ un her noktasından görülebileceğini bildirmişti. Şimdi bu amaçla bir yarışma açıldı. Daha önceki açıklamalarda projenin hazır olduğu söyleniyordu; sonradan söylem değişti. Bu kez yarışmada karar kılınmış gibi görünüyor. Ne var ki ilan edilen yarışma, bir mimarlık yarışmasının taşıması gereken koşullara uymuyor. En başta süre bakımından… Yönetmeliklere göre bir mimarlık yarışması için yarışmacılara verilecek süre en az iki aydır, oysa burada ilandan itibaren 43 günlük bir süre verilmiş. Daha önce bir gazete röportajında da belirttiğim gibi, verilen bu sürede, değil İstanbul’un simgesini oluşturacak anıtsal bir cami, bir çöp istasyonu bile tasarlanamaz. Yarışmanın öteki koşulları da yönetmeliklere uymuyor. Şu anda mimari proje yarışmaları için yürürlükte olan iki yönetmelik söz konusudur: Birincisi Kamu İhale Kurumu’nun (KİK) yarışmalar yönetmeliği, ikincisi TMMOB Mimarlar Odası’nınki. İlan edilen yarışmanın koşulları bunlara göre ciddi aykırılıklar içeriyor: Jürinin kuruluşu; jüri üyelerinin idarece değiştirilebileceği; yarışmayı kazanacak kişi ya da grubun imzalamak zorunda bırakıldığı telif hakları devir belgesi; birinci ödülü kazanana iş yaptırılırken ödenecek yüzde 40 indirimli ücret gibi, kabul edilemez aykırılıklar söz konusu. Kısacası, alelacele, acemi bir yaklaşımla hazırlanmış bir yarışma. Daha başlangıçta jüriden kopmalar ve onların yerine yeni görevlendirmeler oldu. Bu durum bile yarışmanın ne kadar aceleye getirildiğinin bir başka göstergesi. Bu aykırılıklara ek olarak, yarışmayı çıkaran kuruluş bir dernek (1)… Arsanın sahibi bile değil. Yarışmayı hangi yetkiye dayanarak açtığı da bilinmiyor. Gelelim arsanın yerine ve imar durumuna… Çamlıca Tepesi’nde bulunan arsanın imar planı, Başbakan’ın, orada İstanbul’un her noktasından görülebilecek ve yeni bir simge oluşturacak anıtsal bir cami yapılacağını açıklamasından yalnızca 6 gün sonra değiştirilivermiş. Aslında yeşil alan olarak korunması gerekli sit kapsamında bulunan arsanın plan statüsü, “makam oluru” ile kısmen “Dini Tesis alanı” kısmen de“Turizm alanı” olarak değiştirilmiş ve yapılaşmaya açılıvermiş. Bir başbakan bir yerde cami yapılmasını isteyebilir. Böyle bir durumda istek, işin uzmanlarına aktarılır. Konu enine boyuna incelenir. Gerçek ihtiyaçlar, arsanın durumu, çevresel uygunluk koşulları gözden geçirilir. O noktada o tesisin yapılması uygunsa planlama için süreç başlatılır. Bizde, pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da işler yalnızca emir-komuta zinciri içinde kotarılıyor. Başbakan emrediyor, resmi makamlar bazen kuralları, hattâ yasaları da çiğneyerek emrin gereğini derhal yerine getirmeye çalışıyor. Büyük sorumluluk ya da sorumsuzluk!.. Yarışmanın şartnamesinde “Osmanlı- Türk mimarisi üslubunu yansıtacak bir cami” istendiğinin belirtilmiş olması, kapıları yeni fikirlere kapatan, alışılmadık bir dayatma şeklinde görüldüğü için mimarlık çevrelerinde ciddi tartışmalara neden oldu. Hattâ XXI mimarlık dergisi tepki olarak internet ortamında absürd alternatif bir yarışma düzenledi. “Serbest Atış / Absürd Fikirlere Çağrı” başlığıyla açılan yarışmanın amacı şöyle tanımlandı: “İstanbul’un siluetine ve kent dokusuna aykırı, Osmanlı-Türk mimari üslubunu yok sayan, gelenekle geleceği birbirine karıştırmayan, İstanbul’a değer kaybettirecek ve İstanbul’un sembollerinden birine dönüşmeyecek bir cami projesi tasarlamak”. Birinci gelecek yarışmacıdan 300 bin TL istenmesine karşın (tabii şaka!) absürd yarışmaya pek çok öneri geldi; görülmeye değer o esprili öneriler sanal ortamda yayımlandı. Bütün bu gelişmeler kısaca, “Böyle Yarışma Olmaz! İstanbul’un simgesi olmaya aday bir cami böyle yaptırılmaz” dedirtiyor; hele Çamlıca’da! Not 1.İstanbul Cami ve Eğitim-Kültür Hizmet Birimleri Yaptırma ve Yaşatma Derneği. Üniversitelerimiz… Meğer ne kadar çok, ne kadar iyi üniversitemiz varmış. Son zamanlarda çıkan açık ya da gizli gazete reklamlarından söz ediyorum. Her ne kadar tam sayfa haber gibi görünseler de bazılarının kenarında, küçücük puntolarla iliştirilmiş “advertorial” ya da “bu bir ilandır” türünden açıklamalar var. Zaten bu açıklamaları içermeyenler de gizli reklam… Öylesine övünüyorlar ve övülüyorlar ki…Hepsi de dünyanın en seçkin üniversitesi gibi sunuluyor. İçinde bulunduğumuz günler reklamın tam zamanı olmalı: Üniversitelere giriş sınavları bitmiş, sıra öğrencilerin okul seçme evresine gelmiş. Bir yandan da üniversiteler pıtrak gibi çoğalıyor. Doğal ki pek çoğu mekân, uygun tesis, yeterli akademisyen bulmakta zorlandıkları gibi, öğrenci bulmakta da sıkıntıdalar. İyi okullar haklı olarak iyi öğrenci sağlama peşinde, sınavdaki çok başarılı öğrencilere özel ödüller bile gündemde. Bazı okullar da müşteri gibi baktıkları öğrencileri kapma telaşında. Vakıf üniversitelerinden bir bölümü öğrenci bulmakta zorlandıkları için giriş sınavlarında YÖK’ün belirlediği sınav alt düzey not barajının kaldırılmasını istiyorlar. Neyse ki YÖK, üniversiter eğitim düzeyini daha da düşürecek böyle bir isteme yeşil ışık yakmadı. Gelişmiş kimi vakıf üniversitelerinin de bu isteğe karşı çıktıklarını biliyoruz. Ülkemizdeki üniversite sayısı şu anda 180’e yakın. Her ne kadar, Prof. Dr. Celal Şengör “Türkiye’de tek bir tane bile gerçek üniversite olmadığı”nı ileri sürse de (1), açılanların tümü ülkemizde eşit konumda “üniversite” kabul ediliyor. Şu anda devlet üniversitelerinin sayısı 103, vakıf üniversitelerininki 65, vakıf meslek yüksekokulları 7, öteki yükseköğretim kurumları 13 (2). Tabiî bu, bugünkü ya da dünkü sayı… Yazı yayımlanıncaya kadar bile sayı artabilir. |
Ben, Celal Şengör kadar karamsar değilim. Bilimsel ve düşünsel özgürlükler bakımından evrensel standartları yakalayamasalar da, sayıları az da olsa, bazı üniversitelerimizin gerçek üniversite ölçütlerine yaklaştıklarını düşünüyorum. Ne var ki bizdeki üniversiteler arasında çok büyük düzey farkları söz konusu. Asıl üzerinde durulması gereken sorun bu. Bu bakımdan sayılar, niceliği verse de nitelik hakkında herhangi bir fikir vermiyor. Bilindiği gibi üniversiteler yalnızca binalardan, tesislerden, hattâ kampuslardan oluşmuyor. Ortam, öğretim kadrolarının yapısı, öğrencilerinin düzeyi, sonra da mezunlarının başarıları çok önemli. Gelişmiş ülkelerde üniversiteleri değerlendirip sıralamak için yapılan puanlamalarda bütün bunların çok önemli bir yeri var. Bizdeki pek çok üniversitenin altyapıları ve kadroları yetersiz, birçoğu yeni kuruldukları için başarılarıyla övünebilecekleri mezunları da yok. Bir başka sorun da üniversitelerin öğrenci kaynağını oluşturan ilk ve ortaöğretimin durumu. Ülkemizde ilköğretim ve ortaöğretimin düzeyleri çok yetersiz. Şu anda Milli Eğitim Bakanlığı’nca yürürlüğe sokulmak üzere olan, eğitimi kökünden sarsacak hesapsız-kitapsız (ya da çok hesaplı) 4+4+4’ün ne getireceğini tahmin edebiliyoruz. Bilimsellikten uzak hesaplarla, dayatmalarla yapılan değişiklikler genelde ideolojik öz taşıyor ve eğitim sistemini büsbütün hırpalıyor. Yıllardan beri ihmale uğrayan eğitimde uygulanan modeller dersane sistemini beslemekten öteye geçmedi ve öğrencilerin kaderi dersanelere terk edildi. Sonuçta, öğrenciler üniversite kapısına çoğunlukla üniversiter eğitime hazır olarak gelmiyor. Üniversite giriş sınav sonuçları da “sıfır” çekenlerin artan sayısıyla, bugünkü durumu açıkça ortaya koyuyor. Yeni üniversitelerin kurulması için 2008 yılında kabul edilen yasayla Türkiye’nin her ilinde en az bir devlet üniversitesi açılması kararlaştırılmıştı; vakıf üniversitelerinin artış hızı daha da yüksek. Ayrıca bunların büyük çoğunluğu İstanbul’da açılıyor. Bu durum, Anadolu şehirlerinin gelişmesine katkı sağlayabilecek olanakların yine İstanbul’a yöneltilmesine yol açtığı gibi, azman şehir konumuna gelmiş olan İstanbul’u daha da zorlamaktan geri kalmıyor. Bu gelişmenin, Başbakan’ın “Her şey İstanbul için” söylemine uygun düşse de ülke açısından doğru olmadığı açık. Sonuç olarak, sayılar artıyor ama nitelik aynı oranda artmıyor. Her kademedeki yetersiz eğitimle kendimizi avutuyoruz. Rektör Böyle Seçilmez Devlet üniversitelerinde rektör atamaları acıklı bir hale geldi. Önce her üniversitenin öğretim üyeleri, verdikleri oylarla rektör adayları arasından ilk 6’yı belirliyorlar. Sonuçlar YÖK’e gönderiliyor. YÖK, üniversitelerce belirlenmiş sıralamayı, adaylarla mülakat yaptıktan sonra kendince değiştirerek 3 adaylı yeni bir liste hazırlıyor ve kesin sonucu belirlemesi için Cumhurbaşkanı’na sunuyor. Cumhurbaşkanı da hiçbir gerekçe göstermeden, dilediğini rektör olarak atıyor. Bu sistemin garip sonuçlara yol açtığına tanık oluyoruz. Bir örnek: Ankara’daki Gazi Üniversitesi’nde yapılan son seçimde 1939 oydan 188’ini alıp altıncı, yani sonuncu olan aday YÖK’ün listesinde üçüncü sıraya yükseltilmiş. Daha sonra da Cumhurbaşkanı, en az oyla listenin en alt sırasında yer alan o kişiyi birinci sıraya yükseltip rektör olarak atayıvermiş. Bu garip durum karşısında aklımıza takılan kimi soruları aktaralım: •Bir üniversitenin rektörü niçin cumhurbaşkanınca belirlenir? •Öğretim üyelerinin oylarının değeri yoksa, öyle bir oylamaya niçin başvurulur? •YÖK, o oylamaya niçin itibar etmez? •Cumhurbaşkanı YÖK’ün sıralamasını hiçe sayacaksa, YÖK’ün bu işteki rolü nedir? •Bu oyun yıllardan beri sürüp giderken üniversiteler ve oylarına hiç itibar edilmeyen öğretim üyeleri bu durumu, böylesine olağanüstü bir olgunluk(!)la nasıl içlerine sindirebiliyorlar? •Gariplikler zinciri oluşturan bu süreç hangi akılla, nasıl açıklanır? Sorular daha da çoğaltılabilir belki. Bu yoldan koskoca öğretim üyelerinin, rektör seçebilme yetileri ölçülüyor olmalı. Tarafların bu olgunluğu(!) karşısında söylenebilecek pek fazla şey kalmıyor. Kısacası, YÖK’ün, öğretim üyelerine, Cumhurbaşkanı’nın YÖK’e yani kimsenin kimseye güvenmediği bir sistem. Nasıl bir sistemse?.. Zaten iyice zayıf olan üniversite özerkliği 12 Eylül 1980 askeri darbesinin eserlerinden(!) biri olarak kurulan YÖK sistemiyle yok edilmişti. Şimdi bu tür uygulamalarla tümüyle ortadan kaldırılmış bulunuyor. Bütün bu çarpıklıklar içinde, bildiğimiz kadarıyla bir üniversitenin onurlu ve tutarlı bir davranışı söz konusu… Boğaziçi Üniversitesi’nde rektör adayları; adaylık sürecinde, öğretim üyelerinin oylaması sonucunda birinci seçilmedikleri takdirde YÖK mülakatına gitmeyeceklerini ilan ediyorlar. Ve bu sözlerini tutuyorlar: Sonuçta YÖK, birinci seçilerek mülakata katılan tek adayı Cumhurbaşkanı’na sunuyor; Cumhurbaşkanı da o adayın rektör olarak atanmasını onaylıyor. Yöntem, son iki seçimde uygulanmış ve başarılı olmuş. İşte, kişilik sahibi bir üniversiteye yaraşır saygın bir dik duruş örneği… Gelelim bu tür seçimlerin ilkesel özüne… Bir makama yalnızca bir kişi seçilecekse ve ikiden çok aday varsa, bilinen, akla uygun yöntem şudur: Oylamayla önce aday sayısı ikiye indirilir, sonra da ikinci bir seçimde iki aday yeniden yarıştırılır. Böylece, kazanan kişinin yüzde 50’den fazla oyla seçilmesi sağlanmış olur. Doğru dürüst yönetilen ülkelerde devlet başkanları da, belediye başkanları da böyle bir yöntemle seçiliyor. Bizden hatırlatması… Notlar 1.Şengör, C.; Üniversitenin Ne Olduğunu Bilmeyen Birisi Başbakan Olursa…, Cumhuriyet gazetesi Bilim Teknoloji eki, 3.8.2012. 2.YÖK’ün www.yok.gov.tr sitesinden 5.8.2012 günü alınmıştır. |

