| Vurun Mimarlara(!) |
Kaynak :
01.10.2012 -
Yapı Dergisi - 371
|
Yazdır
|
|
Son günlerde, medyanın mimarlığa ilgisi arttı. Geçen ay içinde üç gazetecinin köşe yazılarında mimarlığa ilişkin olarak yazdıkları dikkatimi çekti. Bunları okuduktan sonra, yıllardan beri görmeyi özlediğimiz ilginin doğmuş olduğuna sevinmek mi, üzülmek mi gerektiğine karar veremedim. İlk yazı Murat Bardakçı’nın “Camiler ve mimarlar” başlıklı yazısıydı. Yazı, Diyanet İşleri Başkanı’nın, “Cumhuriyet dönemi mimarlarının bu döneme özgü tek bir cami projesi çizemedikleri, zira cami konusuna küsmüş oldukları” şeklindeki söylemine dayandırılmıştı. Şöyle diyordu Bardakçı: “Prof. Görmez çok doğru ama bir o kadar da eksik söylemiş: Cumhuriyet dönemi mimarlarının cami projesini bir tarafa bırakın, dönemin sembolü olabilecek tek bir eserleri bile yoktur! Kalıcı eser verememeleri bir yana, başta İstanbul olmak üzere birçok şehri kişiliksiz, dümdüz, burunsuz, bir kısmı da üstelik çatısız ve herbiri birbirinden zevksiz beton yığınları ile dolduranlar, cumhuriyet döneminin meslekleri sadece diplomalarında yazılı olmaktan ibaret kalmış mimarlarıdır! Kırk yılda bir düzgün ve çağdaş projeler çizenlerinin eser vermelerine de engel olunmuş, meselâ Vedat Dalokay’ın Ankara için hazırladığı ve o zaman için son derece modern olan cami projesi İslâmâbad’a kaçırılmış, yerini 16. asır camilerinin betondan ucuz bir kopyası olan Kocatepe almıştır. Taksim Meydanı’nda heyûlâ gibi yükselen AKM’nin ‘cumhuriyet mimarisi’nin sembolü’ olduğunu söyleyip yıkılmaması ve yerinde kalması için feryâd ü figan edenler mi? Bir mezbeleyi ‘sembol’ kabul etmenin zevk fukaralığını göstermesi bir tarafa, böyle bir çirkinliği yeni rejim ile özdeşleştirmek de cumhuriyete hakaretten ibarettir!” Yazının özü bu… İki paragrafı daha var ama, orada konuyla pek de ilgili olmayan Sirkeci Garı ile Rüstempaşa Camisi’nden söz ediliyor. Bardakçı, Diyanet İşleri Başkanı’nın söylemini doğrulamak uğruna yanlış bir yola saparak ucuz polemik malzemesiyle topluca Cumhuriyet Dönemi mimarlarını suçluyor. Kısaca söylemek gerekirse, bizim konumuz hakkında bilgisi yok, ama fikri var. Ayrıca Dalokay’la ilgili yanlış şeyler de söylüyor: Vedat Dalokay’ın Ankara için hazırladığı çağdaş cami projesinin İslamabad’a kaçırıldığını anlatıyor. Dalokay’ın Kocatepe Camisi projesinin gerçekleşmesini engelleyenlerin, dökülmüş temellerini dinamitle atıp ortadan kaldıranların mimarlar olduğunu sanıyor. İslamabad’da yapılan caminin Ankara’dakiyle ilgisi olmadığını, yine çağdaş anlayışta ancak oranın koşullarına uygun hazırlanmış başka bir proje olduğunu bilmiyor ya da göz ardı ediyor. Yine bilgi sahibi olmadan, modaya uyup İstanbul AKM bağlamında Cumhuriyet dönemi mimarlarını ve mimarlığını yerden yere vuracak kadar ileri gidiyor. Değinmek istediğim ikinci yazı, Fatih Altaylı’nın “Türk mimarlar cami yapar ama…” başlıklı yazısı. Yazı, “Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Cumhuriyet döneminde Türk mimarların cami projelerine ilgi göstermediğini ve bu yüzden Cumhuriyet dönemine özgü bir cami mimarisinin gelişmediğini söyledi. Gerçeklik payı var mı? Var! Ama acaba kabahat mimarlarda mı ya da sadece mimarlarda mı?” diye başlıyor. Altaylı daha ılımlı… En azından mimarları tek suçlu olarak görmüyor. Çamlıca’da yapılması tasarlanan cami için verilen sürenin yetersizliğine haklı olarak dikkat çekiyor; Türkiye’de başarılı, ödüllü genç kuşak mimarlar olduğuna değindikten sonra, “Peki ‘Türkiyeli mimarlar, cami projesine niye ilgi göstermiyor?’ diye hiç düşündü mü Mehmet Görmez. Göstermediler, çünkü mimarlarımız, mimarların başına gelenleri Diyanet İşleri Başkanı’ndan daha iyi biliyor da ondan. Cami projesi çizen mimarlarımızın başına neler geliyor anlatayım da, Sevgili Diyanet İşleri Başkanı’mız da öğrensin” diyor ve Ankara Kocatepe Camisi serüveninde Vedat Dalokay’ın başına gelenleri anlatıyor. O da, Bardakçı gibi, Ankara’da uygulanması engellenen projenin Pakistan’da, İslamabad’da uygulandığını sanıyor. Altaylı yazısını, “Vedat Dalokay’ın projesine olanlardan sonra hangi mimar, niye Türkiye’de cami projesi çizsin? Sinan nasılsa 500 yıl önce çizmiş. Küçültüp büyültüp aynılarını yaparız” sözleriyle, son zamanlarda yapılan tutarsızlıkları yine haklı olarak eleştirerek bitiriyor. Altaylı’nın yazısı olumlu görünmekle birlikte, “mimarların camiye küsmüş oldukları” savını güçlendirir doğrultuda. |
Mimarlar, Diyanet İşleri Başkanı’nın iddia ettiği gibi, Cumhuriyet döneminde camiye küstüler mi? Kesinlikle hayır! Ne mimarlar ne de mimarlık okulları camiye küstüler. Cami konusu her mimar için her zaman ilginç bir konudur. Kaldı ki, hiçbir mimarın, herhangi bir mimarlık konusunu göz ardı etmek gibi bir lüksü olamaz. Özetleyerek söylersek, mimarlar camiye küsmediler; cami yaptıranlar mimarlara, daha doğrusu mimariye küsmüş olabilirler. Bu konuyu irdelediğim bir yazım Eylül başında Cumhuriyet gazetesinde çıktı (1). Gelelim üçüncü yazıya… Hıncal Uluç’un “İzmir’de tatsız dakikalar da var…” yazısı bu. İzmir izlenimlerini anlattığı yazının sonunda Efes Oteli’nin yeni girişine takılıyor. “Oysa Fuar zamanı hele, Efes’in girişi dillere destandı. Herkes ille de buraya bir yolunu bulur gelirdi, otelde kalmasa bile.. Efes’in lobisi ve o lobiye bir kaç basamakla giren ana kapısı efsane yeriydi İzmir’in.. Giriş merdiveninde ayakta durma yeri kapardık inanın…” diyor. Girişin değiştirilmiş olmasını sert bir ifadeyle, “kentsellikten haberi olmayan bir mimarın garip zevkinin kurbanı” olarak tanımlıyor. Hıncal Uluç’un nostaljik yaklaşımını, özlemlerini anlamak mümkün. Ancak her şey değişiyor. Eski Efes Oteli bir “resort hotel” (sayfiye oteli) idi; yenisi ise, özelleştirmeden sonraki yeni sahiplerinin kararı doğrultusunda Swissôtel Grand Efes-İzmir adıyla bir “business hotel” yani iş oteli oldu. Yeni işleviyle artık, giriş merdivenlerinde ayakta durma yeri kapılacak bir otel değil bugünkü otel. Ayrıca, Hıncal’ın tanımladığı türden, yolgeçen hanı şeklinde bir otel lobisi kaldı mı günümüzde? En azından güvenlik nedeniyle… Kaldı ki Efes’te, otelin ana girişi, kentsel mekân bütünleşmesi açısından asıl bugün doğru yerine, Otelin ana bloğu ile Cumhuriyet Anıtı ekseni üzerine getirilmiştir. Özellikle Bardakçı’nın yazısından yola çıkarak bazı düşüncelerimi aktarmak isterim. Son zamanlarda medyada ve pek çok alanda bir “linç kültürü” gelişti. Bugün kendi mensupları tarafından bile topluca suçlanan medyanın bazı yazarları, öğrenme, bilgilenme gereğini duymadan herhangi bir kişiyi ya da meslek grubunu yerden yere vurabiliyor. Medyanın eleştiri hakkının herkesinkinden daha çok olması doğaldır. Ne var ki mimarlık eleştirisi, yapılabilecek eleştiriler içinde belki de en zor olanıdır. Köklü bilgi ve ciddi inceleme ister. Beğenip beğenmeme özgürlüğü kuşkusuz, herkes için her zaman vardır. “Ahkâm kesmek” de bu özgürlük sayesinde gelişir. Bilgi yoksa eleştiri, yalnızca öznel (subjektif) değerlendirmeye dayanır ve beğenip beğenmeme şeklinde belirir ki değeri, kişisel beğeninin eğitilmişlik düzeyi ile orantılıdır. Mimarlığın, aslında, toplumun kültürel düzeyini yansıttığı olgusu hep göz ardı ediliyor. Mimarlık için öncelikle toplumun kendisini sorgulaması lazım. Bugün sanatımız, müziğimiz ne ise mimarlığımız da odur. İyi mimarlık için yalnızca mimarın iyi olması yetmez. İşveren de mimar kadar iyi olmalı, toplum da mimarlığı istemeli. Asıl sorun burada… Bu toplum mimarlığı ne kadar istiyor? Bugün egemen politik güçler dilediklerini, sivil emir-komuta düzeni içinde yürütüyorlar. İşte Haliç Köprüsü, Avrasya Otoyolu, 3. Köprü, Kanal İstanbul, 3. Havaalanı, Taksim Meydanı, Taksim Topçu Kışlası, Çamlıca’ya Cami vd… Ülkenin mimarlarına soran kim? Bu işler yapılırken mimarlar dışlandıkça, daha çoook yakınırız. Kentlerimizdeki önce gecekondulaşmanın ve kalfa yapılarının, son yıllarda da aşırı yoğun ve yüksek yapılaşmanın getirdiği çarpıklık herkesten önce ve en çok mimarların yakındıkları konudur. Ne yazık ki kimi çevreler mimarları, mağduru oldukları bu konuda suçlamaktan geri kalmıyorlar. Üstelik, toplumun bugün içinde bulunduğu gergin ortamda söylemler eleştiri dozunu aşıp, azarlamaya hattâ hakarete varabiliyor. Şu sıralar, mimarlık için yapılan da budur. Cumhuriyet’in pek çok kurumu gibi, mimarlığı da bundan nasibini alıyor. Kamu kesimi ve toplum, mimarlığın değerini ve önemini kavradığında her şey daha iyi olacak. Not |

