|
Siyasal iktidar ve uzantısı yerel yönetimler arsa kazanmak uğruna her şeyi yıkmaya hazır. Mimarlık tarihine mal olmuş yapıları bile.. İşte İstanbul Taksim’de Atatürk Kültür Merkezi (AKM), Ankara’da TBMM Milletvekili Sitesi, Kuşadası’nda Fransız Tatil Köyü, İstanbul’da Manifaturacılar Çarşısı… “Yıkmak” taşra kültürünün bir parçası olmalı. Taşra kültürü kentsel değerleri bilmez. Bu nedenle de taşra kafasıyla yönetim yıkıcı olur. 1958’li yıllarda kır kökenli Başbakan Adnan Menderes‘in İstanbul’da sürdürdüğü sözümona imar hareketleri İstanbul’un yıkımına, çok sayıda tarihsel değerin tahribine ya da yitirilmesine neden olmuştu. Bugün de durum pek farklı değil. O zaman amaç yol genişletmekti; bugün arsa değerlendirip rant sağlamak. AKM, yokluklar içinde yıllar süren bir çabanın ürünü olarak yükselebilmişti. Bence, Modern Mimarlık tarihimizin önemli yapıtlarından biridir ve korunması gerekir (1). Zaten 1999’da ilgili Koruma Kurulu da yapıyı “kültür varlığı” olarak tescil etmiş bulunuyor. Şimdi Kültür Bakanlığı binayı yıkmak istiyor. Gerekçesi, binanın yetersizliği imiş. Düzeltilmesi ve bakım-onarım için gereken para, yeniden yapımı için gerekenden daha büyükmüş. Bu nedenle, bina yıkılacak, kazanılan (!) arsa üzerine yeni bir kültür merkezi yapılırken, yanı başına da bir otel kondurulacak. Yıllar boyu arsa yağması ve arsa rantıyla beslenen kente göçmüş taşralıların yönetime gelince yapacakları da, yine kent toprağını bu kez daha büyük ölçekte yağmalamak ve artan değerden yararlanmak oluyor. Mevcut yapıların kent açısından değeri gözardı edilip, bunların yerine daha büyük yoğunlukla, daha kârlı yatırım projelerine yöneliniyor. Kimi yapıların değişen zaman koşulları altında işlevini tam göremez hale gelmesi doğaldır. Ancak, kentin kimliğini belirleyen, kent yaşamında ve tarihinde yeri olan, mimari değer taşıyan yapılar için çözüm, onların yıkılması değil, yeni koşullara göre yeniden düzenlenmesidir. Paris’in merkezinde kalan tarihi Hallerin yıkılması ve yerine başka bir işlevle yani yapılar yapılması Paris’lilerin yüreğinde hâlâ bir sızıdır. Buna karşılık, örneğin yine Paris’teki ünlü Garnier Operası (yapımı 1862-75), işlevsel ve teknik bütün yetersizliklerine karşın özenle korunmaktadır. O kadar ki, parterde koltuklar arasına seyirciler için ek strapontenler (katlanır koltuklar) konarak… Böylece oyun sırasında geçitlerin kapatılmasının yarattığı risk göze alınarak… Bir vefa örneği olarak mimarının adıyla anılan bu binayı yıkıp yerine günün koşullarına daha uygun bir yenisini yapmak kimsenin aklına gelmiyor; gidip Bastille Meydanı’na ikinci bir opera binası yapıyorlar. Gelelim başka bir örneğe, Milano’daki Scala’ya… Bugüne uyarlamak amacıyla Scala’yı son birkaç yılda elden geçirdiler. Yapı korunurken, zorunlu kimi eklemeler yapıldı. Bu iş için görevlendirilen mimar da ünlü Mario Botta oldu. İtalya’da hiç kimse Scala’yı yıkıp yerine yepyeni bir bina yapmayı düşünmedi nedense… Hoyratlık ve cinfikirlilik hep bize özgü. Bunlara karşı çıkanları suçlamak da… Şimdi Kültür Bakanı da bu yolu seçmiş durumda. Bakan, “Bir şey yaptırmamak isteyen gericilere ayıracak vaktim yok” diyor. Ya, tescilin kaldırılması için kendilerine başvurulmuş olan ilgili Koruma Kurulu’nun tutumuna ne demeli? Kurul, Atatürk Kültür Merkezi’nin depremsellik raporu ile yeni yapılması düşünülen yapılara ilişkin taslak projeleri Bakanlık’tan istemiş. Konu bu belgeler geldikten sonra incelenip değerlendirilecekmiş. Depreme ilişkin durum teknik konudur ve güçlendirmeyle bir şekilde çözülür. Yeni projeleri incelemekse, kanımca, koruma tescilli eski binanın yıkılmasına şimdiden yeşil ışık yakmak değil midir? AKM’de doğru çözüm, yapıyı kimliğini bozmadan koruyacak şekilde gerekli eklemelerle güncelleştirmek olmalıdır. İstanbul’un 2010’da Avrupa Kültür Başkenti olacağı düşünülürse AKM olayı bir karamizah örneğidir. Hazırlıklara İstanbul’daki tek kültür merkezini yıkarak başlamış oluyoruz; üstelik adı da Atatürk Kültür Merkezi… Öte yandan Ankara’daki TBMM Milletvekili Sitesi’nde yıkım başladı bile.. Yapımı 1984 yılında tamamlanan 400 konut ve çeşitli sosyal – kültürel tesisler, yapımından 22 yıl sonra yıkılıyor. Bunların yerine “yüksek rant getirili konut blokları” ile iş merkezi yapılacakmış, başka bir deyişe göre de, “Avrupa’da bile bir benzeri olmayacağı belirtilen bir akıllı kent” inşa edilecekmiş. Bilindiği gibi, Maliye buradaki konutları satmaya çalışmıştı. Olmayınca, araziyi satmayı denemiş, bundan da sonuç alınamayınca değerlendirilmek üzere işi TOKİ’ye devretmişti. TOKİ’nin geçen Aralık ayında açtığı ihaleyi TOKİ’ye 305 milyon YTL’lik bir gelir taahhüt eden Aktürk-Emlak Pazarlama grubu kazandı. TBMM Milletvekili Sitesi’nin mimarı Behruz Çinici ise dava açmaya hazırlanırken şunları söylüyor: “Türkiye 50 yıldır yık-yap anlayışı ile kimlik ve çağdaşlık değerlerini hızla yitirmektedir. Milletvekili Sitesi’nin yıkılması gündemi de bu olayın son halkalarından biridir ve bu zihniyetin çeşitli konularda devam edeceği anlaşılmaktadır. Son 20 yıldır ülkenin mimarlık tarihinde yeri olan bu sitenin rant amaçlı çıkar çevrelerinin baskıları ile yıkımının düşünülmesi bile ürkütücüdür. Sosyal ve kültür yaşamımıza mal olmuş, anıları ve düzenlenmesi ile Ankara’nın modern dönemi simgeleri arasına girmiş bir yapılar bütününün daha yüksek rant getirili konut blokları ile yok edilmesi artık terk edilmesi gereken yıkıcı (vandalist) bir tutumun göstergesidir.” Yine Ankara’da Büyükşehir Belediyesi Modern Mimarlık örneklerinden Ulus İşhanı’nın yüksek bloğu da aralarında olmak üzere Ulus’taki birçok yapıyı yıkmaya hazırlanıyor. Başka bir örnek: Kuşadası’ndaki Fransız Tatil Köyü… Emekli Sandığı’na ait arsa satıldı. Doğaya saygılı o güzel, düşük yoğunluklu yapılaşmanın yerini şimdi yüksek yoğunluklu bir yapılaşma alacak. Yukarıdaki örneklere ek olarak başka girişimler de söz konusu. Saraçhane – Unkapanı arasındaki İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ) de sırada yıkım için sırasını bekliyor. İstanbul Tarihi Yarımada Koruma Planı, İMÇ’nin yerine prestij konutları yapılmasını öngörüyor. 1960’lar mimarisinin en iyi örneklerinden biri olarak mimarlık tarihindeki yerini çoktan almış olan İMÇ de yıkımdan kendini kurtaramayacak gibi görünüyor (2). Aslında doğru çözüm, buranın daha uygun işlevlere göre, yeniden düzenlenip, yıkılmadan korunmasıdır. İşte böyle… Görüldüğü gibi kimi yeni projeler yıkma kültürüne dayalı olarak gelişiyor ve 2007, yıkım yılı olacak gibi görünüyor. Yıkıyoruz; yaptıklarımızı mimarlık değeri bir yana, ekonomik ömrü bile dolmadan, 30-40 yıl sonra arazisine tamah ederek yıkıyoruz. |
|
Bir röportajda da belirttiğim gibi, Türkiye geçmişteki mimarlığı ile övünmeyi biliyor, Mimar Sinan‘ı unutmuyor, onun yapıtları ile haklı olarak övünüyor; ancak bugünün mimarlığına aynı özenle yaklaşmıyor. Mimarlığa ve mimarlık değerlerine aynı özeni göstermezsek, yaptıklarımızı kendi ellerimizle yok edersek, geleceğe bugünden ne bırakacağız?
Saldırılan Heykeller Yıkılan yalnızca mimarlık yapıtları değil. Heykeller de parçalanarak, yıkılarak, yakılarak yok ediliyor. Son zamanlarda heykellere saldırılar iyice yoğunlaştı. Birileri İstanbul Tünel Meydanı’ndaki heykeli yaktılar. 1993’te Tünel Meydanı’na dikilmiş olan, Ayşe Erkmen‘in “Karşılıklı Yardımlaşma” adlı metal heykeli büyük zarar gördüğü için depoya kaldırıldı. Daha sonra saldırılar İzmir’e yansıdı. Buca’da, omzunda üzüm sepeti taşıyan kadın heykeli parçalandı (3). Yine Buca’da sepet içinde üzümlerin taşındığını gösteren eşek heykelinin de kuyruğu koparıldı, üzerindeki heybeler çalındı. Heykel belediyece kaldırıldı. Alsancak’taki Muzaffer İzgi sokağına Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri ünlü müzisyenlerin heykellerini yapmışlardı. Sokaktaki üç heykelden biri olan Mozart heykelinin de kolu ve kemanı kırıldı, dudaklarına ruj sürüldü; bir başkası yerinden sökülerek yok edildi. Yine Alsancak, Talatpaşa Caddesi’nde, polis noktasına yalnızca 30 metre uzaklıktaki Prof. Dr. Turan Güneş büstü çalındı. Geçtiğimiz ?ubat ayı içinde de ünlü hukuk adamı ve düşünür Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu‘nun İzmir Bostanlı’da kendi adını taşıyan parktaki metal büstü çalındı. Onu, ünlü mizah yazarı ve karikatürcü Oğuz Aral‘ın Beyoğlu – Cihangir Parkı’ndaki heykelinin üzerine benzin dökülerek yakılması izledi. Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, 1. Heykel Günleri Sempozyumu kapsamında yurtiçi ve yurtdışından gelen sanatçıların kentteki açık alanlarda sergilenmek üzere heykeller yaptıklarını, ancak bunların tahrip edileceği korkusuyla yerlerine yerleştirilemediğini belirtti (4). Yıkılıp, yakılan heykeller yalnızca bu örneklerle sınırlı değil. Kuzgun Acar‘ın 2004’te İstanbul’da açılan sergisi dolayısıyla İş Bankası’nca yayımlanmış olan kitapta Kuzgun‘un kaybolmuş yapıtlarına ilişkin liste ve notlar ilginçtir:
•”Ankara, Kızılay, Emekli Sandığı gökdelenindeki “Türkiye” adlı heykel (Söküldü, hurdacıya satıldı.) •İstanbul, Şeker Sigorta Genel Müdürlüğü, Fındıklı, teras kata, heykelli havuz uygulaması (Kaldırıldı.) •Gülhane Parkı, Cumhuriyet’in 50.yılı anısına heykel (Kaldırıldı ve kayboldu.) •Tatlıcılar Binası süslemeleri. (Söküldü, kayboldu.) •Robert Kolej, rölyef. (Söküldü, kayboldu) (5). Cumhuriyet’in 50. yıldönümü için İstanbul’un çeşitli noktalarına dikilen heykellerden pek çoğu bugün artık yok. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şehri sanat yapıtlarıyla zenginleştirmek amacıyla 1993’te açtığı yarışma sonucu 10 noktaya konulan heykeller de vandalların saldırılarına yenik düştü. Bu heykellerden Adem Yılmaz‘ın Taksim Gezi Parkı’ndaki heykelinin cam bölümleri birkaç kez kırıldı ve yenilendi, ancak son yıllarda bakımsızlıktan sokak çocuklarının barınağı haline gelince tümüyle kaldırıldı. Onu Ayşe Erkmen‘in yukarıda da sözünü ettiğimiz yakılan heykeli izledi. Ötekilerin durumu da hiç parlak değil. Yoksulluk anarşisi içinde, bronz büstlerin hurdacıya satılmak üzere çalınmasını anlamak (onaylamak değil) mümkün; ancak ötekilerin tahribini anlamak ve açıklamak kolay değil. “Acaba toplumumuz heykele düşman mı” sorusu akla geliyor. Bizans dönemindeki ikonoklast (ikona kırıcı) davranış biçimini andırır bir durumla mı karşı karşıyayız acaba? İslam dininin Ortodoks Hıristiyanlık üzerindeki etkilerinden birinin de tasvirlerle ilgili olduğunu tarih kitapları yazıyor. 8. yy.’da Bizans’ta ortaya çıkan tasvirlere karşı savaşın da bu etkilerden kaynaklandığını biliyoruz. Bizans İmparatoru V. Konstantinos kiliselerde figüratif öğelerin yer almasını kesinlikle yasaklamıştı. Sonuçta, Ortodoks kiliselerde bugün de hâlâ geçerliliğini koruyan bir uzlaşmaya varılmış, ikonalar serbest bırakılırken heykellere geçit verilmemişti (6). Acaba son zamanlarda Türkiye’de tırmanan dinci akımlar heykelleri put saydıkları için mi saldırılar giderek artıyor?
Notlar 1.Atatürk Kültür Merkezi’nin özet öyküsünü daha önce yazmıştım. Bkz. D.Hasol, Her şeyin Mimarı Var, YEM Yayın, İstanbul, 1998, s.185. 2.Mimarları: D.Tekeli, S.Sisa, M.Hepgüler. 3.Milliyet gazetesi, 9 Ocak 2007, s.16. 4.Milliyet gazetesi, 14 Ocak 2007. 5.Kuzgun Acar, T.İş Bankası yayını, İstanbul, Nisan 2004, s.121. 6.Kitsikis, Dimitri, L’Empire Ottoman, Presses Universitaires de France, Paris, 1994, s.46.
 Ayşe Erkmen; “Karşılıklı Yardımlaşma”, metal heykel, Tünel Meydanı, Cumhuriyet, 29.9.05.
|