| 2000’lerin İlk Yıllarında Dünya ve Biz |
Kaynak :
01.11.2012 -
Yapı Dergisi - 372
|
Yazdır
|
|
Tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Bir yanda ağır iç ve dış politik sorunlar var; öte yanda anormal kentleşme, kentsel dönüşüm çabaları, büyük kentlerin tıkanması, yapılan yanlışların doğal felakete dönüşmesi türünden sorunlar… Kısacası tam bir kargaşa ve çalkantı dönemi. İçte, ülkeyi yoran çekişmeler ve ciddi sorunlar var: terör, geciken adalet, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü eksikliği, çarpık demokrasi, gelir adaletsizliği, yolsuzluklar gibi… Dışta ise “komşu ülkelerle sıfır sorun politikası” derken dostumuz, iyi geçindiğimiz komşumuz kalmadı; bölgede savaş rüzgârları esiyor (1). Türkiye, 20. yüzyılın en büyük siyasal lideri Atatürk (2) sayesinde her alanda çok yol almıştı. Sonraki iktidarlar onun yolundan ve temel ilkelerinden saptıkları ölçüde ülkeyi sıkıntılara soktular. Parasal ve kültürel gelişmişlik taşraya yayılamadığı için taşranın dönüşmesi sağlanamadı. 1950’den sonra Türkiye yoğun bir kentleşme olgusuyla karşı karşıya kaldı. Taşra, kent yaşamından pay almaya geliyordu. Önce kentlerin çevresinde gecekondular yer aldı. Ardından imar afları, kaçak yapılaşmalar, siyasal ödünlerle verilen tapular, o sayede kat karşılığı anlaşmalarla kat kat yükselen gecekondu-apartmanlar geldi. Sonuç: çarpık kentleşme ve tabii, birlikte gelen ağır toplumsal ve ekonomik sorunlar… Kentlere akın hâlâ sürmekte. Ne var ki kente gelenler bir türlü kentlileşemediler. Kentleşme oldu ama, kentlileşme yani kentli karakteri kazanma süreci hâlâ gerçekleşemedi. 2000 sonrasında taşra, kendi partisini kurdu ve iktidara yürüdü. Kentlileşme eksikliği nedeniyle ülkemizde artık kırsal toplum özellikleri belirleyici olmaktadır. Bugün siyasete, topluma, kültüre, tabii, mimarlığa da kırsal kültür anlayışının etkileri yansımaktadır. Çok iyi bilindiği gibi, kırsal kültür “rasyonelliğe” uzak “inanç”a ve “dogma”lara yakındır. Kuruluş felsefesine ve Anayasa’ya göre “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Bugün, Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleriyle bağdaşmayan kimi arayışlar görülüyor. Öncelikle din ve devlet işlerini birbirinden ayıran laiklik ilkesi tehdit altında. Oysa Türkiye, laiklik sayesinde İslam ülkeleri arasında, gelişmişlikte en ileri konumdaki ülkedir, üstelik petrol türünden bir doğal zenginlik kaynağı olmadığı halde. İslam ülkeleri arasındaki tek laik ülke Türkiye’dir. Laiklik demokratik yaşamın olmazsa olmazıdır (3). Buna karşılık, bugünkü ülke politikası, Cumhuriyeti dönüştürme, belirli dinsel etkileri, başta eğitim olmak üzere her alanda yayma ve egemen kılma çabaları içinde. Dünyada pek çok kötülüğün Tanrı’nın adı kullanılarak yapıldığı göz ardı edilmemelidir. “Bunu Tanrı istiyor” (Dieu le veut)… İnsanlığın yüzkaralarından biri olan Haçlı Seferleri 1095’te Papa 2. Urbain’in bu sözleriyle başlatılmıştı. 1095 – 1291 arasında süren seferlerde sivil-asker 3 milyon insan yaşamını yitirdi. Din savaşlarının çok sayıda başka örnekleri tarihte yerini almıştır. Atatürk, “Yurtta barış, cihanda barış” demişti. Bugün Türkiye’nin içte ve dışta ciddi sorunları var. Dış politika, daha önce de denenmiş olan din kardeşliğine dayalı Panislamizm ve Yeni Osmanlıcılık hedefi ve “komşularla sıfır sorun” sloganıyla yola çıktıktan sonra savaş çığlıkları atar konuma gelmiştir. 1950’li yıllarda da savaş söylemi gündemdeydi. Daha çok da geçmiş yıllara dönük olarak… 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, bir yandan Cumhuriyet’in kendi iktidarları öncesindeki dönemini kastederek “27 yılda (4) hiçbir şey yapılmadığını, bir çivi bile çakılmadığını dile dolayıp ileri sürerken bir yandan da İsmet İnönü’yü ve iktidarını “erkekliğimizi öldürmüş olmakla” suçluyordu. İddiaya göre, Türkiye’yi en az 52 milyon kişinin kaybına (5) neden olan, Dünyanın en ölümcül savaşına, 2. Dünya Savaşı’na sokmamış olmakla İnönü, ülkenin erkekliğini öldürmüştü. İnönü’nün, “Bizi ekmeksiz, şekersiz bıraktın!” diyenlere yanıtı, “Haklısınız, ama çocukları babasız bırakmadım” şeklinde olacaktı (6). Demokrat Parti, 1954’te TBMM kararı bile almaksızın, dünyanın öbür ucundaki Kore Savaşı’na bir tugay göndererek binlerce askerin kaybı pahasına erkekliğimizi kurtarmış oldu (!) |
Yine bugünlere dönersek… 1989’da çöken Berlin Duvarı ile birlikte Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmasıyla ortaya çıkan tek kutuplu dünya da insanlığa huzur getirmedi. Tek kutuplu dünyada Küreselleşme ve Neo-liberalleşme (yeni kapitalizm) hız kazandı. Dünya, toplumlar arası, toplumsal kesimler arası, cinsler arası eşitsizliklere neden olan ciddi ekonomik krizler, savaşlar, Turuncu Devrimler ve BOP kapsamında Arap Baharları ile boğuşup duruyor. Biz bu girdaba sürüklenmemeliyiz. Karşıtlıklar ülkesi Türkiye, akla kara arasında uzanan bir yarımadadır. Coğrafi olarak bile öyle: Kuzeyde Karadeniz, güneyde Akdeniz… Ak ve kara her şeyimize yansıyor. Avrupalı mıyız, Asyalı mı? İstanbul’da yaşayanlar çoğu kez, sabah Avrupalı, akşam Asyalı (ya da tersi) olmuyorlar mı? Kanımca, karşıtlıklar ve çelişkiler, akla kara, Avrupa’yla Asya arasında kolan vuran ülkemizin hem zenginliği hem de köstekleyicisi oluyor. Başka bir deyişle, Doğu’nun en batılı, Batı’nın en doğulu ülkesiyiz. Yabancıların hiç anlamadığı bu durumu biz bile zaman zaman anlamakta güçlük çekiyoruz. Sonuçta, hepimiz bu coğrafyanın ürünüyüz. Gelelim ülke yönetiminin mimarlık anlayışına… Bugünkü iktidarın eğilimi: Osmanlı – Selçuk tarzı bir “mimarlık” arayışıdır. Oysa; Mimarlık sürekli değişim, gelişim içindedir. Toplumsal – siyasal gerileme, sanatı frenler ya da geciktirir. Bu durum mimarlık için de söz konusudur. Sanatı içlerine sindiremeyen siyasetçiler sanatçıları sindirme yoluna giderler. Tarihte bunun örnekleri var: Örneğin, (Stalin’in benimsediği Jdanov’cu Sosyalist Gerçekçilik akımı, sanatın rejimin ideolojisinin emrinde olmasını isterdi. 1930’ların totaliter rejimlerinin, Hitler ve Mussolini’nin mimarlığa olan olumsuz etkilerini anımsayalım. İşte, yeni ürünler vermekte zorlanılan dönemlerde, çaresizlik içinde geriye bakıp tarihten medet umanlar, geçmişteki örnekleri yeniden pişirip aktarmaya yönelenler olur. Mimarlıkta görülen ulusalcı arayışların kökeninde de bu olgu vardır. Bizdeki ulusalcı akımlar da bu kapsamda düşünülmelidir. Geçmişle övünmek hakkı ve onuru, o başarıları yaratmış olanlara aittir. Dün, geride kalmıştır, bugün yeni şeyler söylemek zamanıdır; özellikle de sanat dallarında… Mimarlara, sanatçılara düşen, çağcıl yapıtlarıyla bugünün birikimini yaratmak ve geleceğe bugünden bir şeyler bırakabilmektir. Yoksa, taklit ya da kopya değil! Günümüzde siyaset her şeye egemen olmaya çalışıyor, bilime, sanata, sosyal yaşama müdahale ediyor. Oysa gerçek demokrasilerde siyaset; dine, spora, sanata, bilime karışmaz. Öte yandan din ve spor da siyasete karışmaz; yalnızca bilim yol gösterici olarak görüşleriyle siyasete karışmak hakkına sahiptir. İşte burada üniversitelere görev düşer. Avrupa ve ABD’nin gücü, bilimin gelişmesine ve bilimsel özgürlüğe dayalıdır; üniversiteler özerktir. Bizde şu dönemde ne yazık ki bunların tam tersi egemen. Siyaset dini kullanıyor, spora ve bilime karışıyor; üniversiteler ise suskun. Dünya 21. yüzyılın ilk 12 yılını geride bırakmak üzere. Sanayi Çağı 20. yüzyılda kaldı, yerine bugün içinde bulunduğumuz İletişim ve Hiper Enformasyon Çağı geldi. Kol kuvvetinin yerini bilgi aldı. Bilgiyi iyi kullanan ülkeler ileri gidecek. Bugün ülkemizin geleceğe dönük en önemli sorunu çağdaş eğitim eksikliğidir. Öncelikle bunun aşılması gerekiyor. Her şeye karşın akıllı, sağduyulu ve umutlu olmak zorundayız. Sorunları aşmanın bir yolu da bu olmalı. Notlar 1.Hasol, D.; “İstanbul Alarm Veriyor”, YAPI dergisi, Ağustos 2012/369. 2.Ludwig, A. M.; “King of the Mountain: The Nature of Leadership”, The University Press of Kentucky, 2002. 3.İlk kez 1905 yılında Fransız Anayasası’na giren laiklik (laïcité), “Din”i siyasetin ve yönetimin, özellikle de temel eğitimin dışında tutar. 4.1923-1950 arası, yani 15 yıllık Atatürk dönemi de içinde. 5.Başka bazı hesaplara göre 72 milyon kişi. 6.Yaman Törüner, İnönü’nün ülkeyi savaşa sokmamakla yaklaşık 4 milyon vatandaşın yaşamını kurtardığını yazdı. Milliyet, 12 Aralık 2011. |

