2011’in Ardından… Kaynak : 01.01.2012 - Yapı Dergisi - 362 | Yazdır

2011 yılı geride kaldı… Toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda çok hareketli bir yıldı. Hareketlerin çoğu Kuzey Afrika ile Ortadoğu’da bizim çevremizde oldu. O bölgelerdeki Arap ülkelerinde, Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de dış kışkırtma ve desteklerle darbeler oldu; sözümona Arap Baharı gerçekleştirildi. Şu anda o ülkelerde “kurulu düzenler” dağılmış durumda; yerine gelen şimdilik yalnızca “kargaşa”… Başkaldırının gerekçesi olan demokrasi ufukta bile görünmüyor.
Öte yandan ABD, demokrasi getirme vaadiyle girdiği Irak’tan çekilmeye başladı. Getirdiği, yıkım, kan ve gözyaşından başka bir şey olmadı. Arap Baharı’nda ise işi bu kez taşeron devletlere ve NATO’ya bıraktı.
31 Ekim 2011’de Dünya nüfusunun tam 7 milyara ulaştığı belirtildi. 1500 yılında 425 milyon olduğu tahmin edilen Dünya nüfusu daha 12 yıl önce 1999’da 6 milyara ulaşmıştı. Artış ve tabii ona bağlı olarak sıkıntılar da başdöndürücü bir hızla büyüyor.
Dünya ekonomisine gelince… ABD ve Avrupa sıkıntıda… AB’nin parıltısı ekonomik kırılmalarla yok olmuş gibi. İrlanda’dan sonra Yunanistan iflasın eşiğine geldi. Onun peşinde İtalya, İspanya, Portekiz var. ABD ise tam bir borç sarmalında. Sıkıntıları, karşılıksız dolar basarak aşmaya çalışıyor. Şu sıralarda Çin, yükselen dev.
Bize gelince… Siyasal, toplumsal, ekonomik sorunlarımız sürüyor. 12 Haziran’da yapılan milletvekili seçimlerini AKP büyük çoğunlukla kazandı. Ardından, dünyaya düzen verme iddiasındaki ABD’nin ve Nato’nun dümen suyunda, Arap Baharı’nın (!) gerçekleşmesine katkı verdik. “Komşularla sıfır sorun” ilkesine dayandığı Dışişleri Bakanlığınca ilan edilen dış politikamız, yaşanan süreçler sonrasında tam bir sorunlar yumağıyla boğuşur hale geldi. Avrupa’yla ve komşularımızla sorunlarımız büyüdükçe büyüyor. Ekonomimiz ise dünyanın en büyük 16. ekonomisi, ancak kişi başına ulusal gelirde 75., insani gelişmişlik endeksinde ise 86. sıradayız. Gelir dağılımındaki dengesizlik, eşitsizlik sürüp gidiyor. 74 milyar dolarlık rekor düzeyindeki cari açık ve 310 milyar dolarlık dış borç ciddi bir tehdit oluşturuyor. Vergilerin yüzde 70’i dolaylı; işsizlik sürüyor. Şu anda ekonominin sürprizlere açık olduğu kesin.

Yemeğini paylaşan Kedi ve Martı…

2012’de daha barışçı, daha paylaşımcı bir dünya dileğiyle…

Foto: D. Hasol

 

Yapı Sektörü
Yapı Sektörümüz 2011 yılı 3. çeyreği itibariyle % 10,6’lık bir büyüme hızı gösterdi. Türkiye’de yapı sektörü, ülke ekonomisine katkısının yanısıra, mimarlık-müşavirlik hizmetleri, inşaat malzemesi üretimi ve satış-dağıtım kanalları ile önemli bir güç oluşturuyor.
Sektörün en önemli bileşeni “konut”ta yatırımlar sürüyor. Ancak satışlarda ve alınan ruhsatlarda yavaşlama var. Sıkıntılar arsa sağlanmasında ve satışta yoğunlaşırken geliştiriciler çözümü, arsa üretimi için kentsel dönüşümlerin çabuklaştırılmasında, satış için de gayrimenkul alanında yabancılara uygulanan karşılıklılık ilkesi engelinin yasayla kaldırılmasında görüyorlar.
Seçim sonrasında hükümet oluşurken bazı yeni bakanlıklar kuruldu. Bunlardan biri de eski Bayındırlık İskân Bakanlığı yerine, onun işlevlerini de üstlenen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı oldu. Umut bağlanan ve çok geniş yetkilerle donatılan bakanlığın, çevrenin korunup geliştirilmesi ve sağlıklı şehircilik adına neler yapacağını zaman gösterecek.
Yeni bakanlığa en büyük sürprizi Ekim ayındaki Erciş ve Van depremleri yaptı. Yine hazırlıksız yakalandık! Yıkılan yapılar… Can ve mal kayıpları, yaralanan ya da yaşama tutunmaya çalışan binlerce kişi… 1999 Kocaeli ve Düzce depremlerinin ardından o günlerin sloganı haline gelen, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” söyleminin boş laflardan ibaret olduğunu kanıtlarcasına hiçbir şeyin değişmediği 12 yıl sonra bir kez daha yaşanarak görüldü. Deprem sonrasında aşılamayan güçlükler nedeniyle Hükümetin de desteğiyle Van yarı yarıya boşaldı. Bu çözüm -şayet çözümse- eğitimin sorunlarından kurtulmak için okulları kapatmak gibi bir şey oldu. Gerçekte de Van’da okullar da hâlâ açılabilmiş değil.

Şehircilik / Planlama
Şehircilik, ülkemize çok geç geldi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında büyük Atatürk’ün çabaları ve girişimleri olduysa da sonradan ihmale uğradı. Bugün tümüyle merkezi ve yerel otoritenin keyfî egemenliğine terk edilmiş durumda.
Yerel yönetimlerin yanısıra birçok bakanlık ve kamu kuruluşuna kentsel plan yapma ve değiştirme yetkisi tanınmış durumda. Şu anda fiziksel planlama yetkilerindeki kargaşa ve dağınıklık ülke çapında sürüyor.
Ülkemizde planlama anlayışı, yıllar öncesinin “Plan/Pilav” şeklindeki düzeyli (!) tartışmalarından sonra yerini bu kez, merkezi yönetimden gelen tepeden inme kararlara ve bütüncül planlama yerine parsel bazında plan değişikliği alışkanlığına bırakmış durumda. Bu anlayışın sonuçları özellikle büyük şehirlerimize, içinden çıkılmaz ulaşım sorunları, yoğun ve yüksek yapılaşma; siluet bozulması, doku, ölçek ve kimlik kaybı şeklinde yansıyor.
Yerel yönetimler planlamayı değil, plan değişikliklerini seviyorlar. İşler, parsel bazında noktasal uygulamalar, aldatmaca inşaat emsal rakamları ve aşırı yapılaşma yoğunluklarıyla sürüp gitmekte. Yoğun yapılaşmanın kentlerimizi içinden çıkılmaz sorunlarla başbaşa bıraktığı, toprak yağmasına dayalı bu çarpıklığın giderek artacağı görülüyor.
Kentsel dönüşüm çalışmaları da biraz, soylulaştırma ve rantsal dönüşüme dönüşmüş durumda.
Örnekler verirsek… Kadıköy sahilindeki “ucube otel”den sonra en çarpıcı örnek, Zeytinburnu’nda yükselmesine izin verilen ve İstanbul’un en görkemli tarihsel siluetini bozan üç gökdelen oldu. Verilmiş izinler nedeniyle onları yeni gökdelenlerin izleyeceği söyleniyor. Başka bir örnek Beyoğlu’nun oluşuk düzenini, ölçeğini ve gabarisini bozan Demirören yapısı… Kim izin verdi, nasıl yapıldı? O aşırı boyutları örnek gösterip Beyoğlu’nu iyice çarpıklaştıracak taleplerle ortaya çıkacak mal sahipleri olmayacak mı acaba? Yine Beyoğlu’ndaki tarihi Emek Sineması topun ağzında.
Mecidiyeköy’deki Ali Sami Yen Stadı arsası da özelleştirme kapsamında yoğun yapılaşmayla ranta açılan kamu arsalarından biri oldu. Kamu ya da özel kesime ait bütün yeşil alanlar, gökdelen arsası olmaya aday. Yoğunlaşmanın en çarpıcı son örneğini ise Zincirlikuyu’daki eski Karayolları arsasındaki yoğun yapılaşma oluşturuyor. Sürmekte olan inşaat, 2.8 emsal yutturmacasının ne demek olduğunu açıkça ortaya koymakta.
Korunması gereken varlıklara karşı duyarsızlıklar 2011’de de sürüp gitti. Yıllardır uzun tartışmalara neden olan Allianoi, sonunda baraj suları altında kaldı. Haydarpaşa Garı’nın çatısı Kasım 2010’da bir onarım sırasında yanmıştı. Şimdi tarihi gar, birçok tarihi okul yapısı ile birlikte otel vs. olmak üzere satılmayı bekliyor. Her şey günün üstün değeri para için. Devlet, mirasyedi hovardalığıyla satıp savarak zengin olacak (!)
Yaşanan süreçte Cumhuriyet dönemi mimarlığının sözümona koruma altındaki örnekleri birer birer bozuluyor. Unkapanı’ndaki eski Tekel binası, E5 üzerindeki eski Tercüman binası, Zincirlikuyu’daki Karayolları binası gibi… Bunlara karşılık İnönü Stadı, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın tutarlı direnişi sayesinde yıkılmaktan (ya da yozlaştırılmaktan) kurtuldu.

Öte yandan İstanbul’un en önemli kültür yapısı Atatürk Kültür Merkezi (AKM), anlaşılmaz bir nedenle hâlâ kapalı. 2010’da Avrupa Kültür Başkenti İstanbul, o yılı en önemli kültür merkezinden yoksun olarak geçirmenin ayıbını taşımıştı. Şehre karşı ayıp hâlâ sürerken İBB Meclisi, Taksim Meydanı için bir yayalaştırma projesi onayladı.Taşıtlar gidiyor, ama kışla geliyor: Yıllar önce yıkılmış olan tarihi Taksim Topçu Kışlası’nın, İnönü Gezisi’ni ortadan kaldıracak şekilde yeniden yapılması gündemde. Tabii, kışlanın yeniden kışla olması söz konusu değil; kışla kılıfı içinde ticari işlevlere hazır olalım. Ankara AKM de topun ağzında… Yıkım için Milli Komite’nin kararı bekleniyor.
Her şeyi yıkıp yerine daha kârlı tesisler yapmak uğruna yanıp tutuşan değer bilmez bir anlayış, kamu dahil, her kesimde giderek yaygınlaşıyor. Kimi cingöz geliştiriciler olası deprem tehdidinden de yararlanıp dahiyâne (!) çözümler üretmekteler: “Şehirleri yıkıp yeniden yapmak.” Gazetelerin emlak sayfaları onların ucuz arsa üretme konusundaki cin fikirlerinin sözcüsü konumunda.
Bazı önemli projeler de ağır aksak yürüyor. Başkan-Mimar Kadir Topbaş tasarımı, tartışmalı Haliç Metro Köprüsü bunlardan biri. Olumlu yatırım Marmaray inşaatı- niçin bilinmez- bekliyor. Buna karşılık Suriçi İstanbul yarımadasının denizle ilişkisini koparacak ve yalnızca lastik tekerlekli araçlara yani yine bireysel taşımacılığa hizmet edecek 4 gidiş, 4 dönüşlü kıyı otoyolu ve Avrasya Tüneli’nin (tüp geçit projesinin) yapım hazırlıkları sürüyor. 3. Boğaz Köprüsü’nün ihale süreci ise neyse ki ertelendi.
AKP son seçim beyannamesinde İstanbul’a iki uydu şehir (!) vaat etmişti. Daha sonra Başbakan Erdoğan “çılgın proje” olarak tanımladığı, Karadeniz’i Marmara’ya bağlayacak kanal için tarihten gelen fikri bir kez daha ortaya atarak gündem oluşturdu.
Doğrusu istenirse, anormal boyutlarıyla artık iyice “Azman Kent” haline gelmiş İstanbul için bilimsel bakışla planlamada iki temel ilke söz konusu olabilir: Nüfusu daha da artırmaktan kaçınmak ve şehrin can damarlarını, akciğerlerini oluşturan su ve yeşil kuşağını barındıran kuzeye doğru yayılmayı engellemek… Ne yazık ki, “çılgın” ya da “akıllı” başlıklarıyla öne sürülen girişimlerin tümü bu ilkelerin çok uzağında.
Bir yandan da siyasal iktidar, kısaca “2B” olarak anılan, orman niteliğini yitirmiş alanların işgalcilere satılması için sabırsızlanıyor. Bu konuda ana muhalefet partisinin de -ne yazık ki- desteği var. İşgalcilere, bu arazileri resmen kapatmaları için kredi bile verilecek. Satışın yasalaşması 2012’nin ilk aylarında olacak.

Mimarlık
Ülkelerin uygarlık göstergesi olan mimarlık, toplumun bilgi-görgü, anlayış ve isteğiyle orantılı olarak gelişir. Doğal ki, bu kapsamda kamunun mimarlığa bakışı da çok önemlidir.
Kamu ihale yasamız, proje yaptırma düzeni için de, inşaat işleri için de hâlâ çok bozuk. Bu yasayla mimarlık yapıtı elde etme olanağı bulunmadığı gibi, sağlam yapı da yapılamıyor. Van depremi, ayakta kalamayan kamu yapılarıyla bu görüşü bir kez daha doğruladı.
Kamu kuruluşlarının mimarlığı kavrayışında tutarsızlık var. Son zamanlarda, doğru bir anlayışla mimarlıktan yararlanmak yerine, onu siyasetin güdümünde yönlendirmek türünden bir anlayış ve çaba, mimarlığı yozlaştırıyor. Geriye dönük biçimsel öykünmelerle adetâ yeni bir mimarlık akımı yaratmaya yeltenenler var. Sözümona Selçuk ve Osmanlı tarzında (!) yapılan birçok adliye sarayı ve kamu yapısının yanısıra Ataşehir’de yapılmakta olan Selimiye taklidi cami bu yaklaşımın bazı çarpıcı örnekleridir. Başbakan’ın TOKİ apartmanları için Selçuk ve Osmanlı tarzını önermesinden sonra akla şu soru geliyor: Acaba Birinci ve İkinci Ulusalcı Mimarlık akımlarından sonra bu kez de 3. Ulusalcı Mimarlık akımı yolunda mıyız? Bruno Taut’un haklı sözlerini tekrarlamakla yetinelim: “Her milli mimari fenadır, her iyi mimari millidir” (1).
Ve yalnızca şunu ekleyelim: Mimarlık, özgün olanı ve yeniyi yaratmaya dayanır.
Ülkemizde siyasetin müdahalesi yalnızca mimarlığa değil; bilime, hukuka, medyaya, dine, spora karışan siyaset sanata da karışır oldu. Başbakan Kars’ta yapılmakta olan “İnsanlık Anıtı”nı “ucube” diye tanımlayarak yıktırdı. Sanatçı Mehmet Aksoy’un, yapıtını kurtarma çabaları ve yoğun kamuoyu desteği anıtı kurtaramadı.
Bu arada, Avrupa Birliği Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle bir açıklama yaptı: “Siyasiler sanat ürünlerini yargılayamaz” (2).
Sonraki aylarda Suudi Arabistan’ın, Kâbe’deki revakları yıkma kararına ilişkin haberler, gündeme bomba gibi düştü. O revaklar Mimar Sinan’ın eseriydi ve Suudi Arabistan’da Osmanlı’dan kalan son yapıtlardı. Merakımı bir türlü yenemiyorum: Acaba Kral Suud, bu revakları “ucube” olarak mı görmüştü?
Sanat ve Mimarlığı, siyasilerin görgü ve beğeni düzeyinin belirleyemeyeceğinin bir kez daha altını çizelim.
Başka bir konu, Mimarın Eğitimi… Türkiye, dünyada mimarlık eğitiminin en kısa süreli olduğu, az sayıdaki ülkelerden biri. Okulun ardından, sınırsız yetkilerle donatılmış meslek yaşamı… Bizde mimarlık eğitiminde süre yalnızca 4 yıl, oysa Avrupa’da ortalama 6 yıl.
Son günlerde yenileri açılmadıysa bugün ülkemizde ve KKTC’de toplam 60 mimarlık okulu diploma üretiyor. Diplomalar Türkiye içinde sonuna kadar geçerli, ama Avrupa’da hükmü yok. Durum, mühendislik okulları için de pek farklı değil.
Açılan devlet ya da vakıf okullarının eğitim düzeyleri arasında büyük farklar var. Kimi mimarlık okullarının eksik ve yetersiz öğretim kadrolarıyla açıldığı biliniyor. Birçoğu başlangıçta öğrencileri, ileride yapacağı sözde İngilizce öğretim için dil hazırlık sınıfıyla oyalıyor; sonrası için Allah kerim…
Ne yazık ki 12 Eylül 1980 kurumu YÖK hâlâ var ve yıllardan beri, üniversiteleri en alt düzeyde (minimumda) buluşturma başarısını (!) sürdürüyor. Ülkemizin en büyük sorununun, çağdaş düzeyde eğitim yetersizliğinde olduğu açık.
2011 yılında Türkiye ve KKTC’deki mimarlık okullarına merkezi sınav sistemiyle yerleştirilen öğrenci sayısı 3642. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, farklı düzeylerdeki okulların mezunları, mimarlık için her türlü yasal yetkiyle donatılmış olarak meslek yaşamına katılıyorlar. Şu anda Mimarlar Odası’na kayıtlı üye sayısı 43.000’e çok yakın. Unutmayalım ki bu sayı Türkiye’deki toplam mimar sayısını göstermiyor, çünkü memur mimarların Oda’ya kaydolma zorunluluğu yok.
“Avrupa Birliği, “insana en çok yönelik” saydığı üç mesleğin öncelikle yasalarla düzenlenmesini öngörüyor. Bunlar Hukuk, Tıp ve Mimarlık’tır. Mimarlık için ülkemizde AB’ye hazırlık kapsamında özellikle akreditasyon (derecelendirme) odaklı bazı hazırlıklar yapıldığını biliyoruz. Ancak bu hazırlıkların, ister “Mimarlık Politikası” deyin, ister “Mimarlık Yasası” diyelim, tümü bir kenara atılmış durumda. Hukuk ve Tıp konusunda yasal düzlemde neler yapıldığını, oralardaki perişanlığı dışarıdan izliyoruz. Uygar ülkelerin tutarlı mimarlık politikaları ya da mimarlık yasaları vardır. Biz bu konuda ne yazık ki çok gerideyiz…”
“İyi mimarlık için topyekûn iyileşme gerekiyor: toplumda, ülke yönetiminde, işverenlerde, kentsel planlamada, eğitimde, uygulamada… Her şeyden önce toplum mimarlığa sahip çıkmalı… (4)”
Yaşam kalitesinin Mimarlıktan geçtiği gerçeği dikkate alınarak gelişmiş ülkelerde görüldüğü gibi ülkenin, bütün paydaşların katılımıyla tutarlı bir Mimarlık Politikası’na bir an önce kavuşturulması gerekiyor.
İşte 2011’in belleğimizde kalan manzarası ana çizgileriyle böyle… 2012’nin, insanlık, ülkemiz ve hepimiz için daha iyi bir yıl olması dileğiyle…

 

Notlar
1.Taut, Bruno, Mimaribilgisi, Güzel Sanatlar Akademisi / İstanbul, 1938.
2.YAPI Dergisi, 356, Temmuz 2011.
3.Kaynak: Mimarlar Odası.
4.Doğan Hasol, Cumhuriyet gazetesi, 19 Aralık 2011.