Ağa Han 1983 Mimarlık Ödülleri Kaynak : 01.05.1983 - Yapı Dergisi - 51 | Yazdır

Eylül ayı başında İstanbul’da törenle açıklanan Ağa Han 1983 Mimarlık Ödülleri Türkiye’de büyük tartışmalara yol açtı. Ödüllerin açıklanmasıyla birlikte, mimarlık alanında yıllardır özlemini duyduğumuz canlı bir tartışma ortamı doğdu. Mimarlararası mesleki tartışmalar, yapı üretim hacminin daralmaya başladığı 1970’lerden bu yana yerini ülke düzeyindeki siyasal tartışmalara bırakmıştı. Bu kez, Ağa Han Mimarlık ödülleri ile yeniden 1970’li yılların öncelerindeki canlı meslekî tartışma ortamına dönüldü ki kanımızca, bu yılki ödülün Türkiye çapındaki en olumlu yanı, uykuda bulunan mimarî düşünce yaşamımıza getirdiği bu canlılık ve renk oldu.

Ağa Han Mimarlık Ödülü nedir?
Ağa Han Mimarlık Ödülü, İsmailî Mezhebinin dinsel lideri Kerim AĞA Han tarafından konulmuş olan ve İslâm dünyasında son yirmibeş yıl içinde gerçekleştirilmiş olup en az iki yıldan beri kullanılmakta bulunan ve ön seçicilerce önerilenler arasından jürice seçilen yapılara her üç yılda bir verilen bir ödüldür.
Ödülün amacı şöyle tanımlanmıştır(1) : “Ödülün amacı, mimarlık mesleğinde ve ilgili meslek dallarında İslâm Kültürünün canlılığının daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve 20. yüzyıla uygun bir mimariyi desteklemektedir.
Mimarî mükemmeliyeti sağlayan, sosyal, ekonomik, teknik ve çevresel etkenleri karşılayan projeler göz önünde tutulur. Ödül, kullanıcının işlevsel ve kültürel gereksinmelerine cevap vermek üzere yerel kaynak ve girişimleri yaratıcı bir şekilde (yenilik getirerek) kullanan ve İslâm dünyasının gelişimine öncülük edebilecek projelere özel bir dikkat göstermektedir.” Öncelikle şunu belirtelim ki Ağa Han Mimarlık Ödülü, ödüllendirme kuralları seçme sistemi gibi ayrıntılarda eleştirebilir bazı noktalar taşısa da, ilke olarak İslâm dünyasına getirebileceği katkılar bakımından çok önemli bir kurum sayılmalıdır.
İlk Ağa Han Ödülleri 1980 yılında Lahor’da açıklanmış ve öteki İslâm ülkelerinin yanısıra Türkiye’den Ankara’daki Türk Tarih Kurumu binası ve Bodrum’daki Ahmet Ertegün Evi yenileme çalışması için Mimar Turgut Cansever ile Edirne’deki Rüstem Paşa Kervansarayı’nın yenilenmesi için Vakıflar Genel Müdürlüğü ödüllendirilmişlerdi.
1983 ödülleri ise 10 ülkeden 11 yapıya verilmiştir. Bu ülkelerden biri de Türkiye’dir ve ödül Türkiye’den mimar olmayan bir kişinin Muğla’nın Akyaka köyünde 1971 yılında gerçekleştirdiği bir eve verilmiştir.
İşte Türkiye’deki tartışma, jürinin Türkiye ile doğrudan ilgili olan bu değerlendirmesinden kaynaklanmıştır.
“YAPI”da ödüle değer görülen projeleri sunarken konuyu da enine boyuna tartışmakta yarar görüyoruz.
Öncelikle jüri üyesi Sayın Prof. Mübeccel Kıray’ın “Uluslararası jürinin kararlarının eleştirilemiyeceği, eleştirilmesi halinde bundan Türkiye’nin zarar göreceği” şeklindeki görüşüne katılmadığımızı belirtmek isteriz. Bir jüri ulusal da olsa, uluslararası da olsa kararları eleştirilebilir. Kaldı ki her karar eleştirilebilir ve düşünsel gelişme, ancak suskun olmayan böyle bir ortamda yeşerebilir. Şunu bir kez daha belirtelim ki, burada eleştirilen “Ağa Han Mimarlık Ödülleri sistemi” değil, kanımızca 1983 yılı değerlendirmesinde yapılmış olan hatalardır.
Bu düşünceden giderek konuyu önce Türkiye açısından ele almak istiyoruz:
Bizce konu, bazı kişilerin yaklaştıkları gibi, yapının bir mimar tarafından gerçekleştirilmemiş olmasıyla ilgili değildir. Ödül bu yapıya verildiğine göre, bunun arkasındaki yaratıcısı sonradan gelmektedir. Demek ki, öncelikle konu, bu yapının ödüle değer olup olmadığı, ya da başka bir deyişle “bu yapının” böylesine iddialı uluslararası bir ödüllendirmede Türkiye’yi temsil yeteneğinin bulunup bulunmadığıdır. Bir mimar tarafından gerçekleştirilip, gerçekleştirilmediği konusu yalnızca işin kamuoyundaki “dedikodusu”dur. Böylece konu, “Sinan da mı mimardı, Le Corbusier’de mi mimardı?” gibi anlamsız ve yersiz tartışmalara dökülür ve diplomalı – diplomasız tartışmasıyla da hiç bir yere varılamaz çünkü kıskançlık insanın doğasında vardır ve bundan dolayı da kamuoyu dünyanın her yerinde önce diplomasızlardan yanadır. Örneğin, ödülü kazanan Nail Çakırhan “Sinan mimar mıydı?, Le Corbusier mimar mıydı?” (2) diye soruyor. Bakınız bu konuda Melih Cevdet Anday bile neler yazıyor(3): “Nail Çakırhan’ın ödülü kazanması, okuduklarıma ve duyduklarıma göre, özellikle mimarlarımız arasında oldukça geniş bir tepki ile karşılandı. Bunun başlıca nedeni, onun mimar olmayışından kaynaklanmaktadır.”
“Ama, biz, birçok sanat kolunda, o sanatın öğrenimini görmemiş nice büyük sanatçı yetiştiğini biliyoruz. Şimdilik başka sanat dallarını bir yana bırakıp yalnızca mimarlık üzerinde durursak, Le Corbusier’yi anımsamakla yetinebiliriz.”
“Çağımız mimarlığının başlıca öncülerinden olan Le Corbusier, taşıyıcı ve ayırıcı elemanların uyumunu olağanüstü bir başarı ile uyguladı ise, demek mimarlık okulunu bitirmek ona pek bir şey kazandırmayacaktı”.
Akyaka’daki yapının ödüle ilişkin özellikleri nelerdir?
Jüriye göre Akyaka’daki ev “Türkiye sahillerinde yerel gelenekler doğrultusunda: ustaca işlenmiş şık bir konut”tur. Ödülü kazanan yapıyı “mimarlık” değerleri bakımından mihenk taşına vurursak bu yapının -İstanbul’da düzenlenen sempozyumda yapımcısının da aynen belirttiği gibi- erken dönem Osmanlı evlerinin bir benzeri olduğu söylenebilir. Yani kısaca 14. y.y. dan beri kendi determinizmi içinde gelişerek sürüp giden bir geleneği 20. yüzyılda bambaşka toplumsal koşullar içinde yeniden ele alınarak yinelenmesi söz konusudur. Burada anonim Osmanlı evinin dört başı mamur olgunluğu yerine, dört beş yüzyıl sonra hiç bir senteze varmayan, planıyla, cephesiyle, mekanıyla basit bir tekrarı söz konusudur.
Böyle bir tekrarlama bir anonim mimari üründe hoşgörülebilir. Ancak, bir kişi tarafından tekrarlanması, yani tasarımın sahipli olması halinde buna en azından “yineleme”, “geriye dönük bir uygulama” denir.
Böyle bir yapının, adına çok iyimser olarak “deneme – araştırma” bile deseniz Türk ve İslam mimarlığına ne sağlayacağını düşünmeliyiz. Eski Türk evlerinin yanmaktan yıkılmaktan, kurtulan en özgün örnekleri Türkiye’nin pek çok yörelerinde hala ayaktadır ve yararlanmak gerekiyorsa öncelikle bunlara bakmanın yeterli olacağı kanısındayım.
Eski yapıları kopya ederek bir yere varmak her halde olanaksızdır. Bir Kocatepe Camisi Türk mimarlığına ne kazandırmıştır? Bir Selimiye’yi başka bir yerde tekrarlasak bu bize ne kazandırabilir? Akyaka’daki evi bir mimar da yapmış olsaydı söyleyecekleriniz değişmiyecekti. Bizce ilk hata önseçim sırasında yapılmış ve Akyaka’daki ev aday olarak Türkiye’yi temsil eden öteki yapıların yanısıra jüriye ulaştırılmıştır. Bu ev jüriye önerildiğine göre, ödüle değer görülmesi durumunda sonuca katlanacağımız baştan kabul edilmiş olmaktadır. Ayrıca bu -yapıyı önerdiği bilinen Sayın Turgut Cansever’in aynı zamanda jüri üyesi olması, kendisini hem savcı, hem hakim durumuna getirmekte ve konuya ayrı bir boyut kazandırmaktadır. Sanıyoruz ki Ağa Han ödüllendirme sürecindeki aksaklıklardan biri buradadır.
İkinci hata jürinin değerlendirme sırasındaki tutumudur.
Türkiye’den ödül için önerilen yaklaşık 30 yapının arasından, yukarıda söylediklerimize ek olarak en ilkel teknolojiyi ortaya koyan bu yapının seçilmesi, Türkiye’nin bu alandaki yeri ve iddiasıyla bağdaşamayacak kadar garip görünüyor. Türkiye’de bugün mimar sayısı 15 bin dolayındadır ve bu rakam öteki tüm İslam ülkelerindeki mimarların toplamından çoktur. Türkiye bu konuda iddialıdır: İslam ülkeleri arasında çağdaş anlamda ilk mimarlık okulunu kurmuş, mimarlık yayınlarını kesintisiz sürdürebilmiş bir ülkedir. Her alandaki gibi burada da sayısal çokluk başarıya katkılar getirmek durumundadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi (2), kentlerimizin bugünkü durumunu beğenmesek de çağdaş Türk mimarlarının pek çok başarıları vardır. Bugün Türkiye, dış dünyaya özellikle de Ortadoğu ülkelerine proje hizmetleri sunabilecek güçtedir ve bunun çabası içindedir.

Son 25 yılın mimarlık yapıtları arasından, Akyaka’daki evi bulup çıkarmak ve ödüllendirmek bu bakımdan bir inkardır ve Türk mimarlığının beklentilerine vurulmuş ağır bir darbedir. Her ne kadar bu ödülün bir düzey belirleme yarışması olmadığı, değerlendirmenin ödüle özgü bazı kriterlere göre yapıldığı belirtiliyorsa da, bir seçim söz konusu olduğuna göre sonuçta daima bir yarışma vardır; genel değerlendirme ve kamuoyu görüşü de buna göre oluşacaktır.

Kısaca son 25 yıl içinde yapılmış eserler arasındaki bir seçmeye göre bir mimarlık ödülü veriliyorsa ve ödülü kazanan eser de buysa “Türkiye’de son 25 yılda mimarlık alanında hiç bir şey yapılmamış olduğu” yolunda, gerçekle hiç ilgisi olmayan bir kanaat ortaya çıkacaktır ve aynı anlayış ve değerlendirmeye göre, sonuçlar uluslararası meslek dergilerinde yayınlandığı zaman, “20. yüzyılda Türkiye ancak bunu yapabiliyormuş” denilecektir ve doğallıkla Türkiye uluslararası arenaya “Akyaka’daki ev” ile çıkamayacaktır.
Gelelim öteki ülkelerden seçilen projelere ve jürinin değerlendirmesinden çıkarılabilecek bazı sonuçlara…
Yalnızca jürinin seçtiklerine bakarak Ağa Han 1983 ödüllerinden -bize ters görünen- bazı objektif sonuçlar çıkarabiliriz. Bu sonuçlar jürinin mesajını oluşturmaktadır:
Birinci sonuç şu olabilir: Ağa Han Mimarlık ödülleri çerçevesi içinde, “İslam dünyasında son 25 yılda yapılmış olup günün teknolojisini yansıtan -bir iki istisna dışında- ileriye dönük eser yoktur.”
Bu istisnalardan biri Cidde Haç Terminali’dir ve yaratıcıları Amerikalılardır.
Jürinin “yerel teknoloji” ve gerektiğinden çok önem verdiği anlaşılıyor. Bu gereksiz önem “yerel teknoloji” kavramını “İlkel teknoloji” ye kadar götürüyor. Sonuçta “İslam dünyasının gelişimine öncelik etmesi” beklenen projeler olarak bir dizi ilkel teknoloji örneği ortaya çıkıyor ve bu yapılar İslam aleminin en başarılı projeleri olarak Dünya kamuoyunun gözleri önüne seriliyor.
Yerel teknoloji denilince niçin mutlaka ilkel teknoloji aranıyor? Yerel teknoloji, çeşitli İslam ülkelerinde farklılıklar gösterebileceği gibi, bir ülkenin bir yöresinden ötekine de farklılıklar gösterebilir; bir yöreden ötekine yüzlerce yıllık fark bulunabilir. Yerel teknoloji adı altında geri teknolojiyi seçmek ve İslam dünyasına bunu layık görmek “ödül”ün amaçladığı yararları sağlayabilir mi? Esasen ödül de, jürinin tutumunun aksine “yenilik getiren, yaratıcı yerel teknolojiyi savunuyor. “Ağa Han Ödülü daha çok “koruma”ya dönük “yenileme” çalışmalarını değerlendirir”. Ödüllerden önemli bir bölümü restorasyon çalışmalarına verilmiştir. İslam dünyasının tarihi mirasının korunması kuşkusuz çok önemlidir; ancak İslam Dünyası’na yeni ufuklar açacak çalışmalar herhalde, yeni yapılar, yaratıcı yeni projeler olmak durumundadır.
“Eski yapıların yeni benzerleri ödüllendirilmeye layıktır”. Türkiye’den seçilen ev, jürinin bu görüşte olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konudaki görüşlerimiz yukarıda ayrıntılı olarak sunulduğu için burada tekrarlamıyoruz.
Adı “Mimarlık Ödülü” olan Ağa Han Ödülü, 1983 yılında İslam Ülkelerinin pek çoğunda, buna layık mimar bulunamadığı için başka mesleklerden olan kişilere verilmiştir. Ödül kazanan yapıların yaklaşık olarak yarısında mimarlara ödül verilmemiştir.
Herhalde, adı “Mimarlık Ödülü”olan bir ödülün ağırlığının mimarlık sanat ve mesleğinin asıl temsilcisi mimarlarda olması doğal sayılmalıdır. Tersine davranışlar mimarların Ağa Han Mimarlık Ödülü için duydukları ilgi ve heyecanı azaltacak, bu durum ileride ödüle ve amacına olumsuz bir şekilde yansıyacaktır. Bazı öneriler:
Yukarıda sıralanan eleştiriler, özde son derecede olumlu bulduğumuz Ağa Han Ödülleri kurumunun daha iyiye gitmesine yardımcı olmak amacıyla dile getirilmiştir ve kuşkusuz bazı önerileri de içermektedir. Bunlara ek olarak birkaç öneriyi daha burada tartışmaksızın sıralayalım:

– Ödül İslâm ülkelerinde, o ülkelerin mimarları tarafından gerçekleştirilmiş yapıtlara verilme”, yabancı mimarlarca gerçekleştirilen yapıtlar kapsam dışı bırakılmalıdır. Önemli olan “İslâm ülkelerindeki mimarlık”‘ değil, “İslâm ülkelerinin mimarlığı”dır.
– Yerel Teknolojinin ilkel teknoloji olarak değil de “geliştirilmiş yerel teknoloji” olarak anlaşılması, ileri yörelerde ileri teknolojinin de yerel teknoloji olduğunun gözden uzak tutulmaması gerekir. Aksi halde ilkelliğe prim verilmektedir.
– Restorasyon çalışmaları ile özgün yapılar aynı potaya konmamalı, gerekiyorsa iki ayrı kategori halinde değerlendirilmelidir.

1. “The Aga Khan Award for Architecture, The 1983 Award” broşürü. Broşürde, amacı tanıtan bölüm için Türkçe, İngilizce ve Fransızca metinler arasında önemli sayılabilecek farklar vardır. Burada İngilizce metindeki tanım benimsenmiştir.
2. Doğan HASOL, Yapı Dergisi Sayı 49, “Sorumlu Kim?”
3. Milliyet 4 Eylül 1983 S. 3
4. Cumhuriyet 16 Eylül 1983 S. 2

The Aga Khan Award For Architectural 1983
The Aga Khan Award for Architecture of 1983 have been given to eleven projects from 10 different countries. Turkey is one of the countries receiving a prize – given to a house built in 1971 by a layman, at Akyaka village in Muğla.
According to the jury, the house at Akyaka is o stylish residence built using Turkish coastal traditions. In architectural terms the house could be said to imitate the early Ottoman houses. Instead of the highly functional form of an anonymous Ottoman house, the Akyaka house, four-five hundred years later is o simple duplication of design, facade and spatial form without any new synthesis.
Such duplication can be tolerated if created anonymously, but when it is claimed by an individual, it is only o duplication and o retrospective application. It is not possible to progress by copying old buildings. The first error was mode in the process of pre – selection when the house at Akyaka was nominated to the jury along with other projects from Turkey.
A second error was mode by the Master Jury in final selection. Among the other 30 buildings nominated for the award, the house in Akvaka, is the only one built using the most primitive technology and it, by all means, is o contradiction to Turkish claims in this field.
I would like to make a few recommendations for the Aga Khan Award for Architecture:
* Awards should only be given to native architects to projects completed in Muslim countries. What is important is namely the Architecture of the Islamic countries, and not the Architecture in the Islamic countries.
* Local technology should not be interpreted as primitive technology but as modernized local technology. It should not be forgotten that even in advanced regions the technology used is local. Otherwise, primitive applications are given o premium.
*Restoration – renovation projects and new designs should be evaluated in separate categories.