Başka İstanbul Yok! Kaynak : 08.08.2013 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır
Dünyanın dikkate değer birçok şehrini görme olanağını bulmuş bir mimar olarak şunu açıkyüreklilikle söylemek isterim: İstanbul dünyanın en güzel şehridir. Ancak hemen belirtmek gerekir: İstanbul öylesine büyüdü ki, sınırları bile belli değil; İstanbul denince neresi söz konusudur? Bu sorunun en güzel yanıtı Doğan Kuban’dan gelmiştir: “Denizden görünen yerler ve denizin göründüğü yerler.” Açıkçası, Boğaz, Marmara ve Haliç kıyıları ile yamaçları… Bu tanıma giren yerler o kadar güzel ki, yıllar boyu süren bunca hoyratlığa karşın oralar hâlâ büyüleyici güzelliğini koruyor. Ne var ki bu durumun sürdürülebilirliği yok. İstanbul herhangi bir şehir olarak varlığını sürdürebilir kuşkusuz, ama başka bir  İstanbul olur.
“Başka İstanbul yok!” deyişi, İstanbul’a gelmiş, nezaketten sapan kişileri uyarmak üzere biraz küçümsemeyle kullanılırdı. İstanbul nüfusu 1 milyondan 15 milyona yükselirken, artış, aldığı göçten kaynaklandı. Hattâ şehrin yöneticilerinin bile çoğunu yeni İstanbullular oluşturmaya başladı. Şimdi sözüm daha çok, İstanbul’un kendisine, İstanbul’a nazik davranmayanlara… İstanbul’u yaptıklarınızla bozarsanız bu işin dönüşü olmaz artık. İşte, “Başka İstanbul yok!” deyişi böyle durumlarda daha anlamlı hale geliyor. 1. Dünya Savaşı öncesinde, İstanbul’u inceleyen Macar mimar-yazar Kàroly Kòs, “İstanbul’un üç düşmanı vardır: deprem, yangın, insanoğlu” diyordu. İnsan faktörünü hiç kuşkusuz, kenti yağmalayanlar kadar, plan yerine plan dışı işler yapan yöneticiler oluşturuyor.
Aslında, “İstanbul, zaten başka bir İstanbul olmadı mı ki?“ diyebilirsiniz. Hâlâ en büyük tehdit; nüfus artışı. 1950’de 1 milyon olan nüfus 30 yıl sonra 1980’de 2 milyon 773 bine ulaştı. Sonraki 30 yılda ise korkunç bir artışla 13 milyon 854 bine. Bugün İstanbul, ülke nüfusunun yüzde 18,3’ünü barındırıyor; neredeyse ülke nüfusunun beşte birini… 1:100 bin’lik İstanbul Çevre Düzeni Planında şehrin nüfusu 2023 yılı için 16 milyon olarak öngörülmüştü. Bu rakama şu anda neredeyse ulaşılmış durumda.
Bugünün uygar dünyası, büyük şehirlerin nüfuslarının normal büyüklükleri aşmamasını sağlama peşinde. Örneğin, 2012 sonunda Londra nüfusu 7,7 milyon, New York City 8,2 milyon idi. Paris’in de nüfus artışı durduruldu. Almanya’nın 4 milyondan daha kalabalık şehri yok.
Dünyadaki pek çok şehir yönetimi, aşırı nüfusun şehirleri yaşanmaz hale getirdiğinin bilincinde. Hızlı artış ve aşırı nüfusun, şehrin fiziksel gelişmesi üzerindeki olumsuz etkisi iyice biliniyor artık: Sonuç, bir yandan yeşilin ve ormanların yok edilmesi, bir yandan da yoğun (sıkışık) ve yüksek yapılaşma oluyor.

Bugün İstanbul’un geldiği nokta budur. Yıllardan beri bölge ve şehir planlamaları göz ardı edildiği için, İstanbul nüfusla şişerek bir “azman şehir” haline geldi. İstanbul Çevre Düzeni Planı’nın daha mürekkebi kurumadan plan dışı uygulamalar ardı ardına gelmeye başladı. Hepsi de nüfus artışını ve şehrin büyümesini teşvik eder türden… 1995’te Erdoğan, belediye başkanı iken,  İstanbul’a girişte vize uygulanmasını ve otomobil sayısının dondurulmasını önermişti. Bu önerisini 2007 yılında başbakanlığı sırasında yeniden anımsattı. Önerilen çözüm, olabilecek gibi değildi, ama teşhis doğruydu. Ne var ki, sonradan Başbakan’ın İstanbul’a ilgisi giderek artarken, önerileri hep nüfusu artıracak ve şehri büyütecek doğrultuda oldu.

Bugün merkezi yönetim, yetkileri yerel yönetimin elinden almış durumda; İstanbul, tepeden inme projelerin sahnesi halinde. Uzmanların ve halkın görüşleri dikkate alınmıyor. İşte, kentlilik bilincinin dirilmesine, sonra da uygulanan baskı karşısında büyük olaylara neden olan Taksim Gezi Parkı ve Topçu Kışlası konusu… Kentliler parkı yok etme dayatmasına karşı çıktılar. Konu, yargının işi değil, mimarlık ve şehircilik işi… Bilimsel yöntemleri, şeffaflık ve katılımcılığı dışlayan örnekler çok… Örneğin, Başbakan’ın çılgın proje olarak tanımladığı Kanal İstanbul projesi… Karadeniz’i Marmara’ya bağlayacak, yaklaşık 40 km. uzunluğunda, 150 m. genişliğinde, 25 m. derinliğinde bir kanal. Tabii buradan geçiş paralı olacak. Gemilerin, Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ne göre Boğaz’dan bedava geçebilecekken, yolu kısaltmayan Kanal’ı niçin yeğleyecekleri pek anlaşılmıyor. Sakın, Kanal, Montreux’nün engellediği savaş gemilerinin Marmara’dan Karadeniz’e geçişini sağlamak için olmasın?.. Kanal’ın çevresinin yoğun yapılaşmaya açılacağı kuşkusuz.
Aynı durum, plana sonradan eklenen ve yeri, başbakanın helikopter turuyla belirlenen Üçüncü Boğaz Köprüsü ile Üçüncü Havalimanı için de söz konusu. Köprünün bağlantı yollarının çevresi kısa sürede yeni yerleşmelerle dolacak. Tıpkı, ikinci Köprü ve TEM örneğinde olduğu gibi… Havalimanı çevresi de bir “aerotropolis” (havalimanı kenti) oluşturacak.
Bütün bunlar, zaten Azman Şehir haline gelmiş İstanbul’u daha da azmanlaştıracağı gibi, hiç olmaması gereken şekilde iyice Kuzey’e yöneltecek. Bu durumda kuzeyde ormanları ve su havzalarını barındıran ve İstanbul’un akciğerleri konumunda olan bölgeler tümüyle yitirilecek.
“Başka İstanbul Yok!” dense de, bu gidişle İstanbul’un kendisi başka İstanbul olacak.