Çağın Ruhunu Kavra(ma)mak… Kaynak : 26.08.2013 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır
Günümüzde genç kuşaklar pek çok ülkede politikacıların, merkezi ve yerel yöneticilerin ilerisinde. Son zamanlarda başta Ortadoğu’da olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde görülen çatışmalar daha çok bu farktan ileri geliyor. Çoğunun kökeninde kuşak çatışması var. Klasik politikacı, sandıktan çıkmanın her istediğini yapmaya yeteceğini sanıyor. Oysa bugünün demokrasisinde sandık ve oy yeterli değil, bütün bireylerin hakkının korunduğu, katılımcı ve paylaşımcı bir demokratik düzen söz konusu.
Aslında benzer bir durum yıllar önce Mayıs 1968’de yaygın olarak yaşanmıştı. 1968 toplumsal patlaması ilkin Fransa’da Nanterre Üniversitesi’nde baş gösterdi. 1968 kuşağının ana sloganı, “Yasaklamak Yasaktır!”dı. Başı çekenler 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında doğmuş, üniversite çağındaki öğrencilerdi. Fransa’nın başında ise Cumhurbaşkanı olarak de Gaulle vardı. Hedef, hiç kuşkusuz, ulusal kahraman de Gaulle değildi; asıl neden, kuşaklar arası anlayış farkıydı. Genç kuşak daha çok özgürlük istiyordu, yönetime katılmak istiyordu; en azından üniversite yönetimine… İşçilerin de katılımıyla gösteriler bütün ülkeye yayıldı. Göstericilerin saflarında ünlü düşünür Jean Paul Sartre’a bile rastlanabiliyordu. Yaşlı kurt de Gaulle başkaldırının niteliğini ilkin  kavramayacak, hattâ “chienlit” (maskaralık) olarak tanımlayacak, bir türlü içine sindiremeyecek, ne var ki sonuçta seçimlere gitmeye razı olacaktı. Olay Fransa’dan sonra birçok ülkeye olduğu gibi Türkiye’ye de sıçrayacaktı.
Gelişmiş ülkeler o dönemde, çözümü daha kısa zamanda buldular: Yeni toplumsal kurallar, özerklik, yaratıcılık, bireye önem verilmesi gibi değerler ön plana geçti.  Bizde ise dönemin siyasal liderleri durumu bir türlü kavrayamadılar, o nedenle de haklı istekler karşısında, gerekli çözümleri üretemediler. 1968 olaylarının ardından 70’li yıllar hep sağ-sol çatışmaları ve politikacıların darbelere davetiye çıkarırcasına kısır çekişmeleriyle geçti. Önce 12 Mart 1971 askeri müdahalesi, sonra da yitirilen on yılın ardından 12 Eylül 1980 darbesi geldi. Darbe kendi baskıcı düzenini kurdu; ülke yıllarca büyük kayba uğradı.
Normalde, 25 yıllık dönemlerin bir kuşağa karşılık olduğu kabul ediliyor. Bu, dede-oğul-torun farkı gibi… 1968 yılı “Sanayi Çağı”na rastlıyordu. Bugünkü durum çok farklı…
Artık çağ değişti: Bilişim ve Hiper Enformasyon çağındayız şimdi. Bugünün gençleri, örneğin Taksim Gezi Parkı direnişi nedeniyle çok fazla dile getirildiği gibi, 90’lar kuşağı gençleri, 68 kuşağı gençlerinden de farklı. 90’lı yıllarda doğanlar, yaşam tarzlarına müdahale edilmesinden, dayatmalardan, baskılardan, eşitsizlikten, sertlikten hoşlanmıyorlar. Onların haklı ve barışçıl istekleri ne yazık ki anlayışla değil, şiddetle karşılandı.
Bugün bilişim ve hiper enformasyon çağında, elverişli teknik altyapı sayesinde bilgi ve haber, bütün dünyaya bir anda yayılabiliyor. Eğitimli çoğunluğun artık her şeyden haberi var. Eskiler tecrübeleriyle övünedursunlar, genç kuşak bilgiyi alıyor; aklın süzgecinden geçiriyor, sosyal medyada paylaşarak tartışıyor. Sonuç: Doğruya ulaşmakta gençler daha becerikli, daha avantajlı. Eski kuşaklar bilgisayara tedirginlikle yaklaşırken bilgisayar çocukların oyuncağı oluverdi.
Durum kişiler için böyle de kurumlar için farklı mı? Kurumlar da kişilere bağlı; onlar ne durumda? Demokrasilerde “4’üncü erk”in hangisi olduğu tartışılırken, kabul gören ilk 3 “erk”in, Yasama, Yürütme ve Yargı’nın durumu nedir? Kendilerini çağın yeniliklerine ve yeni anlayışlara ne kadar uyarlayabildiler? Dil ve Tarih Kurumları, TÜBİTAK, TÜBA, 12 Eylül’ün armağanı (!) YÖK ve ona bağlı üniversiteler ne durumda? İlk ve Orta öğretimin hali nice?.. Eğitimde biz hâlâ bilimsel doğrulara, gerçekliklere göre çözümler üretmek yerine, akıl dışı deneme-yanılma yöntemleriyle, çağ dışı sistemlerle öğrencileri perişan ediyoruz. Bu gidişle, geleceğimizi tehlikeye atıyoruz.
Şu günlerde kaynayan Mısır’a bakalım… Mursi de, onun başarısız iktidarını devirenler de, olan biteni kavrayamadıkları ve hırslarını aşamadıkları için Mısır’ı felakete sürüklediler. Hiç kimse, Mısır’ı Türkiye ile kıyaslamasın. Türkiye, Atatürk aydınlatması sınavından geçti hiç değilse… Çocukluk hastalıklarını aşmıştı; yine aşar.
Dünyada, değişmeyen tek şey “değişim”. Onun dışında her şey sürekli değişiyor. Demokrasi bile… Örneğin evrensel demokrasi artık sandıktan, oydan ibaret değil. Herkesin, zamanın ruhunu, değişim olgusunu anlayıp iyi yorumlayarak ona ayak uydurması gerekiyor.
Bugünün uygar dünyasının bireyleri daha çok özgürlük, evrensel demokrasi ve insanca yaşam istiyorlar… İstedikleri, temel insan hakları… Güdülmek değil, yönetime katılmak, yönetimin paydaşı olmak…