|
Geçenlerde ilginç bir haber basında yer aldı. Bu habere göre, vatandaşları “başını sokacak bir ev” sahibi yapmak üzere kurulmuş Toplu Konut idaresi (TOKİ), çalıştığı binadan çıkarılmanın sıkıntısını yaşıyordu. TOKİ, altı yıl önce “hibe” denilecek koşullarda Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu (TESK)’e satılan kelepir binadan şimdi taşınma hazırlığında (1). Ankara’yı bilenler binayı anımsayabilirler. Bakanlıklarda, TBMM’nin karşısında, Atatürk Bulvarı üzerinde… Daha önce Töbank Genel Müdürlüğü idi. Töbank’ın tasfiyesinden sonra Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığına geçmişti ve bu ikinci dönemde bir de sabıkası vardı: Başkanın çalışma odası olarak kullanılan odanın asma tavanı, Yiğit Gülöksüz’den önceki TOKİ Başkanı Oktay Ural’ın üzerine çökmüş ve Başkan’ın ağır şekilde yaralanmasına neden olmuştu. Yine aynı gazete haberine göre, altı yıl önce binanın “hibe sayılacak koşullarla TESK’e devri o tarihlerde büyük yankı yaratmış ve “skandal” olarak nitelendirilmiş. Satış bedeli olan 15 milyar lirayı ödeyebilmesi için TESK’e, Yıldırım Akbulut’un Başbakanlığı döneminde Yüksek Planlama Kurulu’ndan çıkarılan bir kararla Geliştirme ve Destekleme Fonu’ndan 15 milyar lira kredi açılmıştı. Ancak şimdi TESK’in sözkonusu binaya taşınması beklenirken, Çankaya’da çalıştığı binadan, dar olduğu gerekçesiyle memnun olmayan eski adıyla Kamu Ortaklığı, yeni adıyla Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın da bu binaya talip olduğu bildiriliyor. Yaşanan bu kargaşa, sizlere biraz tuhaf gelmiyor mu? Ancak zihinlerimizi biraz yoklarsak Türkiye için bu durumun sıkça yaşanan olağan bir durum olduğunu görürüz. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanlığı bile, aradan geçen 73 yıl içinde kendisi için yapılmış, kendisinin olan bir binaya kavuşamamıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara yeniden kurulurken birçok yeni bina yapılmış, bakanlıklar, genel müdürlükler yeni binalarına yerleşirken Başbakanlık, Sedad H. Eldem’in 1937’de yaptığı İnhisarlar Umum Müdürlüğü (Tekel Genel Müdürlüğü) binasını işgal etmiştir. Başbakanlık’ın ve bağlı birimlerin çalışmaları uzun yıllar bu binada sürdürülmüş, ancak bina zamanla yetersiz kalınca, hemen başka bir binanın işgal edilmesi akla ve gündeme gelmiştir. Dönem, Özal’ın Başbakanlığı dönemidir ve PTT Genel Müdürlüğü binasının yapımı tamamlanmak üzeredir. PTT Genel Müdürlüğü ya da öteki adıyla Telekomünikasyon Genel Müdürlüğü binası Özal kolaycılığıyla işgal edilir. Anılan Genel Müdürlüğe, yıllarca üzerinde çalıştığı, programlayarak inşa ettirdiği binaya bakakalmak düşer. Sıra, binanın Başbakanlık işlevlerine uyarlanmasına gelir. Aslında bu iş, olabilecek gibi değildir, ama olsun… Binaya ekler yapılır, çatısına yeni kat çıkılır, yapılan değişikliklere binanın maliyetine yakın bir para harcanırsa da, bina birşeye benzemez, çok doğal olarak da bir “Başbakanlık Binası” olmaz. Bu işgale karşın Başbakanlık’a bağlı pek çok kuruluş bugün Ankara’nın çeşitli yerlerinde dağınık olarak çalışmalarını sürdürmekte. Şimdilerde Başbakanlık’ın, yapılmakta olan Tekel Başmüdürlüğü binasını almaya hazırlandığı söyleniyor. Örnekler çoğaltılabilir. Yıllar önce uluslararası bir proje yarışması sonucunda 1934 yılında elde edilmiş olan, Mimar Şevki Balmumcu’nun başarılı Ankara Sergievi Binasını, yapılışından yalnızca on dört yıl sonra Opera Binasına dönüştürmek birilerinin aklına gelmiş ve bu işlem konuk mimar Paul Bonatz’ın katkılarıyla tamamlanmıştı. Bu tecavüz Şevki Balmumcu’nun küskünlüğüne ve mimarlık yaşamını noktalamasına neden olmuştu. Daha sonra İmar ve İskân Bakanlığı, kuruluşu aşamasında Emlak Kredi Bankası’nın Ankara’da Necatibey’deki apartman binasını işgal etmiş ve Bayındırlık Bakanlığı ile birleşinceye değin yıllarca çalışmalarını bu binada sürdürmüştü. Binanın, içinde yapılan değişikliklerle nasıl bir labirent haline getirildiğini anımsarım. Apartmandan bozma binada ne bakan odası, bakan odasıydı ne de başka hacimler bir bakanlığın gereksinmelerine yanıt verebilecek nitelikteydi. Görevi, ülkenin imar ve iskan sorunlarını çözmek olan bakanlık yıllarca kendi bina sorununu bile çözememiş. O dönemin üst düzey yetkililerinden birinin verdiği bilgiye göre Devlet Planlama Teşkilatı, Bakanlık’ın kendi binasını yapmasını “ölü yatırım” olarak gördüğü için yapıma izin vermemiş. Daha sonraki yıllarda Petkim Genel Müdürlüğü binası, Enerji Bakanlığı oluverdi, Desiyab binası Dışişleri Bakanlığı, Halk Bankası da Hazine ve Dışticaret Müsteşarlığı… Belki duymadığımız başka örnekler de vardır.
|
|
Petkim Genel Müdürlüğü, Deniz Baykal’ın Enerji Bakanlığı döneminde bir sabaha karşı işgal edilmiş. Adı geçen Genel Müdürlük Enerji Bakanlığına bağlı, Genel Müdür de Sayın Bakan’ın memuru. Kim kime itiraz edebilir? Kim daha güçlüyse bina onundur. Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası “Desiyab”ın binasını ise, daha biter bitmez Dışişleri Bakanlığı işgal etmiş. Bu bakanlık daha önce de Başbakanlık’ın yanıbaşında, İnhisarlar Umum Müdürlüğü binasını yıllarca ortak işgalci olarak kullanmıştı. Şimdi bu ikinci işgal sayesinde (!) T.C. Dışişleri Bakanlığı, kendi gereksinmelerine hiç yanıt vermeyen, yetersiz, güvenliksiz, temsil gücünden yoksun bir binada çalışmalarını sürdürürken yeniden başka bir binayı kağıt üzerinde satın almaya, kısaca işgale hazırlanıyor. Bir başka örnek Halk Bankası Genel Müdürlük binasıdır. Binanın projeleri, Bankanın özenle hazırlanmış gereksinme programına uygun olarak çıkarılan bir sınırlı proje yarışması sonucunda Doğan Tekeli-Sami Sisa mimarlık grubunca hazırlanmış ve inşaat da onların denetiminde bitirilmişti. Ancak Ankara-Eskişehir yolu üzerinde yükselen bu görkemli bina Banka’nın patronu Hazine ve Dışticaret Müsteşarlığı’nın iştahını kabartmaktan geri kalmaz. Müsteşarlık o zamanki Devlet Bakanı Güneş Taner’e bağlıdır. Devir yine Özal devridir. Bina yine daha güçlünün olacaktır. 1985-90 yılları arasında 60 milyar liraya mal olan binaya Müsteşarlık 150 milyar lira öder ve mobilyası bile yerleştirilmiş, belki de trilyonluk binayı böylece, sözde satın alır. Aslında burada önemli olan para değildir. Para sonuçta bir cepten ötekine girer. Önemli olan Devletteki anlayıştır.
Sıra, bir banka genel müdürlüğü olarak tasarlanmış binanın bu kez bir müsteşarlığa uyarlanmasına gelmiştir. Bölmeler, bölümler değiştirilir. Şık banka şubesi binası evrak kabul yeri olur. Her odası duşlu, yatılı Bankacılık Okulu büro haline getirilir. Doğallıkla da bir sürü program sapması olur. Kimi hacimler sığmadığı için binanın yeni sahipleri mimarlara sitem bile ederler. Daha sonra şu işe bakın ki, Müsteşarlığın Hazine ve Dışticaret birimleri birbirinden ayrılır. Bugün yalnızca Dışticaret birimi binada bağımsız işgalci olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Halk Bankası acaba bu binayı gereksiz yere mi yaptırmıştı? Hayır… Şimdi, talihsiz Halk Bankası elinden kaptırdığı binasına yaklaşık üç km uzaklıkta, Söğütözü’nde yeni bir bina yaptırıyor. Bu yeni binaya da bu kez Dışişleri Bakanlığı’nın göz koyduğu söyleniyor. Halk Bankası bu gidişle yapsatçılığa başlasa daha iyi olmaz mı? Eski adıyla İnhisarlar, sonraki adıyla Tekel Genel Müdürlüğü de bu bakımdan Halk Bankası gibi talihsiz bir kuruluştur. İlk binasını Başbakanlık’a kaptırmış, sonra İstanbul’da Kabataş’ta deniz kenarında yaptırılan yeni binasına taşınmıştır. Böylece, Devlet adına “mükeyyifat” üretip satan Tekel, “yalı-büro”da keyif çatar hale gelmiştir. Ancak Tekel’in bu saltanatı uzun sürmeyecek ve yepyeni binası Menderes’in İstanbul’u imar etkinliklerine kurban gidecektir. Bugün o binanın yerinde vapur iskelesinin rıhtımları vardır (2). Daha sonra Unkapanı’nda yapılan binasına taşınan Tekel, şimdi de Ankara’da inşa edilmekte olan binasını Başbakanlık’a devretmeye hazırlanıyor. Maliye Bakanlığı ise, binanın bitmesine yakın, bir sabah günün ilk ışıklarıyla birlikte gerçekleştirdiği bir çıkarma harekatıyla yeni binasını kurtarabilmiş. Yoksa o binaya da kendisinden çok daha güçlü bir devlet kuruluşu talipmiş. Şu sıralar bina yaptırmakta olan devlet kuruluşlarına düşen memurlarının uyanık bekçiliğiyle binalarını kimselere kaptırmamak ya da kısa yoldan yapsatçılığa başlamak. Müşteri nasıl olsa hazır. Gördünüz mü, Devlet’in birbirinden uyanık ve işbilir kuruluşlarının yaptıklarını? İşte, bizde devletin bina yaptırma yöntemi bu. Buna “yap-işletme-devret” ya da ‘bırak-yapsın-kap” yöntemi ya da kargaşası diyebiliriz. Kısacası, Türkiye’de devlet yapı yaptırma bilincine henüz ulaşamamış. Binaların özgün işlevleri olduğunu devlet yöneticilerimiz hala bilmiyorlar.
(1) Çiğdem Toker’in haberi, Hürriyet, 22.1.1996. (2) Yepyeni binayı gözünü kırpmadan yıkan Menderes, daha sonra biraz ilerde Salıpazarı liman tesisleri kapsamında antrepoları ve transit ambarlarını İstanbul’a armağan (!) edecektir.
|