Mimarlık, Sergiler ve İletişim Kaynak : 01.05.1996 - Yapı Dergisi - 174 | Yazdır

Ünlü Fransız filozofu Jacques Derrida’ya göre “Mimarlık ürünü, bir iletişim nesnesi olup iletişim işlevi taşır. Mimari, bir anlatım biçimidir.” Şu anda, bazılarının üçüncü dalga diye de adlandırdıkları, 1950’lerde ABD’de başlayıp giderek bütün dünyaya yayılan yeni uygarlığın yani iletişim çağının içinde yaşıyoruz; ancak Derrida’nın bir iletişim nesnesi olarak gördüğü mimarinin hem kendi ürünlerinin yayılması, hem de kendisine gerekli bilgileri sağlayabilmesi için iletişimle alışverişi çağımızdan çok öncelere dayanır.
İletişim mimaride, mimarinin bütün bileşenlerini, biçimi, işlevi, yapımı ve ekonomiyi etkiler. Tarih boyunca üsluplar, yapım yöntemleri görsel olarak yöreden yöreye geçmiş ve ülkeler birbirlerinin mimarisinde bu yoldan etkili olmuşlardır.
Tarım ve sanayi toplumlarında, ulaşım yoluyla görsel deneyim önemliydi. Bu bakımdan 19. yüzyılın ikinci yarısında demiryolunun gelişmesi ve Süveyş Kanalı’nın açılması (1869) önemli dönüm noktaları olmuştur. İnsanlar bizzat gördüklerini, edindikleri izlenim ve deneyimlerini, çevrelerinin oluşumuna ve mimarilerine aktarıyorlardı. Zamanla, iletişim araçlarının çeşitlenerek devreye girmesi ve gelişmesiyle mimarinin etkileşim olanakları da gelişti.

İLETİŞİM ARAÇLARI
Matbaayla birlikte kitaplar yaygınlaştı. Süreli yayınlar kitapları izledi. Teknoloji çağının getirdiği büyük uluslararası sergiler, yalnızca ulaşıma dayalı görsel etkinlik alanları olarak kalmayıp yayın yoluyla da, yer aldıkları ülkelerin sınırlarını aştılar. Bu sergiler ticaret ve sanayi sergileri oldukları halde, getirdikleri yeniliklerle ve bu amaçla inşa edilen yapılarla mimariye büyük katkılar sağladılar.
1847’de telgrafla başlayan, daha çok, elektrik ve elektroniğe dayalı iletişim serüveni ise, telefon, telsiz, teleks, fotoğraf, sinema, faks, televizyon, video, teleteks, çeşitli görsel ve işitsel sistemler, bilgisayar, uydu bağlantılı haberleşme sistemleri ve taşınır telefonla yolunu sürdürerek milyonlarca kişiyi birbirine bağlayan Internet’e kadar ulaşmıştır.

BÜYÜK SERGİLER
Endüstrinin büyük bir gelişme gösterdiği 19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında endüstri sergileri yaratıcı mimariye en iyi fırsatı verdiler.
Modern endüstriyle eşzamanlı olarak doğan bu sergiler bir yandan yeni malzeme ve teknolojiyi gözler önüne sererken, öte yandan yaratıcı mimarlığa en iyi olanakları sağladılar.
Bu sergiler her nekadar ticaret ve teknoloji alanında iletişim için kuruluyorlarsa da dolaylı yoldan mimari iletişime hizmet ediyorlardı. Ancak o dönemde yapılara daha çok, mühendisler egemendi.
Büyük sergilerin başlangıcı, Eylül 1798’de, yani Fransız İhtilalinden yalnızca 9 yıl sonra Paris’te Champ-de-Mars’ta açılmış olan ilk endüstri sergisi (Premiere Exposition des Produits de l’lndustrie Française)’dir. Bu sergide makinalardaki yeniliklerin yan yana sunulması amaçlanıyordu; ancak mimarideki yenilikler de yan yana sunuluyordu.
Paris’te 1798-1849 arasında açılan bir dizi sergi, büyük sergiler döneminin birinci evresini oluşturuyor ve daha çok da Çalışma Özgürlüğü ilanının (1791), lonca sınırlamalarından kurtulmanın sonuçlarını gözler önüne seriyordu.
İkinci dönem sergiler ise 19. yy’ın ikinci yarısına yayılacaktı. Bunlar “serbest ticaret” ilkesine dayalı, uluslararası karakterde sergilerdi, kısaca, liberal ekonominin ürünüydü. Mallar serbestçe dolaşacak; açık rekabet ekonomik gelişmeye katkı sağlayacaktı. İkinci dönem sergilerinin ilk örneği 1851 Uluslararası Londra Sergisidir.

Bu dönem aynı zamanda demir inşaatın ve bunun getirdiği mimarinin de tarihidir. Sergi binaları çabuk kurulup sökülecekti. Bu binaların parçaları, çağın malzemesi demir kullanılarak şantiye dışında pek çok atelyede üretilebiliyordu ve “demir”, bir yapı malzemesi olarak aynı zamanda denenmiş de oluyordu. Böylece bu sergiler aynı zamanda yeni yapım yöntemlerinin deneme alanı haline geldiler.
19. yy’ın ikinci yarısında yapımcılar, daha önce hiç karşılaşmadıkları konuları ve malzemeleri denediler. Sergilerde denenen yapım yöntemleri, konuyu anlamayanların “felaket” kehanetlerine karşın daha sonra genelgeçer yapım yöntemleri haline geldi. Değişen yalnızca yapım yöntemleri ve malzeme değildi, alışkanlıklar ve estetik yanıtlar da değişiyordu. Denge düşüncesi, kavramı yeni yöntemlerle farklılaşıyordu.
Yüzyılın iyimserliği ve endüstrinin olanaklarına bağlılığı büyük sergilerde geniş bir şekilde yansıtılmıştır.
1850’de Prens Consort Albert’in düşlediği gibi, endüstri “insan ırkını birleştirecek”ti.
Pek çok kimseye göre endüstri, dünyanın eski sorunlarının tümünü çözecek güçteydi. Sergiler yaygınlaşırken, yerkürenin kaynaklarına egemen olmanın ve bunları insanların refahı için kullanmanın simgesi haline geldiler. Bunlar daha önceki çağlarda hiç görülmediği şekilde, endüstrinin ve getirdiği yeniliklerin vurgulanmasıyla, ner türden insan etkinliğinin odak noktası oldular; etkinliklerin bir yerde odaklanması dünyanın her yöresinden ilgilileri o noktaya çekti. Sergiler doğal olarak her tür uluslararası bilim, endüstri, çalışma kongrelerine sahne olurken dünyanın her yöresinden, yeni gelişmeleri öğrenip ülkelerine taşımakla görevli resmi gözlemcileri de çektiler. İspanyol, İtalyan ve Türk gözlemcilerin ciltleri dolduracak raporları vardır bu sergiler konusunda. Örneğin 1867 Paris Sergisindeki ABD gözlemcisinin raporu, 350 sayfalık 6 ciltten oluşmaktadır.
Sergilerin açıldığı ülkelerin yayınladıkları raporlar, hem bu sergilerin önemini, hem de 19. yy boyunca olagelen gelişmeleri ortaya koyan doyurucu bilgi kaynaklarıdır. Bu raporlar çoğu kez, büyük bir ilerigörüşlülüğe ve girişimcilik gücüne sahip kişilerin denetimi altında hazırlanmıştır. İngiliz Sir Henry Cole bu doğrultudaki geniş ölçekli ilk çalışmanın sorumlusu olarak “the Official Descriptive and Illustrative Catalogue of the Great Exhibition (London 1851)”ı dört büyük cilt halinde hazırlamıştı. 1867 Paris Sergisi için hazırlanmış olan 13 ciltlik rapor, bir Saint-Simon’cu olan Michel Chevalier’nin yürütücülüğünde hazırlanmıştı.

1798 Fransız Sergisi bir festival havası içinde geçmişti; sonrakiler de bu festival havasını bir miktar korumaktan geri kalmadılar. Eğlence, 19. yüzyıl yaşamının adeta dışında kalmıştı. Buna karşılık 19. yy’ın ikinci yarısında büyük sergiler ülkelerin yaşamında bir bakıma büyük festivaller oldular. Bu sergilerin pratik ve resmi karakterleriyle festival karakterleri arasında çarpıcı bir karşıtlık vardı.
Büyük sergileri barındıran salonların yapımında mimarinin yüzyıllardan beri süregelen bir sorununa da çözüm üretilmiş oluyor, büyük mekanların örtülmesi sorununa, akılcı çözümler getirilebiliyordu. Örtünün daha önceki yüzyıllardaki metafizik anlamı da bu kez pratik gereksinmelerin karşılanmasına dönüşüyordu.
Büyük sergiler döneminin en güzel iki yapısı, Londra’daki Crystal Palace (1851) ve Paris’teki Galerie des Machines (1889) yazık ki ortadan kalkmışlardır. Birincisi 1937’de yanmıştır, ikincisi ise 1910’da anlamsız bir şekilde yıkılmıştır. Yalnızca geriye kalan resimleri bize bu yapıların görünümleri hakkında bilgi aktarmaktadır.
Hyde Park’ta açılan 1851 Uluslararası Londra Sergisi (British Great Exhibition), öncülerinden Sir Henry Cole’un düşüncesine göre, güzelliğin ve güzel sanatların mekanik üretime yansıtılmasına da önayak olacaktı. 19. yüzyılın ticaret ve teknoloji lideri İngiltere’de, Sir Cole’un programına göre kurulacak tasarım okullarında halkın beğeni düzeyinin yükseltilmesi de amaçlanıyordu. Yine programın bir parçası olarak ilk dekoratif sanat müzesi, Güney Kensington’daki Victoria ve Albert Müzesi kuruldu.
Bir bahçe mimarı olan Joseph Paxton’ın 1851 Londra sergisi için inşa ettiği Crystal Palace yaklaşık 75 bin m² lik bir alanı örtüyordu. Bu uygulama 19. yy’ın demirle örtme konusuna büyük bir katkı getirmemesine karşılık, ilk kez büyük miktarda prefabrike eleman kullanımını ön plana çıkarıyor ve demirle ahşabın yanısıra standart boyutlardaki levha cam kullanımıyla da yeni bir sanatsal anlatıma olanak veriyordu.
Crystal Palace böylece mimaride devrim sayılabilecek uygulamalardan birini oluşturuyordu. 1851 ‘den sonra Crystal Palace’ın romantik güzelliğini belgeleyen röprodüksiyonlar Almanya köylerindeki evlere kadar ulaşacak ve bu evleri de süslemekten uzak kalmayacaktı.
1851 Londra Sergisini 1853 New York sergisi izlemiştir. Bundan iki yıl sonra açılan 1855 Paris Sergisi için kurulan Palais de I’lndustrie’nin bir tonoz biçimindeki çatısındaki 48 m lik açıklık, dönemin en geniş açıklığı oldu (Crystal Palace’ta 22 m). İtkileri karşılamak üzere dışarıda kalın duvarlar vardı. Bu anıtsal kagir sistem daha sonra 1862 Londra ve 1893 Chicago sergilerine de örnek oluşturacaktır.

Osmanlı imparatorluğu’nun da katıldığı 1855 Paris sergisinde Türkiye standı, Tunus ve Mısır standlarıyla Çin ve Yunanistan standları arasında yer alıyordu.
Palais de I’lndustrie bütün ikinci imparatorluk dönemince Champs-Elysees deki yerinde, Haussmann’ın yeni Paris projesinin odak noktası olarak kaldı. Ancak, 1900 sergisine yer açmak üzere 1897’de yıkıldı.
Bu sergilerden esinlenilerek 1863’te İstanbul’da düzenlenen Sergi-i Umumi-i Osmani, Sultan Abdülaziz’in de katıldığı bir törenle açılmıştır. Maarif Nazırı Mustafa Fazıl Paşa’nın önemli katkılarıyla düzenlenen ve beş ay süreyle açık kalan bu sergi için Sultanahmet Meydanı’nda 30 bin İngiliz lirasına malolan, 3500 m² lik bir alana yayılan dikdörtgen planlı, üç kapılı özel bir sergi binası yaptırıldı. Binanın mimarı Bourgeois adlı bir Fransızdı. Yurdun her köşesinden isteklilerin sergiye katılabilmelerini sağlamak için çeşitli kolaylıklar sağlandı. Yabancıların da katıldıkları sergiye Avrupa’nın çeşitli şehirlerinden gruplar halinde ziyaretçiler geldiler. Bunlar İstanbul’a gelen ilk turist kafileleri sayılabilirlerdi.
Osmanlı Devleti yurt dışında da 1851 ve 1862 Londra Sergilerine kendi ürünleriyle katılmıştı. 1863’te İstanbul’da düzenlediği sergiden sonra da 1865’te Paris’te, 1893 ve 1905 yıllarında Chicago’da düzenlenen sergilere katıldı.
1900 Paris Evrensel Sergisi’nde ise İtalyan ve ABD pavyonlarının yanısıra Türk pavyonu da ayrı bir bina olarak yer almıştır.
1867 Uluslararası Paris sergisi için, Champde-Mars’ta, yerküreyi, daha çok da Ekvatoru simgeleyen, eşmerkezli galerilerin oluşturduğu elips şeklinde yeni bir bina inşa edilmişti.
1876 Philadelphia Sergisi, pavyon sisteminin ilk kez kullanılması bakımından önemliydi. Bu sistem daha sonra 1893 Chicago ve 1900 Paris Sergilerinde de kullanılmış ve böylece sergi alanında ayrı pavyonlar yapılması olağan hale gelmiştir.
Yine 1900 sergisiyle ilgili olarak Paris’te Petit Palais sanat galerisi (1897 – 1900) ile komşusu Grand Palais ve III Aleksandr Köprüsü inşa edilmiştir. Petit Palais’nin yeni-barok cephesi taklit edilerek pek çok yabancı ülkede yinelenmiştir.
Bu sergilerin özellikle de mimarlık bakımından en önemlilerinden biri, hiç kuşkusuz, Fransız ihtilali’nin 100. yıldönümünü de kutlamak amacıyla açılan, 33 milyon kişinin gezdiği 1889 Paris Sergisiydi. Bu serginin simgesi 310 m yükseklikteki ünlü Eiffel Kulesi’dir. Diğer önemli yapısı ise 115 m serbest açıklıklı bir çatıyla örtülen Galerie des Machines (Makinalar Galerisi) adlı yapıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu yapı 1910 yılında yıkılarak ortadan kaldırılmıştır.
Eiffel Kulesi Fransız İhtilali’nin yüzüncü yılının anısına dikilmiş bir anıt olduğu kadar 19. yüzyıl teknolojisinin de simgesiydi. Ünlü Fransız mühendisi Eiffel daha önce de 1878 Sergisinin giriş pavyonunu (1910’da yıkılmıştır) ve Portekiz’de Douro Nehri üzerindeki 160 m lik tek açıklıklı kemerli köprüyü (1875) ve 165 m lik açıklığı olan kemerli Garabit viyadüğünü (1880-84) de gerçekleştirmişti.
Bu büyük sergiler Avrupa’da bilim ve teknolojideki gelişmeleri ortaya koyarken endüstriyi olduğu gibi, ulusların yaşamını da etkiliyordu. Buna karşılık 1893 Chicago Dünya Fuarı Avrupa’daki sergilerin ve mimarinin bir kopyası sayılmıştı.

Avrupa’da daha sonraki tarihlerde açılan sergiler çeşitli yeniliklere sahne oldular. Örneğin 1929 Barselona Sergisi, mimarlık dünyasında Mies van der Rohe’nin ünlü Alman Pavyonuyla, hatta Barselona tipi koltuğuyla, 1958 Expo Brüksel Le Corbusier’nin Philips pavyonuyla anılır oldular. Bunlar gibi, “İnsanların Dünyası” konulu 1967 Montreal Sergisi Moshe Safdie’nin Habitat’ı ile Buckminster Fuller’in bir geodezik kubbeden oluşan ABD pavyonuyla anıldı. “İnsanlık için Gelişme ve Uyum” konulu 1970 Asaka, 1985 Tsukuba (Japonya), 1992 Sevilla gibi uzun süreli Dünya Sergileri mimari alanda birçok yenilikler getirdiler.
Türkiye de, 1931 Budapeşte ve 1939 New York Fuarlarına Sedad H. Eldem’in, 1958 Brüksel Fuarına Utarit İzgi, Muhlis Türkmen, Hamdi Şensoy, İlhan Türegün’ün, 1985 Tsukuba Fuarına Ragıp Buluç’un projelerini hazırladıkları pavyonları inşa ederek katıldı.
İstanbul’un Fethinin 500. yılına rastlayan 1953 İstanbul Sergisi ise İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’nın yapımına ve birçok sanatçının geçici yapılarla İnönü Gezisi’nde buluşmasına sahne oldu.
Bütün bunlar temelde ticari amaçla açılmış, ancak mimariye geniş uygulama olanağı vermiş, mimaride etkileşimi sağlamış olan sergilerdir. Bir de doğrudan mimarlık ve sanatın kendisi için açılmış sergiler vardır:
Werkbund sergileri, Stuttgart’taki Weissenhof gibi…
Öte yandan, Olimpiyatlar gibi büyük toplumsal olayların ve bunların gereksinmelerini karşılamak için yapılan mimarlık yapıtlarının da yaygın medya desteğiyle bütün dünyaya yayıldığını gözden uzak tutmamalıyız.
Roma Olimpiyatlarında (1960) P.L. Nervi, Tokyo’da (1964) Kenzo Tango, Münih’te (1972) asma – germe sistemleriyle Günter Behnisch – Frei Otto gibi mimar ve mühendisler yapıtlarıyla ünlerinin doruğuna ulaşmışlardır.

SÜREKLİ SERGİLER VE YAPI BİLGİ MERKEZLERİ
20. yüzyılda yapı daha karmaşık hale geldi. Artık, yapıyı üreten ekibi de çeşitli mesleklerden gelen kişiler oluşturuyordu ve bu karmaşık ekibin teknik bilgi gereksinmesi giderek artıyordu. Yapı Bilgi Merkezleri, (“Building Centre”, “Centre du Batiment”, “Bauzentrum”) gibi adlarla dünyanın çeşitli ülkelerinde sektöre bilgi sağlamak amacıyla açılmaya başladılar ve özellikle de Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nın ardından gelen büyük konut açığının giderilmesinde önemli bir boşluğu doldurdular. Savaşta yapılarının yüzde sekseni yıkılan Rotterdam’da savaştan sonra yapılan ilk bina, Rotterdam Yapı Merkezi Bouwcentrum’dur. Şehrin yeniden yapımı için malzeme burada seçilecek, bilgi buradan alınacaktı. Bu merkezler, o tarihlerde daimi sergi ağırlıklı olarak etkinliklerini sürdürüyorlardı.

1950’lerde Avrupa’da yapı ürünleri broşürleriyle kitaplıklar oluştuysa da firmaların hazırladıkları broşürler gereksinmeyi karşılamaktan uzaktı. Daha sonraki yıllarda, yayın, geçici sergiler, uzmanlık fuarları, kurslar, konferanslar, bilgi bankaları gibi daha geniş bilgi iletişim sistemleri bu merkezlerin bünyelerinde geliştirildi.
Dünyanın çeşitli ülkelerindeki Yapı Bilgi Merkezlerinin bir birlik düzenine geçmeleri ise 1958 Brüksel Dünya Sergisi sırasında Brüksel’de, “Conference Permanente Internationale des Centres du Batiment” ad altında gerçekleşmiş ve daha sonra da bugünkü “UICB” (International Union of Building Centres)’nin çekirdeğini oluşturmuştur.

İLETİŞİM TEKNOLOJİSİNİN GELİŞİMESİ/BİLGİSAYARLAR
Çok değil, bundan yaklaşık on yedi yıl önce, 1979 yılında Yapı-Endüstri Merkezi’ne bir “work station” almaya karar vermiştik. O zamanlar ne “bilgisayar” adı vardı ne de bilgisayarlar gazete kuponlarıyla dağıtılır hale gelmişti. Hatta, satılmıyorlardı bile … IBM’den kiraladığımız bir “work station”:
Yapı-Endüstri Merkezi Daimi Sergisinde danışma bankosunun yanına yerleştirdik. Makina bugünkülere de hiç benzemiyordu. Yavaştı; programlar ilkeldi. Yüklediğimiz bilgiyi bize o kadar yavaş geri veriyordu ki, insan hızıyla bile yarışması olanaksızdı.
O tarihte bu “work station”’ın YEM’e kurulabilmesi için gümrüğe ve disketlere toplam 160.000.-TL (8300 ABD doları) ödemiştik. Makinanın kirası olarak da her ay 600 dolar .. Bugünkü bilgisayar fiyatları konusunda biraz bilgi sahibi olanlar, o günkü yatırımın ne denli pahalı olduğunu daha iyi değerlendirebilirler. İşte, bu yavaşlığı ve ekonomik kriz içinde değeri hergün artan dolara dayalı yüksek kirası nedeniyle bir süre sonra, zarar etmek pahasına, bilgisayarı aldığımız yere geri göndermek zorunda kaldık.
1984 yılında San Francisco’da, dünyaca ünlü taahhüt firması Bechtel’in teknik bürosunu ziyaretimizde merakımız yine bilgisayar kullanımı üzerinde yoğunlaşıyordu. Gördüğümüz kadarıyla bilgisayarı, mühendislik hesaplarında oldukça başarılı bir şekilde kullanıyorlardı, ama mimari alanda kullanım çok gerilerdeydi. Çizimde Bechtel gibi bir dev kuruluşta bile durum çok parlak görünmüyordu.
Daha sonraki yıllarda bilgisayar, hem “donanım”, hem de “yazılım” alanlarında büyük ilerlemeler kaydetti. Makinalar bir yandan çok büyük bir hız kazanırken bir yandan da ucuzlamaya başladı, performans/fiyat oranı giderek yükseldi. Ülkemizde dahi, kişi başına ulusal gelirin düşüklüğüne karşın evlere kadar girdi. O kadar ki, günümüz Türkiye’sinde bilgisayar, gazetelerin kuponla dağıtabilecekleri türden bir promosyon malzemesi haline geldi.
Bugün bilginin ekonomiye katkısı en üst düzeydedir. Bilgisayarı Avrupa’ya göre çok daha erken kullanır hale gelmiş olan ABD’de işsizlik Avrupa’dakinin yarısı kadardır. ABD bu yoldan yeni bir çalışma, ekonomi ve yaşam biçimine sahip olmuştur: bugün endüstri ürünü yerine çeşitli dallarda bilgi sistemleri, yazılım, danışmanlık, kısaca bilgi satmaktadır. 1993’ten bu yana ABD’de bilgisayar satışı TV satışlarının üzerindedir, 1993’te yaklaşık otuz milyon kişinin işlerini evlerinden bilgisayarla yürüttükleri hesaplanmaktaydı. Bu rakamın günümüzde daha da arttığı kuşkusuzdur.
Bu değişim aile yapısını, kültürü, dini, politikayı, ekonomiyi etkilemektedir. Pek çok dalın olduğu gibi, ekonominin bile tanımı değişmiştir artık: tarım düzeninde toprak anlamlıydı, endüstride hisse senedi, bugünse mikrosoft ve kafaların içindeki bilgi ve bu bilginin yönetimi önemlidir, yaratıcılık önemlidir.
Endüstri çağı emeği, kol kuvvetini yüceltiyordu. Üstün değer “emek”ti. Oysa bugün, üstün değer olarak “bilgi”, “emek”in , yerini almıştır. “Emek”i üstün değer sayan komünizmin çözülme nedenlerinin başında, bu değişim gelmektedir.
Çağımız artık, enformasyon çağı, yani bilgi ve iletişim çağıdır. Bu durumun askeri alanda bile böyle olduğu, Körfez Savaşı sırasında açıkça görülmüştür.
Önceleri bilgi bir yerden bir yere sözlü olarak iletilmekte, anlama problemleri, unutma, atlama gibi nedenlerle bilgi yıpranmakta idi. Sonradan yazılı olarak iletilmeye başlandı. Posta kanallarının yavaşlığı, mesafeler ve diğer koşullar bilginin yaşlanmasına neden olmaktaydı. Özellikle büro-şantiye iletişiminde faks imdada yetişti. Büyük şantiyelerde telsiz kullanımı, anında iletişim yoluyla çalışmalara büyük kolaylık ve hız kazandırdı. Video bantları, özellikle sunuş, ve tanıtımda önemli katkılar getirdiler.
Enformasyon toplumunun gelişme dinamiğini artık, bilgisayar teknolojisi yönlendirmektedir.


Bilgisayarların hayatımıza girmesinden sonra şimdiye kadar insanların kafasında parça parça duran birçok bilgi, sistematize olmuş, düzeltilebilir ve saklanabilir hale gelmiştir.
Telefon hatları üzerinden insanların veya faks cihazlarının birbirleri ile konuşması gibi, bilgisayarlar da modem cihazları sayesinde birbirlerine bilgi aktarabilmektedirler. İki bilgisayar birbiri ile konuşabildiği gibi, Internet adı verilen bilgi otoyolları ile dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir bilgisayara da ulaşılabilmektedir. Internet bugün tüm dünyaya yayılmış irili ufaklı dört milyon kadar bilgisayardan oluşan bir ağdır.

Ağlar ağı olarak da anılan Internet kullanıcılarının sayısının 2000 yılında 750 milyon olacağı hesaplanıyor. Bu bağlantının en önemli özellikleri düşük maliyetli, düzeltilebilir ve genel olmasıdır.
Cep telefonu ağları bilgisayarların, telefonu, hatta elektriği olmayan yerlerde bilgi yollarına bağlanabilmesi olanağını da yanında getirmiştir.
E-mail adresleri ve Internet kanalından firmaların tanıtımı, ürün bilgi ve fiyatları, fuar v.b. ticari etkinliklere ilişkin haberlerin aktarılması yurdumuzda da kullanılmaya başlanmıştır.
Bu aşamada firma veya ürün tanıtımı ya da dergi, katalog veya kitap gibi ürünlerin bilgisayar ortamında bir yerden bir yere iletilmesi için en kullanışlı yöntem CD-Rom yoluyla olmakta ve bu yolla bilgiler rahatlıkla aktarılabilmektedir. Bu yolla aktarılabilecek büyük bilgi yığınları, kolay saklanabilir ve hızla incelenebilir niteliktedir. Bu yöntemlerle hazırlanmış katalog CD’leri, şehir haritaları CD’leri yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.
Şimdi, bilgisayar kullanımı alanındaki bu gelişmelerin mimara ve mimariye nasıl yansıdığına daha yakından bakalım.
Önceleri, mühendislik hesaplarına getirdiği hız ve kolaylıklarla bilgisayar mimariye dolaylı yoldan hizmet etmiştir. Mühendislerin, bu yoldan kazandıkları zamanı, mimariye yardımcı strüktür tasarımlarına aktarmaya olanak bulduklarını söyleyebiliriz.
Bilgisayar, mimariye, önce çizime destek vererek girdi. Başlangıçta hızlar düşüktü, çıkışlar için plotter’lar (çiziciler) yeterli değildi. Bu sorunların aşıldığı günümüzde bilgisayar, düz çizimde rapidografın yerini hemen tümüyle almıştır. Avrupa’daki mimarlık dergilerinde ve gazetelerde iş ya da eleman arayanların ilanları, artık bilgisayar terminolojisine dayalı anlatımlarla çıkmaktadır.
Üçboyutlu çizimlerdeki değişik açılardan bakışta bilgisayar kolaylığı, tasarım halindeki binanın, “virtual reality” (sanal gerçeklik) yoluyla evindeki malsahibine mimari bürodan gezdirilebilmesi gibi olanaklar bilgisayarın sağladığı avantajlardır.
Modem yoluyla bilgisayar ağı iletişimi bürolararası ortak çalışmaya, birlikte projelendirmeye olanak sağlamıştır. Aynı iletişim çok doğal olarak büro – şantiye arasında da kurulabilmektedir. Bu iletişim dünyanın çeşitli noktaları arasında olabilmekte, çizimler bir noktadan diğerine anında aktarılabilmektedir.
CD-Rom’lar yardımıyla, yapının çeşitli bölümlerinde, örneğin banyoda, mutfakta kullanılması düşünülen malzeme türleri, renkleri ve dokularıyla bilgisayar ekranında görülebilmekte, değiştirilerek etkileri tartışılabilmekte ve bunlardan istenildiği gibi çıktılar da alınabilmektedir. Üretici firmalar, yurtdışında olduğu gibi Türkiye’de de kendi ürünlerinin sembol kütüphanelerini hazırlamaktadırlar.
Bugün Türkiye’nin büyük şehirlerinin hava fotoğrafları CD-Rom ortamında mevcuttur. Kentlerin imar bilgilerine bilgisayar ağında modem yoluyla kolayca ulaşılabilmesi artık hayal değildir. Yine aynı şekilde, malzeme, teknoloji, mevzuat bilgilerine ulaşılabildiği gibi fiyat öğrenme, hatta sipariş verme ve satın alma gibi işlemler de bilgisayar yoluyla gerçekleştirilebilmektedir.
Özetleyecek olursak bugün bilgisayar, mimarın yerini alacak değil, ama ona yardımcı olabilecek, hatta iyi kullanılması durumunda ona yeni ufuklar açabilecek bir araçtır.
Gidiş ise pek çok alanda olduğu gibi, mimaride de küreselleşmeye doğrudur.

KAYNAKLAR
• Fletcher, B. A History of Architecture, University of London, 1975.
• Giedion, S. Space, Time and Architecture, London, 1963.
• Volbeda, A. 1992’ye Doğru Avrupa Yapı Pazarı, YAPI Dergisi, Sayı 114, 1991.
• Büyük Larousse, Milliyet.
• İstanbul Ansiklopedisi, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1994.
• İTÜ Vakıf Dergisi, Sayı 18.