| Çakırhan’a Mimarca Saygı Üzerine |
Kaynak :
01.11.2001 -
Yapı Dergisi - 240
|
Yazdır
|
|
Oktay Ekinci geçenlerde Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazısında (1) Nail Çakırhan’ın Akyaka’da yaptığı otelin önünde dikilen Çakırhan büstünün açılışını anlatıyordu. Ekinci, “Çakırhan’a Mimarca Saygı” başlıklı yazısında Çakırhan’la aynı siyasal inancı paylaşmayanların bir dönem sergiledikleri davranışları yererken, bir yandan da Çakırhan’a 1983 yılında Ağa Han Mimarlık Ödülü verilmesine tepki gösteren mimarları suçluyor. Ekinci bu konuda şunları söylüyor: “Derken 1983 yılı gelip de Ağa Han Mimarlık Ödülleri açıklandığında, Asya, Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’dan ödül verilen“mimarlık örnekleri” arasında Nail Çakırhan’ın Akyaka’daki “yöresel kültürü sürdüren çabasının ürünü” de yer alınca, bugün bile kimi mimarlarda zaman zaman “dışavuran” duygu yoksunu“reflekslerle” ortalık ayağa kaldırıldı… Bizlerin sevincini “çocuksu” ve hattâ “mimarlık dışı” bulan, dahası, Mimarlar Odası’nın o yıllardaki Genel Başkanı Abdullah Tuncel’in Çakırhan’ı ve ödül gerekçesini destekleyen tavrını da “siyasi” ilan eden o çok “ünlü” ve üstelik “akademik” unvanlı mimarlar, ilk tepkilerini “ödül neden mimar olmayana verildi?” ve “onca gelişkin proje varken neden basit bir köy evi seçildi..?” gibi sözde mesleki kaygıları içeren söylemlerle dile getirdiler..” Yine Ekinci’nin yazdığına göre, “aynı ‘araştırmacı entelektüel mimarlar’dan bazıları bir yandan Mimarlar Odası’nın Çakırhan’a duyduğu “saygıyı” anlamadan “siyasi” deyip yıpratmaya çalışırlarken, öbür yandan dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren’e haber gönderip; “Çakırhan komünisttir, buna rağmen ödülü siz nasıl verirsiniz?” diyecek kadar da doruğa çıkmış bir “siyasal gerilik örneği” sergilemişler”. Evet, 1983’te ödül Türkiye’den Nail Çakırhan’a verilmişti ve Çakırhan mimar değildi. Bu konu o tarihlerde ülkedeki mimarlık çevrelerinde huzursuzluk yaratmıştı. O huzursuzluğun bugün dahi sürüp gittiğini söylemek yanlış olmaz. O tarihlerde bu konuya ben de tepki göstermiş, düşündüklerimi YAPI’nın 51.sayısında yazmıştım. Devlet Başkanı’na yapılan jurnalcilik konusunda ise bilgim yok.. Mesleki konularla siyasal konuların birbirine karıştırılmasının ve kişilerin siyasal tercihlerinin önyargı konusu olmasının her zaman karşısında olmuşumdur. O tarihlerde yazdıklarıma, alıntılarla yeniden dönmek istiyorum (2): “Eylül ayı başında İstanbul’da törenle açıklanan Ağa Han 1983 Mimarlık Ödülleri Türkiye’de büyük tartışmalara yol açtı. Ödüllerin açıklanmasıyla birlikte, mimarlık alanında yıllardır özlemini duyduğumuz canlı bir tartışma ortamı doğdu. Mimarlararası mesleki tartışmalar, yapı üretim hacminin daralmaya başladığı 1970’lerden bu yana yerini ülke düzeyindeki siyasal tartışmalara bırakmıştı. Bu kez, Ağa Han Mimarlık ödülleri ile yeniden 1970’li yılların öncesindeki canlı mesleki tartışma ortamına dönüldü ki, kanımızca bu yılki ödülün Türkiye çapındaki en önemli yanı, uykuda bulunan mimari düşünce yaşamımıza getirdiği bu canlılık ve renk oldu…” “…1983 ödülleri 10 ülkeden 11 yapıya verilmiştir. Bu ülkelerden biri de Türkiye’dir ve ödül Türkiye’den, mimar olmayan bir kişinin Muğla’nın Akyaka köyünde 1971 yılında gerçekleştirdiği bir eve verilmiştir. İşte Türkiye’deki tartışma, jürinin Türkiye ile doğrudan ilgili olan bu değerlendirmesinden kaynaklanmıştır. Öncelikle jüri üyesi Sayın Prof. Mübeccel Kıray’ın “Uluslararası jürinin kararlarının eleştirilemeyeceği, eleştirilmesi halinde bundan Türkiye’nin zarar göreceği” şeklindeki görüşüne katılmadığımızı belirtmek isteriz. Bir jüri ulusal da olsa, uluslararası da olsa kararları eleştirilebilir. Kaldı ki her karar eleştirilebilir ve düşünsel gelişme, ancak suskun olmayan böyle bir ortamda yeşerebilir. Şunu bir kez daha belirtelim ki, burada eleştirilen “Ağa Han Mimarlık Ödülleri sistemi” değil, kanımızca 1983 yılı değerlendirmesinde yapılmış olan hatalardır. Bu düşünceden giderek konuyu önce Türkiye açısından ele almak istiyoruz: Bizce konu, bazı kişilerin yaklaştıkları gibi, yapının bir mimar tarafından gerçekleştirilmemiş olmasıyla ilgili değildir. Ödül bu yapıya verildiğine göre, bunun arkasındaki yaratıcısı sonradan gelmektedir. Demek ki, öncelikle konu, bu yapının ödüle değer olup olmadığı, ya da başka bir deyişle “bu yapının” böylesine iddialı uluslararası bir ödüllendirmede Türkiye’yi temsil yeteneğinin bulunup bulunmadığıdır. Bir mimar tarafından gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği konusu yalnızca işin kamuoyundaki “dedikodusu” dur. Böylece konu, “Sinan da mı mimardı, Le Corbusier de mi mimardı?” gibi anlamsız ve yersiz tartışmalara dökülür ve diplomalı-diplomasız tartışmasıyla da hiçbir yere varılamaz çünkü kıskançlık insanın doğasında vardır ve bundan dolayı da kamuoyu dünyanın her yerinde önce diplomasızlardan yanadır. Örneğin, ödülü kazanan Nail Çakırhan da “Sinan mimar mıydı? Le Corbusier mimar mıydı?” diye soruyor.” “…Akyaka’daki yapının ödüle ilişkin özellikleri nelerdir? Jüriye göre Akyaka’daki ev “Türkiye sahillerinde yerel gelenekler doğrultusunda ustaca işlenmiş şık bir konut” tur. Ödülü kazanan yapıyı “mimarlık” değerleri bakımından mihenk taşına vurursak bu yapının -İstanbul’da düzenlenen sempozyumda yapımcısının da aynen belirttiği gibi- erken dönem Osmanlı evlerinin bir benzeri olduğu söylenebilir. Yani kısaca 14. yüzyıldan beri kendi determinizmi içinde gelişerek sürüp giden bir geleneğin 20. yüzyılda bambaşka toplumsal koşullar içinde yeniden ele alınarak yinelenmesi söz konusudur. Burada anonim Osmanlı evinin dörtbaşı mamur olgunluğu yerine, dört beş yüzyıl sonra hiçbir senteze varmayan, planıyla, cephesiyle, mekânıyla basit bir tekrarı söz konusudur. Böyle bir tekrarlama bir anonim mimari ürününde hoşgörülebilir. Ancak, bir kişi tarafından tekrarlanması, yani tasarımın sahipli olması halinde buna en azından bir “yineleme” , “geriye dönük bir uygulama” denir. Böyle bir yapının, adına çok iyimser olarak “deneme araştırma” bile deseniz, Türk ve İslam mimarlığına ne sağlayacağını düşünmeliyiz. Eski Türk evlerinin yanmaktan yıkılmaktan kurtulan en özgün örnekleri Türkiye’nin pek çok yörelerinde hâlâ ayaktadır ve yararlanmak gerekiyorsa öncelikle bunlara bakmanın yeterli olacağı kanısındayım. |
Eski yapıları kopya ederek bir yere varmak herhalde olanaksızdır. Bir Kocatepe Camisi Türk mimarlığına ne kazandırmıştır? Bir Selimiye’yi başka bir yerde tekrarlarsak bu bize ne kazandırabilir? Akyaka’daki evi bir mimar da yapmış olsaydı söyleyeceklerimiz değişmeyecekti.
Bizce ilk hata önseçim sırasında yapılmış ve Akyaka’daki ev aday olarak Türkiye’yi temsil eden öteki yapıların yanısıra jüriye ulaştırılmıştır. Bu ev jüriye önerildiğine göre, ödüle değer görülmesi durumunda sonuca katlanacağımız baştan kabul edilmiş olmaktadır. Ayrıca bu yapıyı önerdiği bilinen Sayın Turgut Cansever’in aynı zamanda jüri üyesi olması, kendisini hem savcı, hem hakim durumuna getirmekte ve konuya ayrı bir boyut kazandırmaktadır. Sanıyoruz ki Ağa Han ödüllendirme sürecindeki aksaklıklardan biri buradadır. İkinci hata jürinin değerlendirme sırasındaki tutumudur. Türkiye’den ödül için önerilen yaklaşık 30 yapının arasından, yukarıda söylediklerimize ek olarak en ilkel teknolojiyi ortaya koyan bu yapının seçilmesi, Türkiye’nin bu alandaki yeri ve iddiasıyla bağdaşamayacak kadar garip görünüyor…” “…Son 25 yılın mimarlık yapıtları arasından, Akyaka’daki evi bulup çıkarmak ve ödüllendirmek bu bakımdan bir inkârdır ve Türk mimarlığının beklentilerine vurulmuş ağır bir darbedir. Her ne kadar bu ödülün bir düzey belirleme yarışması olmadığı, değerlendirmenin ödüle özgü bazı kriterlere göre yapıldığı belirtiliyorsa da, bir seçim söz konusu olduğuna göre sonuçta daima bir yarışma vardır; genel değerlendirme ve kamuoyu görüşü de buna göre oluşacaktır. Kısaca, son 25 yıl içinde yapılmış eserler arasındaki bir seçmeye göre veriliyorsa ve ödülü kazanan eser de buysa “Türkiye’de son 25 yılda mimarlık alanında hiçbir şey yapılmamış olduğu” yolunda, gerçekle hiç ilgisi olmayan bir kanaat ortaya çıkacaktır ve aynı anlayış ve değerlendirmeye göre, sonuçlar uluslararası meslek dergilerinde yayınlandığı zaman, “20. yüzyılda Türkiye ancak bunu yapabiliyormuş” denilecektir ve doğallıkla Türkiye uluslararası arenaya “Akyaka’daki ev” ile çıkamayacaktır…” Oktay Ekinci’nin de yazısında belirttiği gibi, Ağa Han Mimarlık Ödülleri, statüsü gereği yalnızca mimarlara değil, çevrenin korunmasında, çevrenin ve yapıtın gerçekleşmesinde çeşitli kademelerde rol alanlara da veriliyor. Örneğin yerel yöneticilere, malsahiplerine, uygulayıcılara, hattâ emek ve göz nuru katan ustalara… Aslında Nail Çakırhan’ın bu kapsamda, bir dönem önce yani 1980’de ödüllendirilmesi gerekirdi… Bir dönem önce ödüllendirilen Türk Tarih Kurumu binası nedeniyle. Türk Tarih Kurumu binasının yapımında Nail Çakırhan’ın katkıları önemliydi. Uygulamayı başından sonuna büyük bir özen ve titizlikle yürütüp denetlemişti. Ancak binanın Ağa Han Ödülleri’ne aday gösterilmesi aşamasında “yapıtın elde edilmesinde katkısı olanlar listesi”nde adı yer almamıştı. Belki de çok yadırgamamak gerekiyor: ödülü kazanan Mimar Turgut Cansever’in projedeki ortağı mimar Ertur Yener’in bile listede adı yoktu nedense. Nail Çakırhan’ın Muğla’da yaptığı evlerle ödüllendirilmesi işte böylesine bir haksızlığın giderilmesiyle ilgilidir. Bir önceki dönemin ödül sahibi Turgut Cansever bir sonraki dönemde seçici kurul üyesiydi. Kendisine verilen ödülü paylaşmakta cimri davranan Cansever’in, karşılaştığı baskıların da etkisiyle bir sonraki dönemde Çakırhan için cömert davrandığını düşünmek yanlış olmaz. Katıldığım jüri çalışması sırasında kimi üyelerin, destekledikleri projelerin ödüllendirilmesini sağlamadaki ısrarcı tutumlarının sonuç verdiğini yaşayarak gördüm. Oktay Ekinci, Nail Çakırhan konusunu zaman zaman gündeme taşıyor. Daha önce de yine Cumhuriyet’te yazdığı “Çakırhan Evleri Korunmalı” başlıklı yazısı (3) mimarlık ortamında yine geniş tartışmalara yol açmış ve bu tartışmalara ilişkin yazılar YAPI’nın 203, 204, 206, 207, 208 ve 209’uncu sayılarında yer almıştı. Oktay Ekinci’nin bu konudaki tutumu, Mimarlar Odası Genel Başkanı sıfatını üzerinde taşıdığı sürece bana yanlış görünüyor. Ekinci’nin Oda başkanı olarak ülke mimarlarını temsil etmek, hattâ onların sözcüsü olmak gibi bir yükümü var. Burada, güncel bir belgeye değinmekte yarar görüyorum. Mimarlar Odası, 1 Ekim (2001) Dünya Mimarlık ve Konut Günü dolayısıyla hazırladığı raporda, “Uzmanlık Ayrımı” başlığı altında şunları söylüyor: “Bütün yapıların mimari projelerinin yalnızca mimarlar tarafından düzenlenebileceği… imar yasasında ve yapılaşmayla ilgili diğer yasaların hepsinde yer almalıdır” (4). Böyle bir rapor, bilgisi dışında yayınlanamayacağına göre Oktay Ekinci bu görüşlere katılıyor olmalı. Ekinci’nin, Nail Çakırhan konusunda çok duyarlı olduğu açık… Yine aynı yazısında, “Bizler de yine Muğla’da, Nail Amca’mızla güzel ve anlamlı birlikteliğimizi aynı sevgi, saygı ve coşku içinde, bu kez pek de artık “yalnız kalmadan” devam ettirdik” diyor Ekinci. Kendisi Nail Amca’sını istediği kadar sevebilir. 1. Cumhuriyet, 10 Eylül 2001. |

