“Çamlıca’ya Cami”nin Düşündürdükleri Kaynak : 02.07.2012 - Yapı Dergisi - 368 | Yazdır

HTML Online Editor Sample

Mimaride bunalım, genellikle, mevcut teknolojinin nefesinin tükendiği, yeni teknolojilerin imdada yetişmediği, yeni ürünler vermekte zorlanılan dönemlerde olabildiği gibi, sosyal ve siyasal bunalımların yaşandığı dönemlere de rastlıyor.

Son zamanlarda mimarlık ve kent sorunları bir kargaşa ortamı içinde gündemden hiç düşmüyor; hattâ bazen de gündemin başköşesine oturuyor. Son günlerin en çarpıcı konularından biri Çamlıca’ nın tepesine yapılmak istenen cami.
Sayın Başbakan katıldığı bir açılış toplantısında Çamlıca Tepesi’nde 15 bin metrekarelik bir alana dev boyutlu bir cami yapılacağını; o caminin İstanbul’un her noktasından görülebileceğini açıkladı. Hattâ caminin projelerinin hazır olduğunu, yapıma iki ay içinde başlanacağını belirtti. Camiye, istenirse Avrupa yakasından kurulacak bir teleferik sistemiyle de ulaşılabilecekti.
Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı da Başbakan’ın söylediklerine benzer şekilde açıklamalarda bulundu. Konu tartışılırken bu kez Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, katıldığı bir TV programında, Çamlıca’ya cami yapılması konusunda herhangi bir projenin olmadığını açıkladı. Günay, “Sadece fikir tartışması yapıldı. Ama bize ve belediyeye veya başka bir kuruma gelmiş bir proje yok. Mütedeyyin çevreler dahil olmak üzere insansız bir mekâna cami yapmanın çok da ihtiyaca ve bizim inancımıza uygun olmadığı konusunda eleştiriler oldu. Sanıyorum bu eleştiriler ışığında yol alınacak” diye konuştu (1).  
Seçilen yerin bir cami için uygun olup olmadığı, İstanbul’un böyle bir simgeye ihtiyaç duyup duymadığı, yöneticilerimizin belirttikleri görüşler arasındaki uyuşmazlıkları bir kenara bırakıp son zamanlarda ülkemiz mimarlığına musallat olan bir anlayışı tartışalım.
Son zamanlarda kamu kesimi, daha adı tam olarak konmamış, geriye, geçmişe dönük bir mimarlık arayışı içinde. Bu anlayış giderek yerleşmeye, hattâ özel kesime de bulaşmaya başlıyor. Amaç, tarihte başarılı olmuş kimi dönem mimarlıklarını günümüze aktarmak şeklinde özetlenebilir. Daha çok da Selçuklu ve Osmanlı mimarlıklarının günümüze uyarlanmasına, hattâ kimi zaman tümüyle kopyalanarak aktarılmasına çalışılıyor. Örnekler çok… Adliye sarayları(!), kentsel dönüşüm kapsamında yapılacağı söylenen Osmanlı mahalleleri, Ataşehir’ de büyük iddialarla yapılan kopya cami… Sinan’ın Edirne’deki taçyapıtı Selimiye Camisi’nin bir örneği olarak yapılacağı söylemiyle yola çıkılmıştı. Ortaya çıkan ise, arkasındaki dev boyutlu apartman yapılarının arasında bırakınız görkemi, iriliğini bile yitiren zavallı bir yapı oldu.
Yapılan camiye “Mimar Sinan Camisi” adının verilmesiyle konu daha vahim bir hal alıyor. Hangi sanatçı, eserinin taklit edilmesinden mutluluk duyabilir ki? Hiçbir eserinde kendisini tekrarlamayıp mimaride sürekli yenilik arayan Koca Sinan’ın adının taklit bir camiye verilmesi olsa olsa onun ruhuna azap verir diye düşünüyorum.
Başbakan’ın Çamlıca için düşündüğü caminin de yine aynı anlayışın kurbanı olacağı söylenebilir. “Projeleri bile hazır” dendiğine göre böylesine bir simgesel yapı için bir yarışma açılmasının, mimarların yaratıcı düşüncelerinden yararlanılmasının ve dünya kamuoyuna gururla sunulacak çağdaş bir mimarlık ürünü elde edilmesinin söz konusu olmadığı açık.
Mimarlık irdelenirken öncelikle “doğru” ve “yanlış” yol seçeneklerini belirlemek gerekiyor. Verdiğim örneklerde, seçilen yollar yanlıştır. 21. yüzyılda, 21. yüzyılın teknoloji ve malzeme çeşitliliğini, bunların sağladığı sonsuz form olanaklarını bir yana bırakıp 16. yüzyıl olanaklarıyla yapılmış bir caminin kopyasıyla yetinmek doğru bir mimarlık tercihi olamaz. İşverenler mimarlık alanında doğru ya da yanlışı ayırt edemeyebilirler, istedikleri doğrultuda kendilerine hizmete âmâde mimarlar da bulabilirler. Böylesi durumlar işverenlerin mimarlık konusunda danışmanlarının olmadığını ya da danışmanlarının doğru seçilmediğini kanıtlar.
Taklit mimarlık üreten mimarların durumuna gelince… Onlar, sahnede ya da ekranda örneğin Bülent Ersoy taklidi yapanlardan daha iyi bir konuma gelemezler. Üstelik, sahnedekiler bu işi, güldürmek amacıyla yapmaktadırlar; Sinan’ı taklit edenler ise gülünç duruma düşerler.
Geçmişe öykünen, geriye dönük mimarlık akımlarının oluşumuna biraz göz atalım.
Mimaride geriye bakış olgusu, geçmiş çağların öykünülen mimarlıklarını tarihten alınmış şablonlarla diriltme çabaları çoğu kez bunalım dönemlerinde gündeme gelir; yenilik yaratma kısırlığında, geçmişten, geçmişin formlarından, görkeminden medet umulur. Ulusalcı arayışların kökeninde de bu vardır. Tarihsel arayışlar, çaresizlik içinde akıl, görgü, bilgi yerine yalnızca duygusallık yüklüdür.
Mimaride bunalım, genellikle, mevcut teknolojinin nefesinin tükendiği, yeni teknolojilerin imdada yetişmediği, yeni ürünler vermekte zorlanılan dönemlerde olabildiği gibi, sosyal ve siyasal bunalımların yaşandığı dönemlere de rastlıyor.
Biraz tarihe bakalım… Örneğin, bizdeki Birinci ve İkinci Ulusal(cı) (2) Mimarlık akımları da sosyal ve siyasal çalkantıların ürünü olarak doğmuştur. Yine aynı çıkışla, 1930’lu yıllarda Avrupa’ya egemen olan baskıcı rejimler ve onları kuran egemenler siyasal güçlerini pekiştirmek üzere mimarlığı propaganda amaçlı olarak kullanmayı denemişlerdir. Almanya’da nazizm, İtalya’da faşizm, Rusya’da komünizm, siyasal emellerine uygun mimarlık yaratma yolunda gösterişli, anıtsal, dev boyutlu yapıları geçmişten aktardıkları mimari formlarla desteklemeye çalışmışlardır.

Birinci Ulusal(cı) Mimarlık, Osmanlı’nın yaşadığı düş kırıklıkları sonucu, öze dönüş arayışlarıyla beslenmişti. 19. yüzyılda güçlenen ulusçuluk hareketleri sonucunda Avrupa’daki topluluklar Osmanlı’dan birer birer koptukça Osmanlılar çareyi “Panislamizm” de aramaya başladı. Ne var ki kısa bir süre sonra din kardeşi Arapların da Osmanlı’dan kopmaya başlamalarıyla yeni bir düş kırıklığı yaşandı. Bu kez din bağları yerine milliyetçilik ön plana geçti.

1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet’le birlikte gelişen milliyetçilik kapsamında, “Pantürkizm” eğilimleri mimarlıkta da yeni arayışları gündeme getirmekte gecikmedi. Bu olgu o dönemde Osmanlı’ da “Neoklasik Türk Üslubu” ya da “Milli Mimari Rönesansı” şeklinde anılan akımın doğmasına yol açtı. Sonraları “Birinci Ulusal(cı) Mimarlık” adıyla anılacak bu tarz 1908 öncesindeki Osmanlı-İslam referansları yerine bu kez Selçuk ve klasik Osmanlı yapılarından aktarılan öğelerle yüklü yeni bir mimarlık yaratmaya yöneldi .
1939-50 yılları arasında ülkeye yayılacak olan “İkinci Ulusal(cı)” Mimarlık ise daha çok, savaş öncesinde ve savaş yıllarında Avrupa’ da gelişen totaliter düşüncelerin etkileriyle beslenerek “Milli Mimari” adı altında ortaya çıkmıştır. Bu kez birinci ulusalcı denemeden farklı olarak, ülkenin geçmişteki sivil yapılarından alınan öğelerden yararlanan, yine biçim aktarmaya dayalı, simetriye önem veren, taş kaplama cepheler ve anıtsal anlatımlar söz konusu olmuştur (3).
Çağdaş mimarlık anlayışının çok dışında gelişen bu zorlama akımlar doğal olarak uzun soluklu olamamıştır.
Nazi Mimarlığına gelince… Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin yani Nazilerin egemen olduğu 1933-45 arasında Almanya’da devlet güdümünde, ideolojinin ruhuna uygun düşen bir mimari tarz geliştirildi.
Tek adam, “Führer” Adolf Hitler, Romalıları âri ırk olarak görüyordu ve Antik Roma mimarlığına hayrandı. Hitler’ in o dönemde görevlendirdiği Mimar Albert Speer (4) öncülüğünde, yabancı literatürde “megalo manyak” sıfatıyla anılan dev boyutlu, çok gösterişli yapılar inşa edilmiş ve ütopik projeler hazırlanmıştır. Yine o dönemde propaganda amaçlı olarak hazırlanmış “Yeni Alman Mimarisi Sergisi” Türkiye’ye kadar gelecek, İstanbul ve Ankara’ da açılacaktır. Ankara’da açılan serginin afişinde şunlar yazılıdır:
“Ankara’da “Sergi Evi”ndeki Meşher…
“Yeni Alman Mimarisi” meşheri Alman Merkez Şehri İnşaat İdaresi genel inspekteri Reichs Nâzırı Albert Speer tarafından tanzim edilmiştir.
31 İkincikânun ila 15 Şubat 1943”
Aynı serginin 2-16 Mayıs 1943’te İstanbul’da eski Eminönü Halkevi’nde de açıldığı biliniyor.
Yine propaganda amaçlı başka bir sergi 1932-34 arasında İtalya’da hazırlanmış ve Benito Mussolini tarafından Roma’da açılmıştır: Mostra della Rivoluzione Fascista (Faşist Devrim Sergisi). Bu sergide de Faşist İtalyan mimarlığının görkemini ortaya koymak üzere çarpıcı örnekler verilmiştir. Sergi daha sonra 1937 ve 1942 yıllarında da tekrarlanmışsa da bunlar ilk sergi kadar ilgi çekmemiştir.
Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’nde de 1933-53 arasında mimarlık alanında bu kez komünist rejimin baskısı altında, “Stalin Gotiği” “Sosyalist Klasisizm” gibi gelişmeler olmuşsa da, demirperde ardında kaldığı için bunlar Türkiye’ye pek yansımamıştır. Buna karşılık o günün koşullarında biraz da eski müttefik Almanya’ ya duyulan hayranlık içinde sergiler bir hayli dikkat çekici olmuş ve 1939-45 arasında Türkiye’de gelişecek Milli Mimari ya da sonraki deyişle İkinci Ulusal(cı) Mimarlık akımını beslemiştir.
Ne var ki o dönemin yapıları o ülkelerde baş tacı edilmemiş, Albert Speer’in en önemli yapısı, Berlin’ deki Başbakanlık binası (1938-39) da dahil olmak üzere Nazi Almanyası döneminde yapılmış pek çok yapı daha sonraları yıkılmıştır.
Görüldüğü gibi sürekli olarak değişim içinde ve yenilik peşinde olan MİMARLIK, güdümlü ortamlarda gelişemiyor. Yine bize dönersek, günümüzdeki Selçuk ve Osmanlı’ya yönelik özlem ve arayışlar da bir bunalım döneminin arayışları olarak görülebilir. Modern Mimarlık Türkiye’de Cumhuriyet’le özdeşleşmiştir. Geriye dönük özlemler biraz da Cumhuriyet’e karşı Selçuk ve Osmanlı’yı referans almakta; ancak, bugünün teknolojisi ile geçmiş yüzyılların mimari biçimlerini üretmek anlamlı ve tutarlı olmanın çok gerisinde kalmaktadır.
Selçuk ve Osmanlı mimarlıkları geliştikleri çağın ihtiyaçlarının yanısıra teknoloji ve malzeme olanaklarıyla da son derece barışıktır ve o nedenle de başarılıdır. O günlerin teknolojisiyle, işçilik ve malzemesiyle bugünün mimarlığı yaratılamayacağı gibi, o günün mimari biçimlerinin de bugünün teknoloji ve malzemesiyle tekrarlanması anlamsızdır. Kısaca, eskilerin deyişiyle “abesle iştigaldir”.

Notlar
1.Cumhuriyet’in haberi, 14.6.2012
2.Ulusal = milli. Aslında konumuz için doğru terim “milliyetçi” yani Türkçesiyle “ulusalcı” olmalı.
3.Bkz. Doğan Hasol, 80. Yılda Cumhuriyet Dönemi Mimarlığına Bir Bakış, Yapı 265, Aralık 2003.
4.Albert Speer daha sonra, 2. Dünya Savaşı boyunca Nazi Almanyası’nın Silahlanma Bakanı olacaktı.