Diktatörler Mimarlığa Meraklıdır Kaynak : 08.06.2018 - Herkese Bilim Teknoloji | Sayı:115 | Yazdır

Mimarlığın gelişmesi, teknoloji ve güncel olanaklarla olduğu kadar, toplumsal ve siyasal ortamlarla da bağlantılıdır. Aslında, siyasetin bütün sanatlara olduğu gibi mimarlığa da karışmaması, müdahale etmemesi, yalnızca destekleyici olması gerekir. Ne var ki bu olağan durum, baskıcı rejimlerde farklı gelişir. Genel olarak bütün baskıcı rejimler mimarlığın ifadeci özelliklerinden yararlanmak, siyasal kimliklerini bu yoldan da anlatmak isterler. Bu amaçla da mimarlığı kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirmeye hatta daha da ileri giderek biçimlendirmeye çalışırlar. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Dış dünyadan örneklerle biraz geçmişe bakalım.

İtalya’da Ulusal Faşist Partisi’nin kurucusu Benito Mussolini 1922’de Başbakanı olmuştu. 1925’te demokrasiyi askıya alarak diktatörlüğünü ilan etti. 1929’dan itibaren de İtalya’yı tek parti düzenine dönüştürdü. İddisına göre, Faşizm Yeni İtalya’nın yaratıcısı olacaktı. Duçe (önder) olarak anılan Mussolini “Novocento” (Yeni Çağ) başlatma peşindeydi. “Bir ulusun gerçeği sanatın da gerçeğidir” anlayışını bütün sanatlara olduğu gibi mimarlığa da dayatmak istiyordu. Faşizmin mimarisi, Mimar Marcello Piacentini öncülüğünde geçmişe, Roma İmparatorluğu’nun görkemine öykünen yeniklasik tarzda gelişecekti.

Mimarlık, faşizmin güç gösterisi için iletişim araçlarından biri konumuna gelmiştir. 1932-34 arasında Roma’da propaganda amaçlı bir mimarlık sergisi bizzat Benito Mussolini tarafından açılır: “Mostra della Rivoluzione Fascista.” Bu Faşist Devrim Sergisi’nin amacı, Faşist İtalyan mimarlığının görkemini ortaya koymaktır.

Kongre Sarayı - Roma

Almanya’da Adolf Hitler iktidara geldikten sonra mimarlığı da kendi propaganda araçlarından biri haline getirmiştir. Tek adam Führer (önder) Hitler siyasi görüş olarak “âri ırk”ın peşindeydi. Hayranlık duyduğu Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nu da üstün ırktan saydığı için yeni rejimin mimari eserlerinin de eski Roma tarzında olmasını istiyordu. Böylece, rejimin, daha doğrusu Führer Hitler’in de Duçe Mussolini gibi, bir mimari tarz dayatması söz konusuydu. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin yani Nazilerin egemen olduğu 1933-45 arasında Almanya’da devlet güdümünde, geçmişten esinlenen, ideolojinin ruhuna uygun sayılan bir mimari tarz oluşturulmuştu.

Hitler'in Berlin Planı Volkshalle_Berlin_(inşa edilmemiştir)

Hitler’in o dönemde görevlendirdiği Mimar Albert Speer (1) öncülüğünde, yabancı literatürde “megalo manyak” sıfatıyla anılan dev boyutlu, çok gösterişli yapılar inşa edilmiş ve ütopik projeler hazırlanmıştır. Yine o dönemde propaganda amaçlı olarak hazırlanan “Yeni Alman Mimarisi Sergisi” dış ülkeleri de dolaşacak, 1943 yılında Türkiye’de, önce Ankara’ da sonra da İstanbul’da açılacaktır. Ankara’da açılan serginin afişinde şunlar yazılıdır:

“Ankara’da “Sergi Evi”ndeki Meşher…
“Yeni Alman Mimarisi” meşheri Alman Merkez Şehri İnşaat İdaresi Genel İnspekteri Reichs Nâzırı Albert Speer tarafından tanzim edilmiştir.
31 İkincikânun ila 15 Şubat 1943”

Aynı sergi 2-16 Mayıs 1943’te de İstanbul’da eski Eminönü Halkevi’nde açılmıştır.

Ne var ki Nazi dönemi yapıları Almanya’da baş tacı edilmemiş, Albert Speer’in en önemli yapısı, Berlin’ deki Yeni Reich Şansölyelik binası da dahil olmak üzere o dönemde yapılmış pek çok yapı savaştan sonra yıktırılmıştır.

Sovyetler Birliği’nde de tarihin en ünlü diktatörlerinden biri olan Josef Stalin döneminde, Stalin Gotiği ya da Sosyalist Klasisizm denilen akım egemendir. Jdanov’cu sosyalist gerçekçilik doktrinine göre, “sanat, rejimin ideolojisinin emrinde olmalıdır.” Stalinist mimarlık 1933-55 yılları arasında o doğrultuda yaygınlaşmış, Stalin’in ardılı Nikita Khruşcev’in Sovyet Mimarlık Akademisi’ni dağıtması ile son bulmuştur. Akımın, Sovyet işgali altındaki ülkelerde de etkisi görülmüştür.

Stalin döneminin en dikkat çekici örnekleri Moskova’daki “7 Kız Kardeşler” (1947-55) diye anılan yüksek yapılardır. Birbirine çok benzeyen o yapıların her biri farklı işlevlere aittir: bakanlık, otel, üniversite, apartman, yönetim binası gibi… Stalin hızını alamayarak bu yapıların bir benzerini de, Sovyet işgali altındaki Polonya’nın başkenti Varşova’ya, parasını kendilerine ödeterek hediye (!) etmiştir. O yapı Varşova’da bugün de ayakta olan Kültür ve Bilim Sarayı’dır. Varşovalılar kentin en güzel göründüğü yerin, bu binanın tepesi olduğunu söylerler, çünkü bu bina o görünüşe girmezmiş.

Yedi Kız Kardeşlerden biri

Portekiz, İspanya ve Romanya’da da diktatörler, Salazar, Franco ve Çavuşesku dönemlerinde, yine  yukarıdakilere benzer türden baskıcı yaklaşımların mimarlık ortamına ve anlayışına egemen olduğu görülür.

Portekiz’de 1933-74 yılları arasında süren Estado Novo (Yeni Devlet) diye anılan dönemde de tarihselci tarzda anıtsal yapılar önem kazanmıştır. Dönemin büyük bölümünde, 1933-68 arasında Salazar, ülkenin tek hâkimidir.

El Caudillo (önder) (2) olarak anılan General Franco, İspanya iç savaşı (1936-39) sonrasında ülkenin başına geçmiş, 1947’de rejimi değiştirerek kendisini kral ve ülkenin daimi koruyucusu olarak atamıştır. O dönemde İspanya, Avrupa’da gelişen Modern Mimarlığı dışlayarak, Franco’nun görüşleri doğrultusunda, duygusuz, milliyetçi anlayışla klasikçi tarzda yoz yapılar üretmiştir. Franco’nun 1975’teki ölümünden sonra İspanya’da mimarlık ciddi bir atılım sergileyecektir.

Romanya Sosyalist Cumhuriyeti’ne gelince, dönem yapılarının belki de en çarpıcısı Çavuşesku’nun 1983-89 arasında Bükreş’te yaptırdığı, şehrin tarihsel dokusunu bozan, 1.100 odalı, abartılı başkanlık sarayıdır. O bina bugün Parlamento Binası olarak kullanılmaktadır.

Çavuşesku Sarayı_Bükreş

Görüldüğü gibi, özgür ortamlarda yenilikçi, yaratıcı şekilde gelişen mimarlık, baskıcı ortamlarda gelişemiyor.

Mimarlıkta geriye bakış olgusu, geçmiş çağlara duyulan özlemle, eski mimarlıkları diriltme çabaları şeklinde çoğu kez toplumsal ve siyasal bunalım dönemlerinde gündeme gelir. Yenilik yaratma kısırlığında, geçmişten, geçmişin görkeminden, biçim kalıplarından medet umulur. Ulusalcı arayışların kökeninde de bu vardır. Tarihselci arayışlar, çaresizlik içinde akıl, görgü, bilgi, yaratıcılık yerine taklide yönelik oluyor, mimarlığı da geriye götürüyor.

1. Albert Speer daha sonra, 2. Dünya Savaşı boyunca Nazi Almanyası’nın Silahlanma Bakanı olacaktı.
2. Görüldüğü gibi hepsi de “önder”.