| Doğan Hasol ile Dünden Bugüne Seramiğin Nostaljisi (Şerife Deniz Ulueren / Seramik Dergisi) |
Kaynak :
01.03.2005 -
Seramik Dergisi 8
|
Yazdır
|
|
Türkiye’de tasarım dalında bir ilkin gerçekleştirilmesine tanıklık etmiş olan mimar Doğan hasol: “Bunun seramik alanında olması çok önemli. Türk Seramiği bugün Avrupa’nın 3. büyüğü” DOĞAN HASOL
Dergide görevime başladığım günden beri görüştüğüm büyüklerim, sanatçılar, politikacılar, birçok isim bana seramiğin günümüzdeki durumundan, eserlerden, gelecekten ve Türk seramiğinin dünyadaki konumundan bahsederlerken, kafamda sürekli bu işin geçmişi nasılmış, bugünlere geliş noktaları ve geçmişte seramikte moda gibi birçok konuda soru işaretleri birikmişti. Sektörden de geçmişte seramikle ilgili istediğim arşivlere ulasamadım. Başkanımız Adnan Polat’a dergiye mimariyi de dahil etmek istiyoruz dediğimde, Galatasaray yöneticiliğinden de dostu olan Doğan Hasol’la görüşmemi önerdi. Hemen aradım, buluşmamız iki haftayı buldu ama günlerdir seramik nostaljisi ve hikayelerin tam ayağına gitmişim. Günümüzde gerçekten işini böylesine titizlikle severek yapan insanlara hayranım, bir de ailesiyle bütünleşmiş sıcak bir şirket olunca insan huzurla ayrılıyor röportajdan. Bir duayen, bir yönetici, iyi bir aile reisi ve torununa dahi bu işi sevdirmiş… Ayrıca gerçek Galatasaraylı. Evet Doğan Hasol ile seramiğin dününü. 40 yıl öncesinin Perşembepazarı’ndan, seramiğin olmadığı günlerde Türkiye’ye, ilk dizayn (tasarım) yarışması ve günümüze kadar her şeyi konuştuk.
Serife Deniz: Sohbetimizde bana 40 yıl öncesinin Türkiyesi’nden bahsettiniz. Seramiğin olmadığı günlerde ne kullanılırdı? Doğan Hasol: “1960’ların başından söz ediyorum. O tarihlerde Türkiye’nin ciddi bir yapı malzemesi üretimi yoktu, çeşit ve miktar çok sınırlıydı. Çanakkale Seramik’in Çan’daki fabrikası kurulmuştu, 15/15 beyaz karo fayans üretiyordu Sümerbank’ın Bozüyük’te fabrikası vardı, sınırlı renklerde 10/10 seramik karo ile bir iki çeşit lavabo üretirdi. Öteki çeşitler için ithal ürünlere gitmek gerekirdi, ama döviz darlığı nedeniyle ithalat da kolay değildi. O dönemde Türkiye bolluk içinde değildi, 1958’de büyük bir devalüasyon yapılmıştı. Sonra, Eczacıbaşı’nın sağlık gereçleri devreye girdi, Kartal’da, ayrıca sanat seramikleri üreten bir atölyesi vardı; ünlü seramikçi Sadi Diren atölyenin başındaydı, eşi Belma hanım da özel sırları hazırlardı. Yine 1960’larda Gorbon-lşıl da sanat seramikleri üretirdi Levent’teki tesisinde… Daha çok dekoratif kaplamalar, panolar… Başında mimar Rebii Gorbon ve seramikçi Erdoğan Ersen vardı. Daha sonraları Şişli’de Karga Çömlek Seramik Atölyesi kurulmuştu, Sahibi Simin Hanım Bozüyük’ün ürettiği seramikleri alır, üzerine soyut desenler işler, fırınlar ve dekoratif seramikler olarak piyasaya çıkarırdı. 1970’lerde Perşembepazarı’nda Erdoğanlar diye bir büyük mağaza açıldı. Onlar da Kısıklı’daki tesislerinde seramiklere desen işleyip sırlarlardı.” S.D: O yıllarda seramik veya fayans nasıl sağlanırdı? D.H: “Fayans ve seramik karolar Perşembepazarı’ndan sağlanırdı. Hem dükkanlarda, hem de açık tezgahlarda satılırdı. O zamanlar İstanbul’da seramik, tesisat ve yapı malzemesi satılan tek yer Karaköy’deki Persembepazarı’ydı. 15/15 beyaz fayanslar, kafes denilen, portakal sandığı niteliğindeki özensiz tahta ambalajlarda satılırdı. “Üç kafes fayans aldım” gibi konuşulurdu. Yerli renkli fayanslar çok sonra devreye girdi. Sağlık gereci olarak pazarda ithal Roca ürünler vardı; bunları evlerde kullanmak övünme nedeniydi. Biraz önce de söylediğim gibi, Türkiye’nin ithal edebilecek gücü azdı, ithal edilenler ise hem pahalı hem de çeşit olarak yetersizdi.” Ş.D: Türkiye’ de sergi bile yoktu degil mi? D.H: “Fakülteyi bitirmemden birkaç yıl sonraydı, 1960’ların ortası… Lufthansa’ nın Elmadağ’daki bürosunu düzenleme işini üstlenmiştim. Almanya’dan Lufthansa’nın mimarı geldi ve pazardaki yapı malzemelerini görmek istedi, Perşembepazarı’na götürdüm, sırasıyla dükkanlara girip çıkmaya başladık; dört beş dükkan sonra sıkıldı, “Bunları topluca görebileceğimiz bir sergi yok mu?” dedi. Maalesef böyle bir sergi yoktu.” Ş.D: Bu boşluktan sonra nasıl girişimler başladı? D.H: “1967’de Yapı-Endüstri Merkezi’ni kurma girişimlerini başlattık. 1968’de Harbiye’deki daimi sergimizi açtık. Yine ürün çeşidi azdı.Tuğla, kiremit vb. gibi kaba yapı malzemeleri ile marley yer karoları, betebe gibi ürünler vardı. 450 m2’lik sergi alanını zorlukla doldurabilmştik. Bugünle kıyaslayınca Türkiye’de inşaat malzemesi endüstrisi yok denecek kadar zayıftı. Makine kiremidinin bile adı hala Marsilya Kiremidi idi. Yerde, “çini” denilen çimento karolar kullanılıyordu. Cimento karoya çini deniliyordu; bunun İznik Çinisi ile hiçbir ilgisi yoktu. Sonraları suni mermer karolar üretildi. Ankara’daki apartmanlarda salonlarda, yatak odalarında bile dökme mozaik çok yaygındı. Zaman içinde gelişmeler oldu.”
|
S.D: O dönemlerde Türkiye’deki ilk tasarım yarışmasından bahsetmiştiniz, anlatır mısınız?
D.H: “Türkiye’de ilk kez bir tasarım yarışması, seramik gereçlerle ilgili olarak 1970 yılında Ankara’da gerçekleştirildi. O zaman tasarım sözcüğü bile ortalarda yoktu. Tasarım sözcüğü olmadığı gibi, “sağlık gereçleri” terimi de yok henüz. Nitekim, yarışmanın adı “Seramik Konut Gereçleri Yarışması” idi. Yarışmayı Eczacıbaşı Vitra ile Or-An Toplu Konut ortaklaşa düzenlemişlerdi. Jüri’de Başkan olarak Hakkı İzet (Seramikçi), Başkan Yardımcısı olarak ben, üyeler olarak da Nuri İyem (Ressam), Melike Kurtiç (Seramikçi), Doruk Pamir (Mimar), Sadi Diren (Seramikçi), Zühtü Müridoğlu (Heykeltıraş) ve Eczacıbaşı’ndan sanırım, Kimya Mühendisi Faruk İşman vardı. 35 yıl geçmiş… O zamana değin Türkiye’de hiçbir alanda tasarım yarışması yapılmamıştı. İlk kez düzenlenmesi açısından önemliydi. Birincilik ödülünü de Turgut Alton, Alpaslan Ataman, Tuncay Çavdar mimarlar grubu kazanmıştı.” S.D: Günümüze gelince nasıl gelişmeler sağlandı? D.H: ‘Yapı malzemesi üretiminde çok büyük gelişme oldu. Türkiye sanayileşmeye gebeydi. 1960’lardan sonra büyük atılımlar yapıldı. Nüfus artışı ve şehirlere göçle birlikte konut gereksinmesi arttı. Bir bölümü gecekondularla karşılansa da özellikle Kat Mülkiyeti yasasından sonra yapsat düzeninde apartmanlara yönelme oldu. Ayrıca gecekondular da malzeme kullanıyordu. Yıllar önce iç düzenlemesini yaptığımız apartmanın çıkma döküm banyo küvetini, inşaatta çalışanlardan biri almak istemiş, “gecekonduma koyacağım” demişti. Türkiye’nin dinamizmi var, insanlar yeniliklere çok açık, gördüklerini hemen uygulamak istiyorlar. S.D: Malzeme dediniz ama son depremlerle birlikte bu konuda puan kaybetmedik mi? D.H: “Sürekli olarak, malzemeden çalan müteahhitlerden söz edildi; oysa asıl çalınan bilgidir. İnşaatta çok fazla hissediyorsunuz bunu. İşe bir mimarla başlamak gerekir; malsahipleri bundan kaçıyorlar. Her şeyden önce binanın projesi doğru yapılmış olmalıdır; işin estetik boyutunu da gözardı etmemek gerekir. Bilgiden tasarruf etmeye çalışırsanız, binanın ne mimarisi, ne sağlamlığı, ne de estetiği kalır, inşaat da kalitesiz olur. Binanın düzgün bir projesinin yapılması ve projenin doğru uygulanması önemlidir. Deprem sonrası analizlerde aynı binada degişik katların beton kaliteleri farklı çıkıyor. Demirden betondan çalınmamıştır ama vibratör kullanmamış, dökümden sonra bazı katlarda betonun sulanması ihmal edilmiştir. Bunlar yapılarda nitelik kaybına yol açıyor; bütün bunlar bilgi işidir.” S.D: Zamanla seramiğin kalitesi nasıl gelişti? D.H: “İlk zamanlarda üretilen seramiklerin kutularının üzerinde “seramik doğal malzemedir, olabilecek boyut ve renk farklılıkları normaldir” yazardı. Zaman içinde seramiklerin kalitesi gelişti. Bugün seramik çok daha kaliteli üretilebiliyor. Teknoloji geliştikçe seramiklerin çeşidi, rengi, üretim kalitesi, boyutları arttı. Günümüzde Türkiye seramik üretiminde çok iyi noktalara geldi. Üretim bakımından karoda Avrupa’da 3., Dünyada 5. konumda, seramik sağlık gereçleri üretiminde yine Avrupa’ da 2., ihracatta 1. durumda olması gurur verici bir olay.” S.D: Bazı ülkelerde üretim engellemelerinin olduğunu duyduk doğru mu? D.H: “Pek çok Batı ülkesinde kimi üretim türleri çevre kirliligi yaptğı için yasaklandı. Örneğin, çimento üretimi. Biz çimento fabrikalarımızın cokluğuyla övünüyoruz. Aslında çimento ihraç edilebilecek bir ürün degildir, çünkü yükte ağır pahada hafif olan bir malzemedir. Endüstrinin, çevreyi olabildiğince az kirleten ve daha az enerji tüketen ürün türlerine ağırlık vermesi gerekir.” S.D: Yine tasarıma gelmek istiyorum, dünya tasarımı konuşuyor. Buna ağırlık veren ülkeler öne geçmiş durumda. Siz de Türkiye’nin iyi mimarlarından biri olarak ne düşünüyorsunuz? S.D: Ülkemizde binaların kişiliği yok gibi görünüyor degil mi? D.H: “Kaçak yapıları ve gecekonduları bir yana bırakalım. Bunların dışındaki binalarımızın da çoğu birbirine benziyor. Gökdelenler bile öyle.. Örneğin, cam kuleler… Yurtdışında bunlar yıllar önce vardı, bize gecikmeyle geldi. Bazı yabancı firmalar geldi Türkiye’ye… Bunlar cephe sistemleri için az faizle uzun vadeli krediler açıyorlar. Cephe sistemi üreten yerli firmaların aleyhine bir durum gelişiyor, çünkü bizimkiler işe başlarken belli bir yüzdeyi peşin istiyorlar. Son dönemlerde kimi cephe giydirme firmaları, “siz mimariyi falan bırakın, cepheyi biz giydirelim” diyorlar. Bunlar temelde mimarlıkla çelişen davranışlardır. Bizim, mimaride kimlik ve kişilik dediğimiz özellikler vardır. Yaşanan durum bunu yok ediyor.” S.D: Son dönem projelerinizden bahseder misiniz? D.H: “Güncel iki büyük projemiz var. Türkiye’nin en çağdaş hastanesini bitirdik. Çayırova da Anadolu Vakfı’nın girişimiyle yapılan Anadolu Sağlık Merkezi 12 Şubat’ta açıldı. Projelerini Amerikalı bir firmayla ortaklaşa gerçekleştirdik. Bir de İzmir’de Büyük Efes Oteli’nin yenileme projesini her şeyiyle bitirdik, ama Hükümetin, Emekli Sandığı otellerini yenileme ya da oldugu gibi satma seçenekleri arasında tereddütleri var.” Seramiğin de tasarımla ilişkisi çok fazla. Tasarıma hangi firma önem verirse, o öne geçecektir. |







