Doğan Hasol ile mimarlık üzerine… (Söyleşi: Elif Aydoğdu Oral) Kaynak : 01.07.2015 - Eczacı Dergisi | Yazdır

Doğan Hasol; kurduğu Yapı-Endüstri Merkezi aracılığıyla Türkiye’de mimari birikimin belgelenmesi ve geleceğe aktarılması konusunda emeği olan, bıkıp usunmadan İstanbul başta olmak üzere şehirlerimizde yaşanan mimari, tarihi ve ekolojik tahribatlara dikkat çeken bir isim. Bunu yayınladığı kitaplar, gazetelerdeki makaleleri, seminerler, konferanslar aracılığıyla sürdürüyor.

Doğan Hasol ile bizi bir araya getiren ise altıncı baskısını yapan “Mimarlar Dik Durur!” adlı kitabı oldu. Çünkü elimden bırakmadan birkaç gün içinde okuduğum,  mimarların renkli dünyasını anlatan “Mimarlar Dik Durur!” kitabı benim gibi mimar olmayanların da çok keyifli okuduğu, hayatın içinden yaşanmış hikâyelerle dolu… Kitabı okurken dört yıl önce yitirdiğimiz usta çizer Güngör Kabakçıoğlu’nun inanılmaz lezzetteki çizimleri de size eşlik ediyor. Hem kitabı konuşmak hem de mimarlık alanında yaşanan hızlı ve büyük değişimleri bir de onun gözüyle değerlendirmek üzere bir araya geldik.

Kitaptaki anılardan da görüyoruz ki, Türkiye sürekli planlamaların yapıldığı ama bu planlara bir türlü uyulmadığı bir ülke… Yapıların çoğu mimar elinden çıkmıyor ama mimarlar suçlanıyor. Nasıl oluyor bütün bunlar?

Gerçekten öyle; kentlerin çarpıklığının sorumluluğunu mimarlara yüklerler. Ama İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İstanbul’daki yapıların %70’inin kaçak olduğunu söylüyor; bunların büyük bölümü gecekondu. Bu durum yalnızca İstanbul için değil, Ankara ve İzmir için de öyle; göç alan bütün şehirlerimiz için öyle. Kaçak yapıları ve gecekonduları mimarlar yapmadıklarına göre durum söylendiği gibi değil, ama suçlanan hep mimarlar oluyor. Mimarlar bu işin sorumlusu değil, mağdurudur aslında. Yapılanlar mimarın gözünü tırmalar, mimar bu yapılanlardan hiç mutlu olmadığı halde suçlamalar hep mimarlara yöneltilir. Öyküsü kitapta da var…  Bizim şehircilik hocamız Gündüz Özdeş’e bir tren seyahatinde yanındaki kişi hangi işle meşgul olduğunu sormuş. Özdeş, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde şehircilik hocası olduğunu söyleyince, “Şimdi önünden geçtiğimiz bütün bu çarpık yerleşmeleri yapanların hocası siz misiniz yani” demiş adam. Bütün o yapıların oldubittilerle değil de mimarlar, şehirciler tarafından yapıldığını sanıyormuş. Gel de anlat!.. Rahmetli Gündüz Bey de o yerleşmelere baktıkça ıstırap duyardı herhalde.

“Önceden ‘yap sat’ dönemi vardı. Daha sonra ‘yık yap’ dönemi başladı”

 Türkiye’de her zaman kentsel planlar yapılmış ama bir türlü bunlara uyulamamış. Türkiye’nin plan ve plansızlık tarihine biraz bakabilir miyiz?

Cumhuriyetin erken döneminde plana önem veriliyordu. Örneğin Ankara planı için 1932 yılında Alman mimar ve şehir plancısı Hermann Jansen getirilmişti, 1936 yılında da İstanbul planlaması için Fransız şehir plancısı Henri Prost… Hazırlanan planlar tam uygulanamadığı halde Ankara ve İstanbul’a katkıları olmuştur. Araya savaş yılları girse de Cumhuriyetin ilk yıllarından 1950’ye kadar planlama anlayışı bir şekilde devam etmiştir. O yıllarda başlayan sanayileşme, kentlere göçü hızlandırıyor. İş bulmanın

yanısıra daha iyi yaşam koşulları için göç başlıyor. Marshall yardımları geliyor. Tarıma traktör giriyor. Tarımda çalışan insan sayısı azalıyor, bu da şehirlere göçü tetikliyor. Sanayileşme sürecinde bunlar normaldir; birçok ülkede de benzer gelişmeler yaşanmıştır. Ama bizde süreç çok hızlı ve denetimsiz, önlemsiz bir şekilde oldu ve yoğun gecekondulaşmaya yol açtı.

1950’den sonra Demokrat Parti ve Adnan Menderes dönemi başladı. O dönemde planlama anlayışından uzaklaşıldı; yol genişliğini bile Menderes belirler hale geldi. O dönemde korunması gerekenler dâhil, pek çok yapı yıkıldı maalesef… 1960’larda Kat Mülkiyeti yasasının ardından yeni bir paylaşım düzeni ile “yap sat” dönemi başladı.

80’lerle birlikte, neoliberal ekonomiyle örtüşen uygulamalar geldi. Küreselleşmenin etkilerini görmeye başladık. Bugün “yık yap” döneminin içindeyiz. Yapılar ve yeşil alanlar, arsalarına tamah edilerek, korunması gerekenler dâhil hiçbirinin gözünün yaşına bakılmadan yok ediliyor. Yerlerine yoğun ve yüksek yapılaşma getiriliyor. Her kentte bunun bolca örneği var.

“Mimarlık kültürün bir dışavurumudur”

 Anlaşılan bizim toplumumuz planı ve mimarlığı pek önemsemiyor…

Mimarlık herkese lazımdır. İnsanlar her an mimari mekânlarda yaşıyorlar. Parkta, camide, evde, sokaklarda, işte, hep mimari mekânlar ve yapılar içindeyiz. Bunları kullanan, buralarda yaşayan insanların yani toplumun iyi mimariyi istemesi lazım. Doğal ki yöneticilerin de… Örneğin, Fransa’nın mimarlık yasası var; “Mimarlık kültürün bir dışavurumudur” diye başlar. Oysa Türkiye’nin ne mimarlık yasası var, ne de Finlandiya’da olduğu gibi bir mimarlık politikası. Finlandiya’da hangi hükümet iktidara gelirse gelsin o politikayı uygular. Bizde ise sürekli değiştirilen kamu ihale yasasıyla, patates nasıl satın alınırsa proje de öyle yaptırılıyor. Proje yarışmaları neredeyse unutuldu.

Türkiye’nin eksiği, mimarlıktan önce şehirciliktedir. Bizde plan sevilmez… Belediyelerimizin meclis ve encümen kararlarına bakın, parsel bazında plan değişikliğinin ne kadar çok sevildiğini görürsünüz. Bu tutumla bütüncül mimariye ulaşılması mümkün değildir. Plan anlayışı ve plana saygı olmayınca iyi mimariye ulaşmak, şehirleri gerçek değerine kavuşturmak mümkün olamaz.

Kalemle çizdiğiniz çizgi kalıyor, fena mı?

Doğan Bey bu röportaj Kırtasiyeciler Birliğinin Frekans Dergisi’nde yayınlanacak. Türkiye’de tüm kırtasiyecilere ulaşıyor bu dergi. Mimarların tamamen bilgisayarın yoğun kullanıldığı bu dönemde kalem kâğıt ilişkisi hep merak edilir?

Kaleme, kâğıda ben devam ediyorum. Bilgisayar destekli çizim ve grafik sanatlar için iki boyutlu tasarım çabuk gelişti. Mimarlık üç boyutlu… O nedenle bilgisayar destekli mimari tasarım epeyce arkadan geldi. Yeni kuşaklar bilgisayarda çalışıyor. Ben hâlâ kâğıt kalemle tasarım yapmayı severim.  Vaktiyle sertlik dereceli kurşun kalemler, aydınger kâğıdı, resim kâğıtları kullanırdık. Şimdi elimin altında 0,5 pilot kalemim var. Benim için çok rahat, eskizi de pilot kalemle yaparım. Çizdiğiniz çizgi silinmiyor, daha kalıcı oluyor fena mı?