Çelik Yapılar Dergisi Röportajı Kaynak : 01.07.2015 - Nur Özkan röportajı | Yazdır

Tasarım fikirleriyle, düşüncelerini kaleme aldığı yayınları, kitaplarıyla, kurduğu Yapı-Endüstri Merkezi ile Türkiye’nin mimarlık camiasının etkili ismi Doğan Hasol:
“Çeliğin Kendi Pazarını Kendisinin Yaratması Gibi Bir Güçlüğü Var”

“Yağma Var !”, “Her Şeyin Mimarı Var”, “Mimari İzlenimler”, “Galatasaray’da Düşler-Gerçekler”, “Anılar Kuşlar Gibidir”, “Mimarlar Dik Durur!”, “Aferin Desinler Diye/ Doğan Hasol Kitabı”, “Mimarlık Sözlükleri”…
Mimar olmasanız da büyük bir ilgi ve keyifle okuyacağınız bu kitapların yazarı Doğan Hasol, 1937 İstanbul doğumlu. Galatasaray Lisesi’nden sonra girdiği İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde “Mimarlık ve Sanat” Dergisi ekibine katılarak mimarlık öğreniminin yanına yazarlığını da koymaya başladı. Okulu bitirip asistan olan Doğan Hasol, aynı zamanda Mimarlar Odası’nın Dergisi Mimarlık’ın Yazı İşleri Müdürlüğü’nü ve Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nin Sekreter Üyeliğini de yaptı. 1968 yılında bir grup arkadaşı ile birlikte, bugün ülkedeki yapı sektörünün en önemli kuruluşları arasında yerini alan, mesleki dergiler, kataloglar ve mimarlık kitaplarının yayımlanmasına, kurslar, konferanslar, seminerler düzenlenmesine öncülük eden Yapı-Endüstri Merkezi’ni kurdu. Sadece yurtiçinde değil, yurtdışı başarıları geldi ardından. Uluslararası Yapı Merkezleri Birliği UICB’nin iki kez başkanlığına, daha sonra da Onur Üyeliği’ne seçildi.
Mimarlığın pek çok alanında önemli başarılara imza atan Doğan Hasol, mimari proje yarışmalarında ödül ve mansiyonlar kazandı, kimilerinde de jüri üyeliği yaptı. Serbest mimarlık çalışmalarına önce eşi Hayzuran Hasol ile başladı, sonrasında kızlarıyla birlikte HAS Mimarlık’ı oluşturdular ve mimarlık çalışmalarına orada devam etti.
Dahası da var elbette, spor yazıları, Galatasaray’da 2. Başkanlık mesela. Yani özetle çok renkli bir isimle buluştuk Çelik Yapılar üzerine sohbet etmek için. Şansımız, Doğan Hasol’un Türk Yapısal Çelik Derneği’ni ve çalışmalarını yakından tanıması ve her zaman destek olmasıydı. Söyleşi sayfalarımızın konuğu Doğan Hasol olunca, tadı damağımızda kalan bir sohbet çıktı ortaya…

Hayatınız boyunca gerçekleştirdiklerinize şöyle bir bakınca bile, size soru sormakta zorlanıyor insan, nereden başlayacağını bilemiyor. Onun için soru değil de, çok genel bir çerçeve ile başlayalım sohbetimize, “Çelik Yapılar” diyelim, siz anlatın bize düşüncelerinizi…
Doğan HASOL: Genel olarak bakarsak, bazen malzeme teknolojiyi tetikliyor ya da teknoloji malzemeyi gerekli kılıyor ve o malzeme üretilmeye başlıyor. Metal yapıların kökenine baktığımızda en çarpıcı örnek Amerika’daki Şikago Okulu akımı dönemidir. Demir yapılarla başlamıştır, sonra çelik yapılarla devam etmiştir. Bugün “Gökdelen” dendiğinde akla ilkin Şikago gelir. Çelikle mutlaka gökdelen yapmak da şart değil tabii; çeliğin çok geniş bir uygulama alanı var.

1999 depremini hatırlayalım… O depremden sonra kıyamet koptu… “Betonarme yapı yapmayalım yığma yapı yapalım, ahşap yapı, çelik yapı yapalım” diye. Kullandığımız malzeme tıpkı ilaç gibidir, ihtiyaca göre kullanmak lazım. Her malzemenin yeri başkadır. Mesela Türkiye mükemmel bir ahşap konut mimarisi yaratmıştır. İstanbul’da, Boğaz’da, Süleymaniye’de, Üsküdar’da ahşabın en güzel örneklerini vermiştir; Anadolu’nun ormana yakın bölgelerinde de öyle… Ahşap tarihteki ilk yapı malzemelerinden biridir; tekniği mükemmel şekilde gelişmiştir. Taşın bol olduğu yörelerde de aynı şey taş için söylenebilir. Sonraları doğal malzeme dışında birçok malzeme girdi yapıya. Örneğin, betonarme… Yapılması kolay diye herkes buna girişti, ama doğru uygulanmıyordu. Bundan otuz yıl önce yazdığım yazılarda “Bizim yapım teknolojimiz çok ilkel” diyordum. Ne kadar ilkel olduğu da zaten ortaya çıktı depremlerde. Yaptığımız betonarme yapıların orta büyüklükte bir depremde bile çok hasara uğradığını gördük. Her hatanın bedeli bir şekilde ödeniyor.

Betonarmenin ortaya çıkması da yine çelikle ilgili. Beton çeliği olmasaydı betonarme olmazdı zaten; betonarmedeki “arme” sıfatı zaten çeliği anlatıyor.

Bütün bu gelişmelerin, sürecin yaşanması doğal. Türkiye’ye çelik çok geç geldi; özellikle de yapısal çelik üretimi. Dolayısıyla, bunu uygulayacak olan firmaların gelişmesi yavaş oldu ve gecikti. Ayrıca herkes betonarmenin kolay olduğunu, iyi yapıldığını sanıyordu. Depremden sonra, “Geleneksel metotlarla yaparsak daha iyi olacak” sözleri duyulmaya başladı, ama ne var ki geleneksel metotla yaptığınızı da kötü yaparsanız, o da başınıza iner. Ailemiz 1939 Erzincan Depremi’nden çıktı; ben iki yaşındaydım o zaman. 40 bin kişi öldü o depremde. Geleneksel konutlar vardı, kerpiç evler… Biz evi terk ettikten bir süre sonra ev çökmüş. Ben hatırlamıyorum ama anlatılanları o kadar çok dinledim ki, sanki ben yaşamışım gibi canlandırıyorum. Kerpiç de geleneksel malzeme; kötü yaparsanız o da yıkılıyor. Özensiz yaparsanız hepsi sorun olur; betonarmeyi de, çeliği de yanlış yaparsanız hatanın bedelini ödersiniz.

1999 Kocaeli depreminden sonra çok konuşuldu, “Hırsız müteahhit betondan çaldı, demirden çaldı” diye. Aslında “çalınan malzeme değil, bilgiydi”. Düzgün mühendislik hizmeti alan yapılar, can kaybına neden olacak kadar hasar görmedi. Deprem sonrasındaki söylemler arasında, “betonarme yapacağımıza çelik yapsak” konusu da gündeme geldi. Ne var ki, betonarme kötü yapıldığı için yıkıldı, çeliği de kötü yapsan o da yıkılır. Projesiz, denetimsiz her yapı aynı şekilde tehlikelidir. Suçlu olan malzemenin kendisi değil; sorun malzemenin ve teknolojinin doğru kullanılmamasında. O nedenle tekrarlıyorum: “Çalınan bilgidir”. Yapı bilgiyle yapılır, malzemenin ve teknolojinin bilgiyle uygulanması lazım. Malzeme ilaç gibidir, hepsinin yeri ayrı. Gereğinden çok aspirin alırsanız başınızın ağrısı geçer ama mideniz delinir. Asıl mesele malzemeyi ve sistemi doğru kullanmak.

Aslında her malzemeye aynı özenin gösterilmesi gerekir. Yıllar önce bir inşaatta tanık oldum: Hazır betonun olmadığı dönem… Paydos saatine yakın, bir kamyon kum, çakıl, dökmüşler sokağa… İçinde deniz kabukları var, her şey var. İşçiler koşturarak çimento torbalarını atıyorlar o yığının üstüne, kürekle torbaları patlatıyorlar, suyu hortumla tutuyorlar; hepsi bize öğretilenlerin tam tersi. Ben hemen inşaatın yöneticisini aradım, “Burada dünyanın en kötü betonu dökülüyor” dedim. Bana ne dese beğenirsiniz? “Bir kamyon kum-çakıla 26 torba çimento atarlar, hortumla su verirler, onlar betonun kıvamını bilirler”… Anlayış buydu. Depremler biraz uyarıcı oldu, yönetmelikler gözden geçirildi, yeni kurallar getirildi.

Toplam yapı sektörü içinde çelik inşaatın oranının yüzde 5′ler gibi çok düşük seviyelerde kalmasını normal mi karşılamalıyız bu nedenler dolayısıyla?
Doğan HASOL: Çeliğin az kullanıldığı doğrudur. Burada mimarların tavrı önemlidir. Mimarlar her yeni malzemeye karşı tutuktur, ürkektir. Yıllar önce bunun çok açık bir kanıtını gördük. İzocam artık 50 yılını doldurdu, ilk çıktığı zamanlarda bir televizyon reklamı vardı; zaten televizyon da yeni çıkmıştı. Bir kadın, dairesinin kapısını açıp, “Yak şu kaloriferi donuyoruz” diye kapıcıya bağırıyor, başka birisi “Yak şu kaloriferi kapıcıııı, donuyoruz!” diye… Sonra bir ses, “Çatımı İzocam’la kaplattım rahat ettim” diyor. Düşünelim: İzocam teknolojik bir yalıtım malzemesi, yüksek teknoloji ürünü bir malzemenin reklamı kapıcı ile, ev hanımı ile mi yapılır? Yapılmaz diye düşünülebilir, ama sonuç başarılı oldu; talep, nihai kullanıcı yoluyla yaratıldı.

Direnç gösteriyorlar yani yeni malzemeye…
Doğan HASOL: Tabii… Ama bunu da anlayışla karşılamak gerekir. Mimar sorumluluk taşıyor: Yeni malzemenin performansı nasıldır, gereksinmelere nasıl yanıt verecektir? Bunu baştan kestiremediği için, kendisini garantiye almak ister. Çelikte de böyle oldu. Çelik, okullarda doğru dürüst öğretilmedi, okutulmadı. Uygulayıcı ekipler de gecikti. Türk Yapısal Çelik Derneği’nin fikrin gelişmesinde çok etkili olduğunu düşünüyorum. Öğrenciler için açılan yarışmalar, işe öğrencileri katmak bence doğru bir yaklaşımdı.

Sizin eğitim döneminizde nasıldı?
Doğan HASOL: Bizim “ahşap ve çelik yapılar” dersimiz vardı. Tabii mimarlıkta bunlar inşaat mühendisliğindeki düzeyin altındadır, ama en azından sorun alanları bize gösterilebiliyordu o dönemde. Sonradan kaldırdılar sanıyorum bu dersleri. Eğitimi yeterli olmayınca mimar da bilmediği bir alana girmekten çekiniyor. Ayrıca, mal sahibine, alışık olmadığı çelik yapıyı kabul ettirmek de kolay değildir, mal sahiplerinin de direnci söz konusu. Sonra, çeliği doğru uygulayacak güvenilir firmaları bulmak lazım. Bir yandan da bir miktar fiyat dezavantajı söz konusu; bu, fiyat-kalite dengesiyle açıklanabilir. Çeliğin bir başka dezavantajı yangın ve korozyon alanında… Ne var ki artık bunların da üstesinden gelinebiliyor.

Size yıllar öncesinden ilginç bir örnek aktarayım: 1955 yılında Karayolları Genel Müdürlük binası için açılan yarışmada 8 mimarın birlikte hazırladıkları bir proje birinci seçilmiş. Projede çelik strüktür önermişler. İdare bu konuda çekingen davranınca zamanın Bayındırlık Bakanı Tevfik İleri sözleşmeyi tek yanlı olarak feshedivermiş. Tam 60 yıl önceki bir olay bu.

Yaşadığımız depremler yapı sektörümüzde önemli tartışmalar yarattı elbette, çelik yapılar alanında da deprem sonrası bir miktar

kıpırdanma yaşandı, ancak hâlâ yapı sektörümüzdeki sorunların üstesinden gelebilmiş değiliz. Neden başaramıyoruz dersiniz?
Doğan HASOL: 1999 depremlerinden sonra bir bilinçlenme, bir uyanış olduğu söylenebilir. Biraz önce de belirttiğim gibi, inşaat teknolojimiz geri idi. 30 yıl önce yazdığım yazılarda şikâyetim hep teknoloji yetersizliğindendi. Son yıllarda hızlı bir gelişme oldu. Vaktiyle malzemedeki durum da öyleydi. 1968’de Yapı-Endüstri Merkezi’ni kurduğumuzda malzeme çeşidi çok sınırlıydı; bir sergi salonunu dolduracak kadar bile üretim çeşidi yoktu. İlk sergimize tuğla, kiremit, fayans, marley türü malzemeler gelmişti o dönemde. Bir de boya gibi sadece karıştırmaktan ibaret olan şeyler yapılıyordu. Çanakkale Seramik sadece beyaz fayans yapıyordu, Bozüyük’teki Sümerbank Fabrikası 10 x 10 cm’lik sınırlı renkte seramik karolar üretiyordu; renkli fayans ithal ediliyordu. Sonraki yıllarda yapı malzemesi kesimi kendisini çok geliştirdi; hatta yurtdışında iddialı konuma geldi.

Biz daha çok sorunların nedenlerini konuşuyoruz ama bir yandan da istenilen oranlara yakınlaşmasa bile özellikle son 5 yıldır çevremizde çok fazla çelik yapı yapıldı. Havalimanları, AVM’ler, spor salonları, hatta kimi butik konutlar. Bu gelişmeden ümitlenmeli miyiz? Mimarlarımız çelik yapılara ilgi göstermeye başladılar diye mi okunmalı bu gelişme, yoksa bu yapıların çelik malzemeden başka bir malzeme ile yapılamamasının zorunluluğu mudur?
Doğan HASOL: Her iki saptama da doğru görünüyor. Seçilecek malzemeyi ihtiyaçlar ve olanaklar belirliyor. Bir malzemenin sınırlarını zorluyorsunuz; yetmeyince başka bir malzeme onun yerini alıyor. Tıpkı yığma yapının sınırları zorlandığında betonarmeye geçildiği gibi. Strüktür seçiminde, elinizde hangi olanaklar var ona bakıyorsunuz; tabii bir de uygulanmış iyi örneklere… Asıl, alışkanlıkların geliştirilmesi lazım. Türk Yapısal Çelik Derneği’nin bir yarışmasında Tatilya binası ödül almıştı; daha sonra Avrupa’daki Çelik ödülünü de aldı. Maalesef, yerine AVM yapmak için yıktılar o yapıyı. Başarılı ilk çelik örneklerinden biriydi; yazık oldu.

Bizde ancak, olmazsa olmaz haline gelen durumlarda var çelik. İhtiyaçlar zorlamaya başladığı anda o tarafa yönelme başlıyor.

Öte yandan Yapısal Çelik Derneği’nin de teşvikiyle öğrencilerin artık çelik derslerini tercih etmeye başlamaları ilginç. Onların bu tercihi sektöre yansıyacaktır, çeliğin kendi talebini yaratması yolunda bir adımdır. Çeliğin kendi pazarını kendisinin yaratması gibi bir güçlüğü var. Ama sanıyorum ki sorun yavaş yavaş aşılıyor artık. Türkiye’de böyle bir durum var ama dünyanın yaptıklarını da biliyoruz; açıkçası birçok alanda bizden önde gidiyorlar. 1970′lerde Paris’te Pompidou Merkezi yapıldığı zaman biz onu sadece biçimsel olarak tartıştık, teknolojik olarak tartışmadık, o tür tartışmalar da eksik bizde. Bir de bizim eğitim sistemimizde eksiklikler, okullar arasında büyük düzey ve nitelik farkı var… Üniversite-Sanayi işbirliği yok. Eğitim süreleri de yetersiz. İşin sadece ilkelerini öğretmekle yetiniyor hocalar, derinleşmeye, ayrıntılara, ciddi yapısal tasarımlara zaman kalmıyor. O bakımdan sektör, Ar-Ge’ye ve meslek içi eğitime de katkıda bulunmalı.

Sadece hesaplama olarak mı bakıyor mühendisler, yapısal tasarım olarak değerlendiremiyorlar mı yani?
Doğan HASOL: Genelde çoğu kez zaman kısıtlılığı nedeniyle basit konular veriliyor proje olarak öğrencilere, onlar da çözüyorlar. Oysa o kadar karmaşık strüktürler var ki, bu strüktürlerin de kendi konuları içinde olduğunun farkında olamıyor öğrenci. Mimarla mühendisin birlikte çalışmalarının avantajı burada aslında. Belli bir formu birlikte yaratmak… Bu çok önemli ve ancak birlikte çalışmayla yapılabilecek bir şey. Örneğin, Zaha Hadid’in Azerbaycan’daki Haydar Aliyev Kültür Merkezi yapısının arkasında ciddi bir strüktür araştırması var.

Çelik yapılar için kullanılacak yerli malzeme üretiminin çok düşük seviyelerde olması ve dolayısıyla malzemenin ithale bağımlılığının da mimarlar üzerinde etkisi var mıdır? Diğer yandan yerli üreticiler de mimarların isteksiz olmasından üretime gidemediklerini ifade ediyorlar…
Doğan HASOL: Yumurta tavuk hikayesi… İşte bunun için biraz önce söylediğimi tekrarlayacağım, firmalar pazarlarını yaratmak zorundalar. Yerli üreticiler araştırıp sunacaklar, gösterecekler, öğretecekler, pazarlarını yaratacaklar; ancak ondan sonra gelişebilir çelik yapılar. Şimdi ithalata dayalı bir ürün düşünün, onun ithalat güçlükleriyle, zaman kaybıyla kim uğraşacak diye düşünecek mimar, mal sahibi de öyle. Yıllar önceydi, Spor ve Sergi Sarayı’nda yaptığımız bir Yapı Fuarı sırasında, zamanın başbakanı Turgut Özal Harbiye Orduevi’nde kalıyormuş, fuarı gezmek istemiş. Haber verdiler, ben kendisini karşıladım, gezdirdim. Gezerken bir ithal malzeme gördük, bana döndü, “Biz yapı malzemelerinde ithalatı serbest bıraktık, iyi mi yaptık, kötü mü?” diye sordu. Özal dinleyen bir insandı. Ben, “Bir iyi etkisi oldu, bir de kötü… Bizim sanayicimiz gördüğünü üretmekte son derece girişimcidir. Siz önünü açtınız, ithal malzeme geldi, inanın bu ithal malzemeyi seneye bu fuarda yerli olarak görürsünüz, bizimkiler bunu üretir” dedim. Bunu iyi yanı için söyledim; sonra da kötü yanını anlattım. İthal malzeme o zaman epeyce pahalı, tabii daha Gümrük Birliği falan da yok, vergisi de yüksek… “Bizim üreticimiz malzemeyi kendisininkiyle kıyaslıyor, ben de bu fiyata satarım düşüncesiyle fiyatları yükseltiyor” dedim.

Zaman içinde, yapı malzemesi alanında gerçekten çok iyi konuma geldik. Şu anda belki birkaç yüksek teknoloji ürünü konusunda eksiğimiz vardır, ama onun dışında her şeyimiz var. Çelik üretimi ise bambaşka özel bir durum: Orada çeşit çok fazla, tek bir tip yok ki. Seramiği bir tip üretiyorsunuz, renklerini değiştiriyorsunuz ya da dokusunu değiştiriyorsunuz. Çelikte o kadar kolay değil üretim ve stok… Çelik ağır bir endüstri.

Ülkemizde yapılan çelik yapıların çelik malzemenin özelliklerini yansıttığını düşünüyor musunuz? Mimarlarımız tasarımlarında çelik malzemenin sağladıklarından yeterince yararlanabiliyor diyebilir miyiz? Ve buradan hareketle çelik yapı tasarımının betonarme yapı mantığı ile yapıldığı eleştirilerine ne söylemek istersiniz?
Doğan HASOL: Doğrudur ve normaldir de bu. Antik Yunan mimarisi de ahşabın taş ile yapılan uygulamasıdır. O güne kadar hep ahşapla yapmışlar, bilgi ve deneyimleri ona göre, sonuçta taşı da ahşap gibi kullanmışlar. Geçiş dönemlerinde yeni malzemenin eski malzeme alışkanlıklarıyla kullanılması olağandır. Bu konuda bugün bile, üstelik anlamsız örnekler var: Camilerimizin, hamamlarımızın kubbeleri, bunların tümü o zamanki yassı tuğlaların kullanılmasıyla yapılmıştır. Kubbe, o dönemin malzemesinin ürünüydü. Ne var ki bugün betonarme ile yapıyorlar taklit kubbeleri; çok cahilce. Örneğin, Ataşehir’de yapılmış olan camide, tuğla taklidi betonarme söz konusu. O form tuğlanın formudur, onu betonarme ile tekrarlamak anlamsızdır.

Çelikte geçiş dönemindeyiz, o nedenle çeliği eski alışkanlıklarımızla kullanmaya çalışıyoruz. Giderek malzemenin hakkı verilecek.

Çelik malzemenin pek çok özelliği Türkiye’de yeteri kadar değer bulamayabiliyor. Örneğin hızı, uzun ömürlü olması gibi, bir de yanlış ekonomi hesabı yapılarak “pahalı” damgası yemesi gibi. Sizce de pahalı mıdır çelik yapı?
Doğan HASOL: Çeliği betonarme ile kıyaslarsanız, bir fark var arada, ama bunun nedenleri de var. Betonarmede çalışan işçilerin niteliği ile çeliktekinin niteliği farklı. Geleneksel yöntemden örnek verebiliriz. Duvarcı, düz işçiden biraz daha iyidir, sıvacı biraz daha niteliklidir, tesisatçı ondan da niteliklidir, boyacı daha nitelikli iş yapar… Çelik, baştan itibaren nitelikli işçiliğe ihtiyaç gösteriyor, hiç hata kaldırmıyor. İşçiliği de, bundan dolayı pahalı zaten. Kalitenin bir bedeli vardır. Bütün bunlar inşaatın ekonomisi ve fiyat-kalite dengesi ile ilgili. Ne harcıyorsunuz, sonuçta ne elde ediyorsunuz?.. Bunların doğru hesaplanması lazım.

Mesela çelik yapıların uzun ömürlü olması ilgi görmüyor bu ülkede. Uzun ömürlü yapı istenmiyor mudur Türkiye’de?
Doğan HASOL: Yapsatçılığın yarattığı bir durum bu. Kat Mülkiyeti Yasası sonrasında kişiler bina bütünlüğü içinde bağımsız tapulara sahip olabildi. Bu sistem içinde müteahhit son daireyi satıncaya kadar sorumlu görüyor kendisini, sonrasıyla ilgilenmiyor. Yalıtım yokmuş, yakıt masrafı yüksekmiş… O müteahhidi artık bunlar ilgilendirmiyor. Kamu ihalelerinde de İhale Sistemi’nin kötülüğü nedeniyle depremde çok fazla kamu yapısı yıkılıyor örneğin. İhale sistemi yap boz tahtasıdır bizde. Yüzlerce kez değiştirilmesine karşın sonucu ortada. Yine dönüp aynı düşüncemi söyleyeceğim, çelikçilerin her şeyi anlatıp öğretmesi lazım, çelik kendi pazarını yaratacak, başka çaresi yok.

Son olarak ileriye yönelik düşüncelerinizi almak isteriz. Nerelere doğru gider çelik yapılar, nasıl gelişmeler bekliyorsunuz?
Doğan HASOL: Türkiye’de bizim genelde teknolojide sıkıntılarımız var, teknoloji üretemiyoruz, kendi teknolojimizi geliştiremiyoruz. Mercedes araba alıp kullanmakla ya da montaj fabrikaları kurmakla otomotiv teknolojisine girmiş olmuyorsunuz. Kendimiz üretmek zorundayız birtakım şeyleri… Öncelikle de bilgiyi, teknolojileri, endüstriyi. Bunun için de akla, düşünceye, bilgiye ve bilime önem ve öncelik vermek zorundayız; eğitimin her kademede o doğrultuda yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Ne yazık ki Türkiye bugün ileriye bakmıyor, hâlâ geçmişin peşinde. Köprü yapacağız, gelsin Japon yapsın… O yapsın ben övüneyim, yok böyle bir şey. Anlayış değişmeli, çağdaşlaşmalı.