Doğan Hasol ile sıradışı mimarlık öyküleri (Söyleşi: Elif Aydoğdu Oral) Kaynak : 01.07.2015 - İzmir Life | Yazdır

Resim1

Son yıllarda Türkiye’deki tartıştığımız pek çok konu mimarları ilgilendiriyor.
Mimarlık ilginç bir meslek; yatırımcısı, mühendisleri, danışmanları, kontrolörleri, kalfaları, ustaları ile onlarca insanla birlikte diyalog halinde icra ediliyor. İyi bir mimar âdeta bir orkestra şefi gibi tüm bu koroyu bir arada tutmayı beceriyor.

Bu orkestraları iyi yönettiği bilinen, bir yandan mimari projelere devam eden, bir yandan kurduğu Yapı-Endüstri Merkezi kanalıyla mimarlık meslek alanındaki bilgi ve deneyimlerin derlenip toparlanmasında çok büyük emekleri olan mimar Doğan Hasol ile bir araya geldik. Çünkü elimden bırakmadan birkaç gün içinde okuduğum, mimarların renkli dünyasını anlatan “Mimarlar Dik Durur” kitabı sessiz sedasız altıncı baskısını yapmıştı. Üstelik yeni anılar eklenmiş son baskıya… Kitabı benim gibi mimar olmayanlar da çok keyifle okuyor çünkü hayatın içinden yaşanmış hikâyeler çıkıyor karşınıza. Kitabı okurken dört yıl önce yitirdiğimiz usta çizer Güngör Kabakçıoğlu’nun inanılmaz lezzetteki çizimleri de size eşlik ediyor. Hem kitabı konuşmak hem de mimarlık alanında yaşanan hızlı ve büyük değişimleri bir de onun gözüyle değerlendirmek üzere uzun bir sohbet gerçekleştirdik.

“Mimarlar Dik Durur” kitabı çok keyifle ve notlar alınarak okunan bir kitap. Mimarların genel olarak bu kadar renkli kişilikli oluşlarını neye bağlarsınız?
Belki iki yönü olabilir bu işin… Sanatçılar renkli kişilerdir. Renklilik, mimarlığın sanatla iç içeliğinden gelebilir. Bir de mimarlar çok uzun süreli ve birlikte çalışırlar. Bu yönüyle diğer sanatlardan ayrılır mimarlık. Ressam yalnız çalışır, mimar birçok insanla grup halinde çalışır. Dolayısıyla, orkestra gibi bu gruplar içinde espriler, fikirler ürer, çok şaşırtıcı şeyler de yaşanır. Ayrıca mimarın o kadar çok karışanı vardır ki… Her şeyden önce yatırımcı var, finansman sorunları var, bunları sağlayanların istekleri var, kullanacak olanların istekleri var. İşin bir de teknolojik boyutu var. Mimar bütün bunları dikkate almak zorunda… Orkestradan iyi bir ses çıkması için mimarın bütün sesleri duyması lazım.

Ünlü mimar Jacques Herzog katıldığı bir televizyon programında, “Mimar aynı zamanda bir diplomat olmak durumunda, çünkü çok sayıda insanı ikna etmek zorundadır” diyordu. Çok da doğru…

Kitaptaki anılardan da görüyoruz ki, Türkiye sürekli planlamaların yapıldığı ama bu planlara bir türlü uyulmayan bir ülke… Yapıların çoğu mimar elinden çıkmıyor ama mimarlar suçlanıyor. Nasıl oluyor bütün bunlar?
Gerçekten öyle; kentlerin çarpıklığının sorumluluğunu mimarlara yüklerler. Ama İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İstanbul’daki yapıların yüzde 70’inin kaçak olduğunu söylüyor; bunların büyük bölümü gecekondu. Bu durum yalnızca İstanbul için değil, Ankara ve İzmir için, göç alan bütün şehirlerimiz için de öyle. Kaçak yapıları ve gecekonduları mimarlar yapmadıklarına göre, durum söylendiği gibi değil, ama suçlanan hep mimarlar oluyor. Mimarlar bu işin sorumlusu değil, mağdurudur aslında. Öyküsü kitapta da var… Bizim şehircilik hocamız Gündüz Özdeş’e bir tren seyahatinde yanındaki kişi hangi işle meşgul olduğunu sormuş. Özdeş, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde şehircilik hocası olduğunu söyleyince, “Şimdi önünden geçtiğimiz bütün bu çarpık yerleşmeleri yapanların hocası siz misiniz yani” demiş adam. Bütün o yapıların oldubittilerle değil de mimarlar, şehirciler tarafından yapıldığını sanıyormuş. Gel de anlat! Rahmetli Gündüz Bey de o yerleşmelere baktıkça ıstırap duyardı herhalde.

Resim2

izmirlife_temmuz_2015 Doğan Hasol1

Güngör Kabakçıoğlu’nun çizgileri de kitaba çok yakışmış.
Güngör benim çok sevdiğim arkadaşımdı, komşumdu. Birlikte çok güzel işler de yaptık. Çok değerli bir insandı. Bu kitap için özel çizimler de yapmıştı. Kendisini ilk baskıdan altı ay sonra kaybettik ne yazık ki… Kitabı görebildiğine seviniyorum.

Kitapta özellikle mimar dostlarınızdan gelen ve her biri özgün nitelikler taşıyan yeni yıl kartlarından söz ediyorsunuz. Onların bir sergide ve bir kitapta bir araya gelmesini düşünüyor musunuz?
Gerçekten o kartlar müthiş bir arşiv oluşturuyor. Sedad Hakkı Eldem’den, Zeki Sayar’a, Behruz Çinici’den, Turgut Cansever’e, Charles Correa’ya kadar yurtiçinden, yurtdışından mimar dostlardan gelen kartlar var. Kimisi kendisi çizmiş, kimisi yaptığı işlerin ya da gezip gördüğü yerlerin görüntülerini kısa notlarla göndermiş. Bunların bir gün sergilenmesi benim de hayalim. Bazılarını zarfıyla saklamışım, mesela Sedad Eldem’den gelen zarfın üzerindeki o yazıdaki özeni görmeniz lazım. Şimdilerde SALT, belgesel malzeme ile sergiler ve bellek çalışmaları yapıyor; belki onlarla birlikte bu arşiv değerlendirilebilir. Bunun için de zaman lazım. En çok sıkıntısını çektiğim şey zaman. İş Bankası Yayınlarından çıkan “Aferin Desinler Diye” adlı kitabımın röportajında soruyorlar, “Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?” diye… “Çalışırım” diyorum. Boş zaman bulursam hemen çalışırım. Bazen kısa tatillere çıkarız, onun da dördüncü gününde kendime iş yaratmaya başlarım.

Türkiye’de her zaman kentsel planlar yapılmış ama bir türlü bunlara uyulamamış. Kentsel dönüşüm adımları da daha önce denenmiş. Türkiye’nin plan ve plansızlık tarihine biraz bakabilir miyiz?
Cumhuriyetin erken döneminde plana önem veriliyordu. Örneğin Ankara planı için 1932 yılında Alman mimar ve şehir plancısı Hermann Jansen getirilmişti. O tarihte Jansen’in Mustafa Kemal’e yönelttiği soru ilginçtir: “Bu planı uygulayacak gücünüz var mı?” Belki dünyada bu sorunun sorulacağı en son kişiydi Atatürk. Büyük bir bağımsızlık savaşı kazanmış, devrimler yapmış, halkın büyük sevgisine sahip bir insan… Bu soruyu duyanlar da çok yadırgamışlar. Ne var ki sonuçta o plan tam uygulanamadı. Bazen güç yetmiyor planları uygulamaya, şehir nüfus baskısıyla öyle bir gelişiyor ki onun önünde durmak mümkün olmuyor. Ancak ülke, bölge ve şehir boyutunda stratejik planlarla süreci yönetebilirsiniz. Planlama bir tek yörenin plan düzenlemesi ile olacak şey değil, ülke çapında ekonomik dağılım nasıl yapılacaktır, yatırımlar ülkeye nasıl dağılacaktır, nüfus akımları nasıl denetim altına alınacaktır? Bütün bunların düşünülmesi ve bütüncül olarak planlanması gerekiyor.
Ankara’nın bugünkü hali, plansızlığın çarpıcı sonuçlarını ve Jansen’in sorusundaki haklılığı gösterir.
1936 yılında da İstanbul için Fransız şehir plancısı Henri Prost getirilmiştir. Onun da İstanbul’a katkıları olmuştur.
Araya savaş yılları girse de Cumhuriyetin ilk yıllarından 1950’ye kadar planlama anlayışı bir şekilde devam etmiştir. O yıllarda başlayan sanayileşme, kentlere göçü hızlandırıyor. İş bulmanın yanısıra daha iyi yaşam koşulları için göç başlıyor. Marshall yardımları geliyor. Tarıma traktör giriyor. Tarımda çalışan insan sayısı azalıyor, bu da şehirlere göçü tetikliyor. Sanayileşme sürecinde bunlar normaldir; birçok ülkede de benzerleri yaşanmıştır. Ama bizde süreç çok hızlı ve denetimsiz, önlemsiz işledi ve yoğun gecekondulaşmaya yol açtı.
Kentsel planlama girişimleri yalnızca Ankara ve İstanbul için değildi. Başka şehirler de gündemdeydi. Örneğin, 1939 yılında İzmir’in nâzım planı için de ünlü mimar Le Corbusier ile temasa geçilmişti. Ne var ki 2. Dünya Savaşı Le Corbusier’nin İzmir’e gelişini geciktirmiştir. İzmir için “yeşil şehir” teması doğrultusunda hazırladığı 400 bin nüfuslu nâzım plan önerisini 1948 sonunda belediyeye sunmuşsa da o plan uygulanamamıştır. Sonraki yıllarda İzmir de çarpık kentsel gelişmeden payına düşeni almıştır.

Zaman içinde de gecekondular apartmanlaşmaya başlıyor, sorun daha da büyüyor değil mi?
Gecekondulaşma 1945’te başladı. Başlangıçta, kente göçen çaresiz insanların masum, küçük boyutlu derme çatma evleriydi yapılanlar. Nereyi boş buldularsa oraya yaptılar. Bu döneme gecekondunun masum evresi diye bakılabilir. Ama siyasetçiler özellikle her seçim döneminde ödün vermekten geri kalmadılar. Gecekondulara tapular dağıtıldı; daha sonra yapılaşma izinleriyle gecekondular üç kata, dört kata çıkarak apartmanlaştı.
Bu arada hemen şunu da söyleyelim: Son yıllarda TOKİ ile gecekondulaşmanın büyük oranda önüne geçildi. TOKİ’nin bir kongresinde söyledim, burada da tekrarlamak isterim; TOKİ gecekondulaşmayı önlemekte, ürettiği konut sayısı bakımından nicelik olarak başarılı oldu ama nitelik bakımından başarılı olamadı. İsterdik ki TOKİ, yaptığı binaların mimarisiyle ödüller kazansın. Bunun mimarlığımıza da büyük katkısı olurdu. Ama yapılamadı; çok büyük bir fırsat kaçırıldı. Çok büyük paralar mimari değeri olmayan yapılara harcandı.

Resim3

Türkiye’nin büyük imar ve kentsel dönüşüm yaşadığı dönemlere dönersek…
Ankara’nın başkentleşmesinden sonraki ilk çarpıcı dönüşüm İstanbul’da Prost planı ile Lütfi Kırdar dönemindedir. Daha sonraki geniş dönüşüm Adnan Menderes dönemine rastlar. 1950’den sonra Demokrat Parti ve Adnan Menderes dönemi başlar. 1956’dan itibaren Başbakan Menderes İstanbul’un imarıyla çok fazla ilgilenmeye başladı. Planlama anlayışından uzaklaşıldı; yol genişliğini bile Menderes belirler hale geldi. O dönemde korunması gerekenler dâhil, pek çok yapı yıkıldı maalesef… Çok kişi mağdur edildi. Sonuçta devletin parası yetmedi bu dönüşüme; hak sahiplerinin eline hiçbir değeri olmayan belediye bonoları, tahvilleri tutuşturuldu. Bu şekilde geniş yollar açıldı: Barbaros Bulvarı, Vatan Caddesi, Ordu Caddesi, Tarihi Yarımada Sahil Yolu gibi caddeler…
1960’larda Kat Mülkiyeti yasasına göre yeni bir paylaşım düzeni ile “yap sat” dönemi başladı.
Kentsel boyutta üçüncü dönüşüm Bedrettin Dalan dönemindedir. 1980’li yıllarda Haliç’te bir “temizlik çalışması” yapıldı… Korunması gerekli bazı yapılarla birlikte bütün endüstri izleri geri dönüşü olmayacak biçimde, bir “tabula rasa” anlayışıyla ortadan kaldırıldı. Evet, Haliç’teki çok kötü yapılaşma ortadan kaldırıldı ama korunabilecek yapılar ve izleri ise tümüyle kayboldu gitti. Sıradan bir yeşillendirme ile yetinildi. Bu dönemde de bir sürü plan dışı uygulama yapıldı: Gökkafes gibi, eski Park Otel gibi… Tarlabaşı Bulvarı açıldı, genişlik önce 30 metre olarak belirlenmişti, sonra bir dizi yapıyı daha yıkalım dediler, bulvarı 6 metre daha genişlettiler. O gün bugündür Tarlabaşı belini doğrultamıyor.
80’lerle birlikte, neoliberal ekonomiyle örtüşen uygulamalar geldi. Küreselleşmenin etkilerini görmeye başladık. Bugün “yık yap” döneminin içindeyiz. Yapılar ve yeşil alanlar, arsalarına tamah edilerek, korunması gerekenler dâhil hiçbirinin gözünün yaşına bakılmadan yok ediliyor. Yerlerine yoğun ve yüksek yapılaşma getiriliyor. Her kentte bunun bolca örneği var.

Anlaşılan bizim toplumumuz planı ve mimarlığı pek önemsemiyor…
Mimarlık herkese lazımdır. İnsanlar her an mimari mekânlarda yaşıyorlar. Parkta, camide, evde, sokaklarda, işte, hep mimari mekânlar ve yapılar içindeyiz. Bunları kullanan, buralarda yaşayan insanların yani toplumun iyi mimariyi istemesi lazım. Doğal ki yöneticilerin de… Örneğin, Fransa’nın mimarlık yasası var; “Mimarlık kültürün bir dışavurumudur” diye başlar. Oysa Türkiye’nin ne mimarlık yasası var, ne de Finlandiya’da olduğu gibi bir mimarlık politikası. Finlandiya’da hangi hükümet iktidara gelirse gelsin o politikayı uygular.
Bizde ise sürekli değiştirilen kamu ihale yasasıyla, patates nasıl satın alınırsa proje de öyle yaptırılıyor. Proje yarışmaları neredeyse unutuldu. Türkiye’nin eksiği, mimarlıktan önce şehirciliktedir. Bizde plan sevilmez…
Belediyelerimizin meclis ve encümen kararlarına bakın, parsel bazında plan değişikliğinin ne kadar çok sevildiğini görürsünüz. Bu tutumla bütüncül mimariye ulaşılması mümkün değildir. Plan anlayışı ve plana saygı olmayınca iyi mimariye ulaşmak, şehirleri gerçek değerine kavuşturmak mümkün olamaz. Bir yandan da plan yapma yetkilerinde tam bir karmaşa var. Yetki, farklı birçok kamu kuruluşuna dağıtılmış durumda: Belediyeler var, TOKİ var, Özelleştirme İdaresi var, Bakanlık ve daha birçok kurum var.

Aslında bugün yöneticilerin birçok söyleminde “ecdat yadigârı eserlerin korunması, ihyası”, “Osmanlı, Selçuklu mimarisinin devamı olsun” sözlerini çokça duyuyoruz. Bir yandan da pek çok restorasyon yapılıyor. Siz ise yazılarınızda “Doğal ve tarihsel çevrelerin ve mimari değerlerin korunması zayıf.” diyorsunuz. Yapılanların tümü yanlış mı?
Mimaride eskiye öykünme ne yazık ki kötü bir komedidir. İtibar edilecek bir yanı yoktur. Her sanat dalında marifet, sanatçının ortaya yeni bir şey koymasıdır. Eskiyi kopya ederek hiçbir yere varamazsınız. Bugün 16. yüzyıl camilerini kopya etmek marifet değildir. O anlayışla yapılan cami hiçbir mimari değer taşımaz. İşte Ataşehir’de yaptılar, adına da Mimar Sinan Camisi dediler. Bence Mimar Sinan’ın anısına yapılan büyük bir saygısızlıktır. Acaba Sinan bugün yapsaydı böyle mi yapardı o camiyi? Bence öyle yapmazdı. Osmanlı da öyle yapmadı zaten. Ortaköy Camisi’ne bakın, Dolmabahçe Camisi’ne bakın, 16. yüzyıl camilerinden farklıdır, bambaşkadır, çünkü devir değişmiştir, çağın ihtiyaçlarına ve gelişmelerine uygun olarak yapılmış yeni anlayışta camilerdir. Bir Selimiye’ye, Süleymaniye’ye benzemezler çünkü kopya edilmemiş, günün ihtiyaçlarına ve olanaklarına göre yapılmıştır bunlar.
Kimi dayatmalarla, tarihten alıntılarla yapılan bu tür mimarilere bunalımlı dönemlerde rastlanıyor. Hitler döneminde, Mussolini döneminde, Stalin döneminde de o ülkelerde böyle yapılar yapıldığını biliyoruz. Ne var ki siyasi dayatmalarla sanat yapılamaz. Müzikte de, edebiyatta da, resimde de, mimarlıkta da bu böyledir. Yapılanlar anlamsız şeyler olur, nitekim oluyor da…

Bana bir çırpıda İstanbul’da sizi rahatsız eden beş mimari olay sayın desem aklınıza ilk neler gelir merak ediyorum.
Taksim, Üsküdar ve Beyazıt Meydanlarının bugünkü hali, üzüldüğüm konuların başındadır. Bunlara Üçüncü Köprü ve Üçüncü Havalimanını ekleyebilirim. Mimarlar her şeye karşı gibi gösteriliyor ama biz planlaması yapılmadan, araştırılmadan, disiplinler arası tartışmalar yürütülmeden yapılan işlere karşı çıkıyoruz.
Yürürlükte olan projelerden Üçüncü Köprü ve Üçüncü Havalimanı, Kuzey’deki yeşil kuşağı ve su havzalarını yok ederek getirecekleri ekolojik felaketten başka, boyutları ile de çok riskli projeler. Bugün dünyanın en büyük havalimanı Atlanta yılda 95 milyon yolcu kapasiteli, bizimkinde 150 milyon yolcu öngörülüyor. Ayrıca, kuşların göç yolları üzerinde olması sıkıntıya neden olacak. Havalimanı, Çevre Düzeni Planında orada değildi.
İkinci Köprü yapıldığı zaman köprüye ormanların içinden geçerek ulaşırdık. Bugün orman görüyor musunuz orada? Yol demek yapılaşma demektir. Aynı şey Üçüncü Köprü yollarında da yaşanacak. Bizde her şey otomobil ve karayolu için yapılıyor hâlâ. Oysa dünya ulaşımı artık, deniz taşımacılığı ve raylı sisteme odaklanmış durumda. Bir de Üçüncü Köprüde taşıt garantisi verdi Hükümet. Garanti sayısının altında kalınırsa aradaki farkı devlet ödeyecek… Plana göre Silivri’de olması gereken havalimanı o nedenle kuzeye gitti.
Tarihi Yarımada’nın binlerce yıllık morfolojisi Yenikapı’ya eklenen miting alanı ile bozuluverdi. Kimsenin buna cesaret edememesi lazımdı. Tarihi Yarımada bir dünya mirasıdır. Suriçi, Prost’un getirdiği bir kural sayesinde iyi kötü korunabilmiştir bugüne kadar: Tarihi Yarımada’da denizden 40 metre yüksekliğin üzerindeki yerlerde, 4 kattan yüksek bina yapılamaz… Bu kuralı ilk delen bina Belediye Sarayı olmuştur. Bir tehdit de, devam eden Avrasya Tüneli projesidir. Göztepe’de dalan ve deniz altından geçerek Suriçi’nde Çatladıkapı’da yüzeye çıkıp dört şerit geliş, dört şerit gidişli otoyolla sur dışına uzanacak bir güzergâh. Yalnızca otomobil için… Bu proje tarihi yarımadaya büyük bir yük getirecek ve denizle olan ilişkisini tamamen koparacak.
Bütün bu anlattıklarımla bir felaket habercisi gibi oluyorum ama doğruları açıkça söylemek lazım. Tarihe not düşmek önemli. Bıkmadan usanmadan söylemek lazım bunları.