Ekonomik Bunalım ve İnşaat Sektörü Kaynak : 01.04.2001 - Yapı Dergisi - 233 | Yazdır

Serdar Turgut’un, “Mutsuz olmayan mimar aranıyor” başlıklı bir yazısı çıkmıştı Hürriyet’te (1).. Ben de bu yazıya ilişkin görüşlerimi YAPI’da sizlere aktarmıştım (2). İşte, şimdi o yazılar Türkiye’nin bütün meslek dalları için gündemde.. Özellikle de öncelikle ekonomistler ve politikacılar için.. Türkiye’nin bugün içine düşürüldüğü ekonomik bunalım göz önüne alındığında onlar ne kadar mutludur acaba?

Ülkemiz 2. Dünya Savaşı sonrasından bu yana en büyük bunalımı yaşıyor. Bunalım bu kez yalnızca bir finansman bunalımı değil, ciddi toplumsal ve siyasal boyutları da olan tam bir ekonomik bunalım. Daha önceki yıllarda yaşananlara hiç benzemiyor. O önemli bunalımları anımsamaya çalışalım:
* Savaşın bitmesinden bir yıl sonra, CHP döneminin ünlü 7 Eylül 1946 kararlarıyla ilk büyük devalüasyon gündeme gelmişti.
* Adnan Menderes Hükümetlerinin Küçük Amerika yaratma yolundaki doludizgin enflasyonist politikası sonucunda 1958 Ağustosunda yapılan, Cumhuriyet tarihinin en büyük devalüasyonu..
* Türkiye’nin bütün döviz rezervlerinin tükendiği, ekonominin tıkandığı, zamanın Başbakanı Demirel’in deyişiyle 70 cent’e muhtaç olunan bir dönemde alınan 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarıyla, içe dönük ekonominin terk edilmesi..
* 5 Nisan 1994’te Tansu Çiller’in başbakanlığında yaşanan finansal çöküş ve ardından gelen devalüasyon..
* Kasım 2000’de, 2000 başından beri uygulanmakta olan IMF güdümlü ekonomik istikrar programını sarsan finansman bunalımı.. Sonuçta Şubat 2001 krizi..

Bu kez patlayan kriz (3), daha önce yaşananların hepsinden daha derin; aşılması hepsinden daha güç. Bu noktaya son birkaç yılda gelinmedi. Plansız programsız ekonomik uygulamaların, politik edimlerin, ödünlerin, tercihlerin bunda büyük payı var. Devletin kaynakları politika uğruna savruldu.. Merkez Bankası’na özerklik bir türlü verilmezken devlet bankaları (Ziraat, Halk, Emlak), buraları ellerine geçiren siyasal gruplarca kötü kullanıldı ve istismarlar çoğu kez, “görev zararı” kılıfına sokuldu. Nedir görev zararı ? Bankanın pahalı aldığı kredileri çok ucuza çiftçiye, esnafa devretmesi..
Ya da destekleme alımları.. Tarım üreticisine ürünü karşılığında ödenen, dünya pazarlarının çok üstündeki bedeller.. Daha sonra o ürünlerin ödemenin çok altındaki bedellerle halka sunulması. Örnekler çoğaltılabilir. Bu sübvansiyonların belki bir ölçüde toplumsal anlamı olabilir ama, bu dipsiz kuyu yıllarca daha çok, politik çıkar aracı olarak kullanılmıştır. Ayrıca devlet bankalarının başka çıkarlar için kullanılmaları da söz konusu olmuştur. Bu bankaların yönetiminin, iktidarı oluşturan üç koalisyon partisi arasında paylaşılmış olması ve bundan vazgeçmemekte direnilmesi, durumu açıklamaya yetmiyor mu? Sonuç olarak, şu anda devlet bankaları batmış, bankalar sistemi çökmüş durumda.

Oysa biraz gerilere 1960’lı, 70’li yıllara dönersek o yıllardan belleğimizde kalan, solcu söylemde, üretim araçlarının yanısıra bütün bankaların ve sigorta şirketlerinin devletleştirilmesinin önemli bir yeri vardır. Ne yanılgı.. İşte, 2000’li yıllara gelindiğinde devlet bankalarının perişan durumu.

İsterseniz, Türkiye’de yıllardan beri yaşayarak tanığı olduğumuz, giderek de kanıksadığımız olguları bir kez daha satırbaşlarıyla gözden geçirelim:
* Hızlı nüfus artışı.. Kimi kesimler yıllarca, Türkiye’nin 100 milyonluk bir nüfusu besleyecek güçte olduğunu ileri sürüp durdular. Onlara göre nüfus artmalıydı. Ama biz 70 milyona yakın nüfusumuzu eğitemedik. Okutamadık bile.. Ortalama eğitim düzeyi kişi başına 3,5 yıl. O süre içinde de ne okuttuk acaba?
* Hızlı şehirleşme.. Gecikmiş sanayileşmeye paralel olarak nüfusun kırsal alandan kentlere göçü kaçınılmaz tarihsel bir olguydu, ama göç, 20. yüzyılda daha az vahşi, çok daha düzenli olmalıydı.
* Sonuçta şehirlerimiz düzensiz, çarpık, anormal bir şekilde şiştiler. Sağlıksız yerleşme, sağlıksız toplumsal, ekonomik, siyasal oluşumun kaynağı oldu.
* Kayıt içi ekonominin yanısıra kayıt dışı ekonomi gelişti; gelişmesine göz yumuldu. Kayıt dışı ekonominin kayıt içine alınması için ciddi bir resmî çaba hâlâ görülmüyor.
* Tüketim ekonomisi özendirildi.
* Yirmi yıldan beri süren ve bizi dünya şampiyonu yapan kronik enflasyon ülkenin kaderi haline geldi.
* TL yabancı paralar karşısında sürekli değer yitirerek, çok sıfırlarıyla utanç verici bir düzeye geriledi.
* 1980’den sonra “para” üstün değer olurken bütün ekonomi, para politikalarından ibaret sayıldı, ekonomi politikaları yerine para politikaları öne geçti.
* Gereksinmelerin karşılanabilmesi için dış ve iç borçlanmalardan medet umulması ön plana geldi. Gelen paralar ileride verimlilik yaratacak yatırımlar yerine çoğu kez lüks tüketimde kullanıldı. Tasarrufa özen gösterilmedi. Borçları ödemek üzere yeniden borçlanıldı. Borçlar faizlerle çığ gibi arttı. Türkiye’nin dış dünyadaki kredi notu düştükçe dış krediler, hükümete güven azaldıkça iç krediler daha pahalı hale geldi.
* Çok sayıda seçim yapıldı. Her seçim döneminde seçim ekonomisi (niçin acaba?) uygulandı. Olanaklar partizanca davranışlarla tüketildi.
* Güneydoğu’da yıllarca süren iç savaş ve ardından gelen depremler ülkenin kaynaklarını kemirdi.
* Yerli hayvancılık ve tarım gözardı edildi. Türkiye artık, dünyanın beslenme bakımından kendine yeterli 7 ülkesinden biri değil.
* Ekonomi 1994’te yüzde 6.1, 1999’da yüzde 6.4 küçüldü.
* Gelir dağılımındaki dengesizlik giderek arttı. Son on yıl içinde kişi başına ulusal gelirde artış olmadı. Kısacası, zengin daha zengin, yoksul daha yoksul oldu. Böylece, sosyal devlet anlayışından giderek uzaklaşılmakta.
* KİT’ler verimsiz gidişlerini sürdürürken sağlıklı, bilinçli bir özelleştirme düzeni kurulup, işletilemedi, buna karşılık acze düşmüş bankaların devletleştirilmesiyle yeni büyük yüklerin altına girildi.
* 2000 yılı başında benimsenen program ve sabit kur politikasıyla Türkiye ithalat cenneti haline gelirken ihracat ve üretim durdu.

Bütün bunların sonucunda da Şubat kriziyle, 14 aydan beri uygulanmakta olan IMF güdümlü ekonomik istikrar programı çöktü. “Dolar + Euro” sabit kur sepeti yerini dalgalı kura bıraktı. Paniğe indeksli bir devalüasyon oldu; TL’nin değer yitirmesiyle birlikte enflasyon yeniden tırmanmaya başladı. Faizler yükseldi, krediler bulunmaz oldu; en kötüsü, üretim durdu, tesisler durunca veya kapanınca da çalışanların işsizliği çığ gibi büyümeye başladı.

Cumhurbaşkanı-Başbakan çekişmesiyle tetiklenen ekonomik bunalım doğal ki, birdenbire ya da kendiliğinden gelmedi. Yukarıdaki satırbaşlarıyla da görüldüğü gibi yıllardan beri ısrarla sürdürülen yanlış politikaların sonucunda gelindi. Gelinen son nokta ekonomistlerden çok politikacıların eseridir. Tıpkı, toprak yağmasında, çarpık kentleşmede, çarpık yapılaşmada olduğu üzere.. Yıllardan beri her fırsatta yazdığımız gibi (4), yağmaya, talana, politik çıkarlara dayalı düzen, en başta politikacılarımızın eseridir.

Şimdi ekonomik bunalımdan çıkabilmek için Hükümetçe öngörülen ivedi önlemler şöyle özetlenebilir: ABD’den getirilen yeni Bakan Kemal Derviş’in (5) bulması beklenen yeni krediler; Telekom, THY, vb. özelleştirmeler; Hazine arazilerinin satılması; turizm gelirleri, yurtdışı işçi dövizleri, yeni yatırımlara girişilmemesi. Yine yalnızca finansmanı önde tutan önlemler..

Bu önlemlerin kıymeti harbiyesini tartışacak değilim. Ekonomist olmadığıma göre bu benim işim de değil. Ama yaşadığımız gerçekleri görmek için ekonomist olmak gerekmediğine göre şunu hemen söyleyebilirim: Bütün önlemler gerçekleşse, ardından sağlam bir program yapılsa bile bunalımın aşılabilmesi olanaksız görünüyor.

Ekonomiyi düzlüğe çıkarmanın, yalnızca iktisadi değil, toplumsal ve siyasal boyutları vardır. Gerçek önlemler salt ekonomik görüşlerle alınamaz, toplumsal ve siyasal katkılar gerekli. Ülkeyi yöneten politikacılar artık güven vermiyorlar. 1980’lerde ihtilal sonrasında çok eleştirilen bir olgu vardı: 5 general oturup Meclis’e girecek kişileri seçiyorlardı. Bugün izlenen yol ondan az farklı. Kendilerine lider (önder) sıfatı yakıştırılan, değiştirilmeleri hemen hemen olanaksız 5 parti başkanı, milletvekili adaylarını belirleyip TBMM’ne gelmelerini sağlıyorlar. Fark şu: askerlerinki biraz daha demokratikti; hiç değilse 5 kişilik bir kurulun ortak kararıydı o zamanki.. Bugünkü Hükümetin ve TBMM’nin yapısı bu güveni vermekten uzak. Parti içi demokrasi sağlanmadıkça ülkede demokrasi ve saydamlık kurulamıyor (6).

Ekonomik bunalımın aşılmasında “güven” unsuru çok önemli. Bir an önce yapılması gereken, fırtına diner dinmez “Siyasi Partiler Yasası” ile “Seçim Yasası” nı çağdaş hale getirip yeni seçimlere gitmek. Doğal ki, seçim ekonomisi uygulamadan.. Türkiye büyük olanakları ve potansiyeli olan bir ülkedir. Kısır politik çekişmelerden ve yönetim hatalarından kendisini arındırarak, demokratik sisteme işlerlik kazandırarak düze çıkabilir ve özlenen “Büyük Türkiye” olma yoluna girer.

İNŞAAT SEKTÖRÜ
Bize sık sık inşaat sektörünün durumu soruluyor. Türkiye’nin durumu böyleyken sektörün durumu farklı olabilir mi? Ne var ki sektörde bunalım 1998’den beri sürdüğü için inşaat sektörü dayak yeme konusunda daha deneyimli ve hazırlıklıydı. Bu nedenle direncini henüz koruyor, ama durum giderek daha vahim hale geliyor. 1998-2000 arasında şantiyeler durmuştu, şimdi sıra fabrikalara geldi.. Bu kez şantiyelerin yanısıra fabrikalar yani üretim duruyor.

1999’da Türkiye ekonomisi yüzde 6,4 küçülen GSMH ile Cumhuriyet tarihinin en büyük küçülmesini yaşarken, inşaat sektörü öteki sektörlerden de çok etkilenerek yüzde 12,7 küçülmüştü. 2000’de daha da küçüldü. İstatistiklerde İnşaat Sektörünün dışında tutulan ve sanayi kapsamında sayılan İnşaat Malzemesi kesimi o dönemde inşaat sektöründen daha az etkilenmişti. Geçen süre içinde sıra giderek inşaat malzemesine geldi. 1999’da toplam sabit sermaye yatırımlarındaki gerileme yüzde 16’yı bulmuştu.

Yatırımların durduğu bir ortamda ekonominin büyümesi, ulusal gelirin artması kolay değil. Yatırımların durması şantiyelerden sonra fabrikalara yansıyor: Üretimlerini yavaşlatan ya da tümüyle durduran fabrikalar var. Bu aynı zamanda teknolojik gelişmenin de durması, sanayinin rekabet gücünün azalması anlamına geliyor.

Tesislerin yeniden devreye girmesi zaman ve para gerektirecek. Yapı ve İnşaat Malzemesi sektörlerinin eski performansını yakalaması zaman alacak.

1. S. Turgut, Hürriyet gazetesi, 21 Kasım 2000, S. 7.
2. D. Hasol, “Mutsuz Olmayan Mimar Aranıyor”, YAPI 231/Şubat 2001, S.55
3. “Bunalım” krizin anlamdaşı olsa da olayı anlatmakta hafif kaldığı duygusunu veriyor..
4. Bkz. D.Hasol,Yağma Var, YEM Yayın, İstanbul,1997.
5. 27 Mayıs 1960 İhtilalinden önce Adnan Menderes Hükümetinin IMF ve Dünya Bankası ile köprüleri atması nedeniyle Türkiye’nin dış kredi kanalları tıkanmıştı. İhtilal sonrasında Maliye Bakanlığına,Washington’da Dünya Bankası’nda uzman olan Kemal Kurdaş getirilmişti. 12 Mart 1971 darbesinden sonra kurulan Nihat Erim Hükümetinde yine bir Dünya Bankası görevlisi, Atillâ Karaosmanoğlu başbakan yardımcısı olarak görevlendirilmişti. Bu görevlendirmelerle Kemal Derviş’in görevlendirilmesi arasında ilginç bir paralellik var.
6. Yıllar önce yaptığımız bir sohbette, deneyimli politikacı Kemal Satır, parti liderlerinin yerini parti başkanları almadıkça Türkiye’ye demokrasinin gelemeyeceğini belirtmişti.