Ev Mimarimizin Bugünü Üzerine Düşünceler Kaynak : 01.12.1998 - Yapı Dergisi - 205 | Yazdır

Ev, mimarlığın en zor konularından biri.. Mimarlıkta hiçbir konu “ev” kadar insanla iç içe değildir. Sir Winston Churchill’in “Biz binalarımızı yaparız, daha sonra binalarımız bizi biçimlendirir” sözü herhalde en çok ev için geçerli olsa gerek.

Son yıllarda artık, kent merkezlerinin de sıkışmasıyla şehir dışı, apartmanlar yerine de özellikle tek evler yeğlenir duruma geldi. Evlerin şehir dışına çıkması, doğal ki yalnızca bu nedenden kaynaklanmıyor. İnsanlar kişiliklerini ezerek yok eden tekdüze, devboyutlu apartmanlarda yaşamak istemiyorlar artık. Kent merkezlerinin canlı kültürel yaşamından uzaklaşmak pahasına çareyi kent dışına kaçmakta buluyorlar. Oralarda da yine yoğun yerleşmeli çok katlı, çok büyük apartman blokları yapılmıyor değil, ama biraz olanağı olanlar düşük yoğunluklu yerleşmeleri tercih ediyorlar. En çok istenen de, kuşkusuz tek evler. Biz burada daha çok, geleceğin yaşam biçimi daha doğrusu refah toplumun ideali olarak görülen tek evler üzerinde durmak istiyoruz.

Bir arsa alıp bunun üzerine kendi evini yaptırmak artık giderek azalan bir lüks, bir fantezidir. Buna karşılık çoğu yeşillik içinde, çevrilmiş, korumalı bir alanda, ortak sportif, kültürel, eğlence-dinlence olanakları bulunan yerleşme alanlarında, satılmak üzere yapılan evler yaygınlık kazanıyor. Bu yerleşmeler komşuluk biriminden daha büyük boyutlu, güvenlik, dayanışma, istenildiğinde bir arada, istenildiğinde bağımsız yaşama olanakları sunmayı vaat ediyorlar. Şu anda İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizin çevresinde bu türden yerleşmelerin giderek ağırlık kazandıkları görülüyor.

Buraya kadar anlattıklarımız, bir bakıma çağdaş toplumun beklentilerine paralel, doğal bir gelişme. Bu evler satılmak üzere yapıldıklarına göre, orada oturacak olanların ortak kültürel paydalarının tahminine göre tasarlanmaları gerekiyor.

Şimdi gelelim bu evlerin mimarilerine.. Son zamanlarda bu anlamda yapılan ve şu sıralarda da yapılmakta olan bu evlerin nasıl bir mimarî anlayışla tasarlanıp uygulandıklarına bakalım.

Geçmiş kültürümüzde köklü bir ev geleneği vardı. Türkiye, çeşitli yörelerinde yapılmış evlerle ev konusunda yüzyıllar boyunca çok iyi bir sınav vermiştir. Bulunduğu çevreyle barışık, yerel malzeme ve yerel işçilikle gerçekleştirilmiş süzme detaylarıyla, gösterişten uzak, sadelik içinde görkemli, barınma-yaşama işlevine en iyi yanıtı veren soylu evler yapılmıştır Osmanlı topraklarında. Azalmış da olsa, bunların, ayakta kalmış örneklerine çok şükür hâlâ rastlayabiliyoruz.

O zamanların tutarlı toplumsal yapısı artık çözülüp dağılmıştır. Günümüzde toplumsal yapı çok daha tutarsız, çok daha heterojendir. Toplumdaki çözülme, taşra kültürü egemenliği, görgü ve eğitim eksikliği, mimar-mal sahibi ilişkilerini de tam bir tutarsızlığa sürüklemiştir. Oysa biliyoruz ki, bir mimarî yapıtın oluşumunda başarı için, öncelikle mimar-mal sahibi ilişkisinin sağlıklı bir işbirliği yaratacak şekilde gelişmesi ana koşullardan biridir. Uyumlu bir mimar-mal sahibi birlikteliği yoksa, başarı da olamaz.

Son zamanlarda bu ilişki giderek zayıflıyor. Parayı elinde tutanlar, yatırımcılar giderek yerli mimar yerine yabancı mimarla çalışmayı yeğliyorlar ve bunu övünerek ifade ediyorlar, hattâ bunu satış reklamlarında bir artı puan gibi kullanıyorlar. Kısacası sermaye-yabancı mimar arasında bir birliktelik kurulmuş durumda.

Adına küreselleşme ya da globalleşme denen, siyasal, ekonomik ve kültürel emperyalizmin yeni biçimi kendisini mimarlık alanında ağır bir şekilde hissettiriyor. Bu yalnızca, finansmanı yabancı sermaye tarafından, ya da sağlanan dış kredilerle gerçekleştirilen havaalanı, otel, vb. türünden binalarda değil, yerli yatırımcılarımızın uygulamalarında da artık çok yaygın.. Artık, giderek artan bir şekilde yerli mimar “out”, yabancı mimar “in”. Yatırımcıların pek çoğuna göre, öyle her yabancı mimar da makbul değil; mimar, olacaksa Amerikalı olacak. Zaten küreselleşme de Amerikan icadı değil mi?

Şimdi Türkiye’de konut alanında da artık ABD’li mimarlar ağırlıkta.. Gelelim yapılanlara.. İlk bulgu şu : getirilen mimarların çoğu kendi ülkelerinin seçkin mimarları olmadığı için yaptıkları da bir marifet değil.

İrdelemeyi konut yatırımcılarının söyledikleriyle sürdürelim. Bakın, yaptıklarını anlatırken neler diyebiliyorlar: (firma adlarını burada anmayı gereksiz buluyorum; söyledikleri daha önemli).

“………..konutlarının tasarımı, dünyaca ünlü Sandy&Babcock International mimarlık şirketi tarafından geleneksel Türk mimarisi göz önünde bulundurularak çağdaş ama klasik bir tarzda yapıldı. Dış cephedeki geniş pencereler ve zarif kemerler binalara ayrı bir estetik katıyor. İnşaatta kullanılan ve tümü ithal olan granit, mermer ve seramik gibi malzemelerse tam anlamıyla kaliteli iç mekânlar yaratıyor.”

Gördünüz mü neler oluyormuş? Cahilliğime verin, benim tanımadığım bu yabancı mimarlık şirketi, “geleneksel Türk mimarisini göz önünde bulundurarak çağdaş ama klasik bir tarz” yaratmış. Geleneksel Türk mimarisini göz önünde tutarak hem çağdaş, hem klasik.. Nasıl olabiliyorsa? Bunları yapan da, bir Amerikalı firma.. Söylenebilecek tek söz var: Bravo az, bravissimo onlara..

Bir başkası bakın ne diyor :
“İstanbul’da Boğaz’da olan konakları buraya (Kemerburgaz’a) taşımak istiyordum.”
İşte, yatırımcısı tarafından bu evlerin
“Yalı Konakları”
olarak adlandırılması bu nedene dayanıyormuş. Burada da yapılan, doğal olarak, söylenene pek uymuyor. Yapılanların Boğaz’la da Boğaz’ın soylu eski yapılarıyla da hiç ilgisi yok. Niçin olsun ki? Boğaz niçin Kemerburgaz’a taşınsın?
Üstelik, bu operasyonu yapanlar da yine, eksik olmasınlar, ABD’li mimarlar. Bütün söylenenler, pazarlama sözcükleri olarak güzel. Bunlar havuzlar, parklar, şelalelerle cennetten köşeler vaat eden süslü lüks broşürlerle uyumlu, ama mimarî alanda anlamsal içerikten yoksun.

Başka bir yerleşme, başka bir broşür.. 6 yabancı mimarın adıyla başlayıp süren bir metin.. Tasarım kavramı şöyle ortaya konmuş:
“Modern Akdeniz mimarisiyle, geleneksel Türk Mimarisi birleşti”.
Nasıl birleşmişse? İstanbul nire, Akdeniz nire? Neyse, yine bravo.. Burada da “yapılanla” “söylenen” yine birbirini tutmuyor, ama yapılmakta olanın ne denli tutarsız olduğuna ışık tutuyor. Yabancı mimarlar birşeyler çiziyorlar, yapılanlara daha sonra reklamcı diliyle güzel sözlü gerekçeler, kılıflar uyduruluyor.

Bu şekilde yapılan evlerin plan analizlerine, işlevsel niteliklerinin bizim yaşama biçimimize nasıl yanıt verdiği sorunsalına burada girmek olanağı yok. Şu anda yapılmakta olan, mimarinin temel ilkelerinin uygulanmasından, form, kütle plastiği, mekân araştırmalarından çok, cepheye ve içeriye uygulanan, yapıştırılan, eklenen çoğu yersiz süslemelerden oluşuyor. Örneğin, hiç gereği yokken cephelerde kullanılan Yunan sütunları, sütun başlıkları, sütun kaideleri, alınlıklar, kemerler, kemerli pencereler, taş konsol taklitleri, taklit silmelerle allanıp pullanmış değişik bir mimari aranıyor. Bu davranış geçmişe öykünme olarak tanımlanabilir belki, ama hangi geçmişe, kimin geçmişine? Tarihten çalıntı süsleme öğeleriyle, tutarlı, sağlıklı, özgün bir mimariye ulaşmak olanağı yoktur.

Dünyada konut mimarisinde bugün egemen olan akımlar da bu yolda değil. Çağdaş dünyada tutarlı, ağırbaşlı ve sade bir mimarlık egemen. Bizde ise taşra kültürünün egemen olduğu bir görgü düzeyiyle ancak bu kadarı yapılabiliyor. Böylece bugün ülkemizde yapılmakta olan evler çoğu kez mimarî bakımdan “değersiz”. Yalnızca bizim ölçütlerimizle değil, ABD ölçütleriyle de böyle.. Bu tarz süslü püslü evleri oradaki ciddi mimarlık dergilerinde ancak eleştiri maksadıyla basılmış olarak görebilirsiniz. Böylesi abartılı, özentili, yoğun süslemeli evlere yer veren ve çoğu evkadınlarına hitap eden kimi dekorasyon dergilerinin ise dünya mimarlık literatüründe bir yeri yoktur.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi ev, mimarinin coğrafyayla, kültürel kimlikle, insanların yaşama biçimiyle en yakın, hattâ tam iç içe olan konusudur. Küreselleşmenin en son girebileceği alan, yabancı mimarın en son üstlenebileceği konu “ev” dir. Tanımadığınız, toplumsal kimliğini, kişilik özelliklerini bilmediğiniz insanlara ev yapamazsınız. Ben mimar olarak, Çin’in geleneksel mimarisini Hazar Denizi’nin çağdaş mimarlık esintileriyle birleştirerek Hong Kong’da evler yapamam. Yanılıp da yaparsam, bu benim mimarlıktaki değil, ticaretteki yetenek ve başarımı gösterir. Bunu küreselleşme kılıfıyla örtüp gizleyerek yutturmak geçerli değildir.

Şimdi bizim konut pazarımızda sermaye-yabancı mimar işbirliğiyle oluşan ve kültürel altyapımızın yetersizliğiyle beslenen bu sağlıksız gidiş, genç mimarlarımızı da etkisi altına almaya başlıyor. Onlar da genel isteğe uyarak yabancılar “gibi yapmaya” özeniyorlar. Önümüzdeki yıllarda gelişmenin nasıl olacağı sorusunun yanıtı da burada yatıyor. Yukarıda özetleyerek çizmeye çalıştığımız manzara, bu yoz arabesk kültürel ortamımızda sürüp gider.