Frank Gehry Yine İstanbul’daydı Kaynak : 01.06.2002 - Yapı Dergisi - 247 | Yazdır

Frank Gehry iki aylık bir aradan sonra yeniden İstanbul’daydı. Şubat ayı başında Yale Üniversitesi’nden 12 öğrencisiyle birlikte gelmişti. Amaç, 11 Eylül 2001’de yıkılan
kulelerin ardında kalan alanda öğrencilerin tasrlayacakları projeler için Ayasofya’nın mekan yorumundan başlayacak bir çıkış yolu aramaktı. O ziyareti, YAPI’nın 244 ve 245. sayılarında Filiz Özer’in röportajı ve benim yazımla aktarmıştık.
Bu kez ziyaret, Şubat buluşmasında kararlaştırıldığı üzere, konferans amaçlıydı. Gehry 12 Mayıs pazar akşamüstü Berlin’den İstanbul’a geldi. Ertesi sabah hiç üşenmeden Edirne’ye Semiye Camisi’ni görmeye gitti. Aynı gün akşamüstü döndü, konferansını verdi ve ertesi de ABD’ye uçtu. Aslında, sağlık durumu göz önüne alındığında (1) kendisi için çok yorucu bir yolculuktu bu.. Hatta özveri bile sayılabilirdi.
İTÜ Maçka Kampusundaki G Anfisi konferans saatinden hayli önce dolmuştu. Kalabalığın bir bölümü konferansı salonun merdivenlerinden izlerken, bir bölümü de fuayeye yerleştirilmiş ekranla yetinmek zorunda kaldı.
Sözlerine teşekkürle başladı. İstanbul’a bir kez daha gelmesinde dört hanımın rolü vardı. Davet sahibi İTÜ Rektörü Prof. Dr. Gülsün Sağlamer, kendisiyle yazışan, İstanbul ve Edirne’de kendisine refakat eden Prof. Dr. Filiz Özer ve sponsorluğu üstlenen Enka Vakfı adına Leyla Tara, Semra Öndeş.
İstanbul’a gelişinden mutluydu. Özellikle de salonu dolduran kalabalık kendisini bir hayli duygulandırmıştı. Fuayedekilerle birlikte izleyicilerin sayısı herhalde binin üzerindeydi. “Beklenmedik” diye tanımladığı bu ilgi karşısında mesleki yaşamına bir yorum getiriyordu: On yıl kadar önce İstanbul’a yine gelmiş, yine İTÜ’de bir konferans vermişti. Ancak o konferans çok daha küçük bir salonda(2) olmuştu, dinleyicilerin sayısı bugünküyle karşılaştırılamayacak gibiydi. “O konferans Bilbao’dan önceydi; bu, Bilbao’dan sonra” diyor, kariyerinin “Bilbao’ dan önce”, Bilbao’dan sonra” diye iki bölüme ayrıldığını alçakgönüllülükle belirtiyordu.
Gehry konuşmasında mimarlığın kuramsal açılımlarına pek yaklaşmaksızın önce, çalışma yaşamında uyguladığı pratik birkaç ilkeye değindi, sonra da dialar eşliğinde, artık herkesçe ezbere bilinen Bilbao Guggenheim Müzesi dışındaki çoğu yeni çalışmalarından çok renkli bir kesit sundu.
İş kabulü ve işverenle ilişkileri konusunda deneyimlere dayalı ilkelerini şöyle aktarıyordu:
“Daha çok, küçük işleri üstleniyorum. Genelde büyük kamu yapılan gibi yapılarla ilişkim olmuyor. İşverenle, daha doğrusu işin başındaki kimseyle baştan itibaren doğrudan ilişkili olmayı şart koşuyorum. Örneğin, firmanın genel müdürü yerine yardımcısıyla işleri götürmek, bir süre sonra baştaki yetkilinin devreye girmesiyle o zamana kadar yapılmış bütün çalışmaların boşa gitmesine yol açabiliyor. O nedenle son kararı verecek kişinin baştan itibaren çalışmaların içinde olması, fikirlerin ve projenin birlikte geliştirilmesini sağlıyor, geri dönüş tatsızlıklarını, emek ve zaman kayıplarını önlüyor.” Değindiği başka

bir ilke de, kimseden borç almamak ve kimseyi parasız çalıştırmamakmış.
Sıra, örneklere geldiğinde, dünyanın pek çok noktası için hazırladığı tasarımları maket, çizim, bitmiş yapı dialarıyla sundu. “Ben bilgisayar cahiliyim” demesi dikkat çekiciydi, ama bürosunda dünyanın en gelişmiş bilgisayar programları kullanılıyordu. Dikkat çekici bir başka nokta ise çalışmaları sırasında kullanılan maketlerin bolluğu idi.
Projeler arasında izleyicilerin tanıdıkları ve tanımadıkları vardı kuşkusuz. Los Angeles’teki Walt Disney Konser Salonu, Boston MIT Kampusundaki Ray and Maria Stata Merkezi, New York Times Gazetesi Binası yarışma projesi, bir sağlık merkezi, asıl ülkesi Kanada’daki bir şarap üretim tesisi… Birçok başka projenin ardından son olarak da, Kudüs için hazırladığı en yeni tasarımı Hoşgörü Müzesi… Projenin amacı, finansmanı sağlayan, Los Angeles’teki Hoşgörü Müzesi’nce belirlenmiş: “Bölgede yaşayan ve birbirinden nefret eden farklı iki toplumdan insanların hoşgörü içinde biraraya gelebilecekleri bir merkez inşa etmek.” Gehry bu projeyi geliştirirken, hiyerarşik bir alanı olmadığı için en demokratik yapı olarak kabul ettiği camilerden yola çıktığını söylüyor. Bunca yorgunluğa karşın göze alınan Selimiye ziyaretinin gerekçesi böylece anlaşılıyor.

Konferans çıkışında izleyicilerin ayaküstü dile getirdikleri yorumlar çok çeşitliydi: “Gehry, içinde yaşanabilen heykeller yapıyordu.” “Çalışmaları dekonstrüktivist değil, tam anlamıyla ekspresyonistti.” “Kurdele örtülü yapılarıyla kendi üslubunu yaratmıştı, ama her yapıya aynı örtüyü uygulaması ne denli doğruydu?”
“Bu tarzın dışına çıkarak dikdörtgen ve kare prizmalarla yaptığı yapılar kurdeleli yapılar kadar başarılı değildi.” Daha köktenci bir yaklaşımla, yapılanları, bir “pasta” olarak tanımlayanlar, öğrencileri baştan çıkarma tehlikesinden söz eden kıdemli kuşak temsilcileri de vardı. Benim ayaküstü saptayabildiğim değişik görüşler özetle böyleydi.
Görüşler, yorumlar ne olursa olsun, üzerinde durulacak en önemli nokta, Gehry’nin İstanbul’da bir mimarlık rüzgarı estirmesi, durağan mimarlık ortamına geçici de olsa bir devinim kazandırmış olmasıydı. Öyle ki daha geldiği akşam kimi mimarlık öğrencileri kendisiyle görüşebilmek için geceyarısına kadar otel lobisinde beklemişlerdi. Bu görüşmeyi ertesi gün herkese coşkuyla anlatıyorlardı. Bütün bunlar mimarlık sevgisi aşılanması adına önemliydi. Konferans sonrasında, Hıncal Uluç’u konferansa çağırmayı akıl edememiş olmama hayıflandım (3). İzleyebilseydi, acaba yine de “Bilbo Müzesi Mimarisine Gülebilme Hakkı”nı saklı tutmakta direnir miydi?
Bize bu güzel ortamı hazırladıkları için Gehry’nin adlarını teşekkürle andığı dört hanıma biz de bir kez daha teşekkür edelim.

1. Gehry siyatikten rahatsız; bastonla dolaşıyor, yakında bir ameliyat geçirmeye hazırlanıyor.
2. Taşkışla 109 no.lu salon.
3. Hıncal Uluç, Bilbao Müzesi Mimarisine Gülebilme Hakkı, Sabah Gazetesi, 24.6.2001.