Geleceğin Mimarlığı, Mimarlığın Geleceği Kaynak : 01.03.1999 - Yapı Dergisi - 208 | Yazdır

“Üç aydan beri her gün bir defa değil, yirmi defa, belki daha fazla, size Tanrıdan rahmet dileyerek bu binada dolaşırım. Bunu, artık toz ve toprak olmuş fani varlığınız hissetmese bile ebediyet diyarındaki aziz ruhunuzun, ta yürekten gelen bu dileğimi duymamasına imkân yok, buna böylece inanıyorum. Bu candan dilediğim rahmet, ne Ankara ve İstanbul’da Vakıf Hanları yaptığınız için, ne de Kudüs’te Mescidi Aksa’yı tamir ettiğiniz içindir. Bunlar belki başlı başına birer mimarî şaheseridir ve bugün yüz bin kişi bundan faydalanabilir. Fakat beni sonsuz derecede mütehassis eden, yirmi şu kadar yıl önce Ankara’nın göbeğinde bir tiyatro binası yapmayı düşünmeniz ve yapmış olmanızdır. Eminim ki, güzel kubbesi altında şu satırları okuyan seyircilerimiz de şu anda benim gibi size minnet duyuyorlar ve rahmet okuyorlardır.

Teberini ve keşkülünü sırtına vurup diyar diyar pirini ve tapınağını arayan, yakan rüzgârlardan çilesini soran yalınayak dervişin sabrı ve çektiği, bizim bekleyişimizin ve çektiğimizin yanında hiç kalır. Onun için çoğumuz aradığımız tapınağa varmadan yolda göçeriz. Ruhları şimdi sizin ülkenizde olan birçok arkadaşlarımız işte bu serap yolunda tapınağa ulaşmadan düşen talihsizlerdir. Küçük Tiyatro açılırken sizi olduğu kadar onları da anmadan duramadım. Hepiniz nur içinde yatın. Ömrünün sonunda bana ve Ankara’nın genç sanatkârlarına, içinde huzurla çalışacağımız böyle bir yuva hediye ettiğiniz için, bilseniz size ne kadar minnettarız.”

Yukarıdaki yazıyı Ankara’daki, Devlet Tiyatrosu’na bağlı Küçük Tiyatro’nun Aralık‘98 program kitapçığından aldım. Küçük Tiyatro, 27 Aralık 1947’de açılmış ve Muhsin Ertuğrul, anılan tiyatronun açılışında yayımlanan aynı tarihli dergiye yazdığı yukarıdaki yazıda binanın mimarı Ahmet Kemalettin Bey’i bu satırlarla anmış. Bu satırları okurken duygulanmamak mümkün değil. Ayrıca, yine Aralık ‘98 program kitapçığında A. Kemalettin Bey’in biyografisine de yer verilmiş. Bir devlet tiyatrosunun, mimarlığı ve Mimar Kemalettin’i böylesine sahiplenmesi hem mimarlık, hem de ülke kültürü açısından büyük mutluluk..

Geçen yıl Cumhuriyet’in kuruluşunun 75. yıldönümünü kutladık; bu yıl da Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yıldönümünü kutluyoruz. Cumhuriyet kutlamalarının merkezinde Atatürk vardı; Osmanlı’da ise kimse Mimar Sinan’ı anmadan geçemiyor. Bu anmaların, geçmişe bakarken günü ve geleceği değerlendirmemiz bakımından da iyi bir fırsat oluşturduğu kuşkusuz. Şimdi bu çerçevede günümüz mimarlık ortamındaki oluşumlara biraz göz atalım. İrdelemeye, bugünkü mimarlığımıza karşı en büyük tehlikeyi oluşturan “yabancılaşma” ve “yabancılara teslimiyet” ile başlayabiliriz. Konuyu somutlaştırmak için, halen yabancı mimarlar tarafından İstanbul’da gerçekleştirilmekte olan yapılarla işe başlayalım:

– Galatasaray Ali Sami Yen Stadyumu (Mecidiyeköy)
– İstanbul Olimpiyat Stadı
– İstanbul Atatürk Havalimanı yeni tesisleri (Yeşilköy)
– Şişli Ticaret Merkezi
– Etiler İş ve Ticaret Merkezi
– Alkent İstanbul 2000
– Kemer Country (Kemerburgaz)
– İş Bankası gökdelenleri (Levent)
– İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Konser Salonu (Maslak)
– Oyakbank İstanbul
– Sabancı Üniversitesi (Tuzla)
– Koç Üniversitesi (Sarıyer)
– Yapı Kredi Operasyon Merkezi (Gebze)

Sunulan bu listenin şu anda İstanbul’da yabancılar marifetiyle yapılmakta olan yapıların tümünü kapsamadığı kesin. Bunlar bir çırpıda aklımıza geliverenler. Sabancı Gökdelenleri ile Swissôtel de yine yabancıların gerçekleştirdikleri yapılar arasında. Ceylan Intercontinental’in ve The Marmara Oteli’nin iç düzenlemeleri de öyle..

İstanbul’da şu anda Türk mimarların yapmakta olduğu, yukarıdakilerin boyutlarında kaç yapı vardır dersiniz?..

ABD’de yayınlanan Interiors dergisinin Ekim 1998 sayısında yer alan, 40 çokuluslu tasarım firması arasında yapılmış bir ankete göre, Türkiye, gelişmekte olan en iyi pazar hedeflerinden biri olarak görülüyor.

İşte böylece, günümüzde Türkiye yeniden bir yabancı mimar sendromu yaşıyor. “Yeniden” diyorum çünkü Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında da yine benzer doğrultuda bir yabancı mimar egemenliği yaşanmıştı. Ne var ki o dönemde Türkiye’deki mimar sayısı çok sınırlıydı. Bugünkü mimar ordusuyla Türkiye’nin yabancı mimarlara bir sendrom boyutunda gereksinme duyabileceğini söylemek olanaklı değildir.

Bugünün Türkiye’sinde mimarlıkta yaşananlar, öteki alanlarda yaşananların bir uzantısı ya da benzeridir. Yabancı mallarına, yabancı dillerde eğitime, yabancı müziğe, yabancı olan her şeye duyulan hayranlık ve tutku, yapı yaptıranları da aynı akımın içine soktu..

Bu akımın örneklerinden biri, eski Sheraton otelinin Ceylan Intercontinental’e dönüştürülmesi evresinde yaşandı. Yabancıların yaptıkları yeni iç düzenlemeye ilişkin olarak özgün binanın mimarlarından Hande Suher şunları söylüyor:
“Mekân düzenlemeleri binanın bütünleyici parçası değil, bina ile bütünleşemiyor, binanın dış ve içi ayrı dilden konuşuyor…” “Zamanlar değişiyor. 1959 yılında Türk mimarlar yarışmayı kazandı diye övünüldü, 1975 yılında Türk mimarlar, Türk mühendisler, Türk uygulayıcılar, Türk girişimcilerin yapıtıdır, sermayesi yerlidir, kullanılan malzemeler yerlidir diye övünüldü. 1996 yılında da, ithal malı malzeme kullanıldı, İngiliz mimar yaptı, 45 milyon dolar harcandı diye övünülüyor”(1).

Başka bir örnek.. Koç Üniversitesi konusunda Milliyet Gazetesi’nin eğitim köşesi yazarı Abbas Güçlü bakınız ne diyor:
“İran asıllı Amerikalı mimar Mozhan Khadem’in projesini çizdiği kampus 3-4 katlı binalardan oluşuyor. Eski Türk mimari tarzının benimsendiği kampuste öğrenci ve öğretim üyelerinin keyifli bir ortamda öğrenim yapmaları için her şey düşünülmüş”(2).
Şu işe bakın.. Eski Türk mimarlık tarzını benimseyip İstanbul’da üniversite yapmak İran asıllı ABD’li mimara kalmış.

İşte böylece, mimarlığımız yabancılara emanet.. Bakalım sıra, yabancı hukukçulara, yabancı avukat, hakim ve savcılara, yabancı polislere ne zaman gelecek?(3). Yabancıdan bu hizmetleri almak, yabancıdan otomobil almaya benzemez. Bu, bizi kültürel kimlik çıkmazına sürükler.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yerli mimar sayısı çok azdı Türkiye’de.. Oysa, savaştan çıkmış ülkede çok yoğun bir yapılaşma gereksinmesi vardı. Ayrıca, genç Cumhuriyet’in özellikle de Ankara’nın yeniden yapılanması gerekiyordu. O dönemde çaresiz olarak yabancı mimarlardan medet umuldu.
Avrupa’yı çürütmeye başlayan Nazi baskısı da Avrupalı mimarların göçünü Türkiye açısından kolaylaştırıyordu. 1927’den başlayarak pek çok Avrupalı mimar, gelip Türkiye’ye yerleşerek eğitimci ya da uygulayıcı olarak çalıştılar (4).

Ne var ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarında gelen mimarların yaptıkları da Ernst Egli ve Bruno Taut gibi bir ikisi dışında, çağın mimarisini yansıtmaktan uzak kalmış, atılımcı, genç Cumhuriyet’e yaraşır özellikler oluşturamamıştır. Çağdaş mimarlık anlayışı daha sonraki yıllarda yine Türk mimarların öncülüğünde gelmiştir Türkiye’ye. O dönemde yapılanların mimarî eleştirisine girmek bu yazının amacını ve sınırlarını aşar.

Bugünkü Türkiye’nin durumu pek çok alanda olduğu gibi mimarlıkta da nitelik ve nicelik açısından, o dönemden çok farklıdır ve yukarıdaki olumsuz koşullardan uzaktır. Türkiye bugün 30 bin mimar, yaklaşık 7000 mimarlık öğrencisi, nitelikleri tartışılabilir olmakla birlikte 22 mimarlık okuluyla (5) bir güce sahiptir.

Yurtta var olan büyük bir mimarlık gücüne karşın mimarlığımız yeniden yabancıların ellerine teslim etmiş durumda.. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki tutumla bugün arasında, gözardı edilemeyecek başka bir fark daha var: O yıllarda gelen mimarlar Türkiye’ye yerleşerek, içinde bulundukları ortamı ve kültürel koşulları iyi kötü soluyarak proje üretiyorlardı. Pek çoğu sığınmacı statüsünde olduğu için bu, biraz da zorunluluktu. Şimdikiler öyle değil; gerektikçe günübirlik gelerek, çoğu kez uzaktan kumanda yöntemiyle, “müşteri”ye (6) ya da yerel çizimcilerine proje ulaştırıyorlar.

“Küreselleşme çağında yabancıların gelip Türkiye’de çalışmaları doğaldır” diyenler çıkabilir. Küreselleşme yalnızca gelişmiş ülkeler çıkarına işleyen bir Batı yanıltmacasıdır. Turist olarak bile vize engelini aşmak zorunda olan meslek adamlarımıza, küreselleşmenin bayraktarı olan ülkelerin kapıları çalışma olanakları bakımından tümüyle kapalıdır.

Emperyalizm yalnızca topla tüfekle gelmez. Gelirken, “geliyorum” da demez. Müzikle, dille, eğitimle, örnekte görüldüğü gibi mimarlıkla da gelir. Ve bu, kültür emperyalizmidir. Kültür emperyalizmine çanak tutanların çoğu, nedense milli değerler konusunda herkesten daha duyarlı olduklarını ileri süren, milliyetçilik konusunda kimseye söz bırakmayan kişiler ya da kurumlardır…

Onlara sormak gerekiyor: Türkiye’nin mimarlığı yabancıların elinde mi biçimlenecek? Bu ortamda geleceğin mimarlığı nasıl oluşacak?

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yıldönümünü kutlarken en çok Mimar Sinan’ı anıyoruz. İleride mimarlığımızı anmaya kalkarsak kimin adıyla, hangi mimarlığı anacağız? Yıllar sonra, “işte mimarlığımız” diye bugün yapılanları göstererek, “bu binayı ABD’li mimar filanca yaptı” diyerek mi övüneceğiz?

Geleceğe mimarlık yapıtı bırakma olanağı, bugün yaşanan yabancı hayranlığına kurban edilerek Sinan’ın torunlarının elinden alınıyor. Mimarlığımızın geleceği ve geleceğin mimarlığı, mimarlığımızın bugününe sıkı sıkıya bağlıdır. Mimarlar Odası geçmişimizi kurtarmak için gösterdiği çabayı biraz da geleceğimizi kurtarmak için gösterse..

(1) H. Suher, “Bir Otelin Yaşam Öyküsü”, YAPI 181, Aralık 1996, s. 116.
(2) A. Güçlü, “Diyalog”, MİLLİYET, 3 Şubat 1999.
(3) Yabancı avukat konusundaki ilk girişim Apo için Hollandalılarca yapıldı ve neyse ki püskürtüldü.
(4) Bu konuda bilgi için Bkz. Gürhan Tümer, Cumhuriyet Dönemi’nde Yabancı Mimarlar Sorunu, Mimarlar Odası İzmir Şubesi Yayını, İzmir, 1998.
(5) KKTC’deki okullarla birlikte bu sayı 28 olur; öğrenci sayısı da 8000’e yükselir. Bkz. D. Hasol, Türkiye ve KKTC’deki Mimarlık Okulları, YAPI 206, Ocak 1999. s. 44.
(6) Bizdeki “malsahibi” ya da “işveren” yerine Anglosaksonlar “client” yani müşteri sözcüğünü kullanırlar. Son zamanlarda bu sözcük bizde de kullanılır oldu. Kimi okullardaki İngilizce meslek eğitimi yoluyla gelmiş olabilir.