İkiz Kulelerin Düşündürdükleri Kaynak : 01.10.2001 - Yapı Dergisi - 239 | Yazdır

İkiz kuleler çöktüğünde New York’taydık. Cehennemin içinde değil, ama yalnızca 6,5 km uzağında.. Büyük bir şoktu herkes için.

New York’un ünlü Dünya Ticaret Merkezi kuleleri hizmete girdikleri 1972-73 yıllarında Dünya’nın en yüksek gökdelenleriydi. 110 katlı kulelerden biri 417, öteki 415 m yükseklikteydi. Manhattan’ın güney ucunda yer alan kuleler, New York’un simgesi olma ayrıcalığını, biraz ötede, Liberty Adasında bulunan ünlü Özgürlük Anıtıyla paylaşır hale gelmişlerdi. İçlerinde 50 bin kişinin çalıştığı kulelere, ayrıca her gün 70-90 bin ziyaretçi geliyor, alttaki çok büyük metro istasyonuna ise 10 hat ulaşıyordu. Tepedeki manzara seyir platformu ve lokantalar çekici uğrak yerleriydi.

Binanın mimarı Japon asıllı Minoru Yamasaki ikiz kulelerin barış simgesi olacağını söylemişti, ama 1993’te otoparkta patlayan bomba, bodrumda 60 m genişliğinde, beş kat derinliğinde bir kraterin açılmasına, 6 kişinin ölümüne, 1000 kişinin yaralanmasına, kulelerin bir ay kapalı kalmasına neden olmuş, hasarın giderilmesi için 1,1 milyar dolar harcanmıştı. Bu kez yolcu uçaklarıyla gerçekleştirilen akılalmaz intihar saldırılarından sonra simge kuleler tümüyle yok oldular. Yitirilen yalnızca yapılar mı? Ya binlerce masum insanın canı? Çok yazık!.

Bir önceki akşam, yani olaydan on saat kadar önce, hemen karşı kıyıdaki Brooklyn Heights’tan Manhattan’ın ışıl ışıl siluetini hayranlıkla izlemiştik. Silueti oluşturan öteki yüksek binaların arasından görkemli bir şekilde yükselen ikiz kuleler hemen seçiliyorlardı.

Ertesi sabah televizyonu açtığımda birinci kule henüz vurulmuştu. Haber bir kaza olarak aktarılıyordu. Ardından ikinci kule vurulunca olayın gerçek yüzü ortaya çıktı. Sokağa fırladık. Manhattan’ın kuzeyden güneye uzanan caddelerinin birinden, uzaktaki kulenin yanışını bu kez çıplak gözle gördük. Sonra, Pentagon’un vurulması ve Pittsburgh yakınına düşen uçağın haberleri geldi.

Bütün caddelerde güneyden kuzeye akan hüzün yüklü bir insan seli vardı. Binlerce kişi, toplu taşıma araçları tümüyle durduğu için, olay yerinden yürüyerek uzaklaşma çabasındaydı. Ağlayanlar, çalışmayan telefonlarla yakınlarına ulaşmaya çırpınanlar.. Ağır sessizliği bozan ambülans sirenleri..

Bu belki de ABD’nin, 1941’de karşı karşıya kaldığı ünlü Pearl Harbor baskınından bu yana yaşadığı en büyük şoktu. Hiç beklemediği bir anda, beklemediği bir şekilde kendi araçlarıyla vurulmuştu. Bu kez baskın yalnızca askerî hedeflere değil, siyasal (Beyaz Saray ya da Başkan’ın uçağı), ekonomik (DTM) ve askerî (Pentagon) hedeflerin hepsine birden yönelikti.

Terörün her türlüsü çok kötü.. Terör, terörü getirir. Şimdi de öyle olacak gibi görünüyor. Adalet ve hoşgörü duyarlılığından uzak bir tutumla dünya jandarmalığına soyunan ABD, “bütün bunlar bizim başımıza niçin geldi acaba?” diye sorgulamak yerine, yeni savaş planları yapmakta. Amerikan halkının siyasal bilinci zayıf; halk siyasetin çok uzağında. Kore’yi, Vietnam’ı, Irak’ı, Filistin’i; komünizme karşı önlem olarak ürettikleri, siyasal İslâma dayalı yeşil kuşak projesini hiç akıllarına getirmiyorlar. Herşey yöneticilere bırakılmış, ama yöneticilerin de o bilinçten uzak olduklarını gösteren işaretler var. Başkan George W. Bush, olay akşamı Beyaz Saray’dan yaptığı konuşmada, olayın failleri için, “Başarısızlığa uğradılar. Ülkemiz güçlüdür” diyordu. Başarısızlık buysa, Tanrı başarıdan korusun.

Kulelere Veda

Saat 8.48’de 1 no.lu Kuleye (Kuzey Kulesine) bir Boeing 767 yolcu uçağı çarpmıştı. Olayın ne olduğu bile tam anlaşılmamışken, bu kez 18 dakika sonra, 9.06’da aynı tipteki başka bir yolcu uçağı 2 no’lu Kuleye (Güney Kulesine) dalacaktı. Uçakların her ikisi de Boston’dan havalanmış yolcu uçaklarıydı. Uçakları ele geçiren teroristler ABD’yi ABD’nin araçlarıyla vurmuşlardı.

Kulelerde büyük bir yangın başlamıştı. 9.59’da 2 no.lu kule, 10.28’de 1 no.lu kule çöktü.

Bugün az kullanılan bir sistem olsa da, ikiz kuleler için kullanılan strüktür tasarımı o tarihlerde yenilikçi bir tasarımdı. Dışta çelik kolonlar ve camla hafif bir cephe düşünülmüştü. Binanın asıl dayanımını dış kabuk sağlıyordu. Çekirdekteki kolon grubu ise merdivenleri, asansörleri, vb. elemanları taşıyordu. Bu iki kolon takımını birbirine bağlayan ve betonarme döşemeleri taşıyan bir çelik kafes kirişler sistemi de ayrı bir mukavemet sağlamaktaydı. İçteki ve dıştaki kolonlar yangına karşı yalıtılmışlardı.

Uçakların çarpmasıyla binlerce ton jet yakıtı binaların içine yayılarak yanmaya başladı. Çarpma sonucunda dıştaki ve içteki çelik kolonların üzerindeki kalın yalıtım tabakası sıyrılmıştı. Ayrıca, normal yangınlara karşı kurulmuş olan söndürme (sprinkler) düzeni de çalışmaz hale gelmişti.

Çelik kolon ve kiriş sistemi bu çok büyük sıcaklığın etkisiyle yumuşayarak deformasyona uğrayacaktı. Üstteki döşemeler birer birer düşey olarak birbiri üzerine inmeye başladı. Düşen döşemelerin ağırlığının doğurduğu zincirleme etki sonucunda kuleler çöktü.

Kulelerin büyük fırtınalara, kasırgalara, hızı saatte 200 mile kadar rüzgâr yüklerine ve sıradan yangınlara dayanacak şekilde tasarlandıkları biliniyordu. İkiz kulelerin strüktür tasarımında çalışmış olan bir mühendis, 1993’teki bomba olayından sonra yaptığı açıklamada, kulelerin, tam yüklü, yakıt deposu dolu bir Boeing 707 uçağının çarpmasına dayanacak şekilde tasarlanmış olduğunu belirtmişti. O günlerin en büyük uçağı olan Boeing 707’nin ağırlığı 160.000 pound (72.6 ton) idi; buna karşılık 767’nin kalkış ağırlığı ise bunun tam 2,5 katı, taşıdığı yakıt da 707’ninkinin iki katıydı. Uçak çarpması gökdelenlerin tarihinde var olduğu için bu konuya eğilmek gereği duyulmuştu. 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden kısa bir süre sonra 28 Temmuz 1945’te B-25 tipi iki motorlu bir bombardıman uçağı siste yolunu kaybederek, o dönemde dünyanın en yüksek gökdeleni olan Empire State Binasının 79. katına çarpmıştı. Cephede 6 m’lik bir delik açılmasına neden olan bu kazada bina çok az hasar görürken aralarında pilotun da bulunduğu 14 kişi ölmüştü.

İkiz Kulelerin yapım yönetimini üstlenmiş olan Tishman Realty and Construction Company’nin sözcüsü Richard M. Kielar saldırı sonrasında, “Hiçbir strüktür böyle bir saldırıya dayanamaz” diyordu (1). Yine projede çalışmış olan strüktür mühendisliği firmasının başkanı Jon Magnusson, “Bu normal bir yangın değil. Prefabrike çelik elemanlardan oluşan dış kabuk uçakların çarpmasıyla oluşan şoka, enerjiye dayandı. Ancak, betonarme döşemeleri tutan çelik kafes kirişler ve düşey çelik kolonlar yüksek ısının etkisiyle yumuşak plastik gibi eğildiler. Döşemeler düşey olarak birbiri üzerine yığıldı ve zincirleme etki sonucunda kuleler çöktü” diyordu.

Evet, yapıldıkları dönemin harikası ikiz kulelerin strüktürü Boeing 767’nin çarpmasına dayanmıştı ama, tonlarca jet yakıtının çıkardığı yangına dayanamamıştı. İşte bu, çeliğin zafiyetiydi. Çelik 450 °C sıcaklıkta taşıma gücünün 5/6’sını, daha yüksek derecelerde ise yumuşayarak tümünü yitiriyor. Strüktür mühendisi İrfan Balioğlu, “bu kuleler betonarme olarak yapılabilmiş olsalardı çökmezlerdi” diyor, ancak, betonarmenin o tarihlerdeki olanaklarının buna elvermediğini de hemen ekliyor.

Günümüzde artık, gökdelenlerde betonarme, çeliğin yerini almaya başladı bile.. Araştırmalar ve daha kaliteli üretim olanakları betonu ilginç hale getirdi. Mikro silis (elektronik endüstri sayesinde elde edilen çok ince tozlar) ve çeşitli katkılar klasik betonun dayanımını önemli derecede geliştirdi, kompakt elemanlar üretimine olanak sağladı. Süper plastikleştiriciler betonun pompalanma olanaklarını artırdı. Kömürlü termik santrallerden sağlanan küllerin, çimentonun yanısıra kullanılması, priz sırasındaki kimyasal reaksiyonda ortaya çıkan ısının etkisiyle betonda oluşan çatlakları önledi. Bütün bu yeni kazanımları nedeniyle, günümüzde dünyanın en yüksek gökdeleni olan, Kuala Lumpur’daki Petronas Kuleleri’nin strüktüründe betonarme kullanıldı.


Yüksek Yapı Tutkusu “Büyüklük peşindeki insanlar göğe, tanrı katına kadar bir kule inşa etmeye giriştiler. Tanrı buna karşılık farklı diller yarattı. Böylece birbirlerini anlamakta aciz kalan yapımcılar bu işten vazgeçtiler.” Kutsal kitaptaki, Babil kulesine ilişkin bu anlatı insanoğlunun ebedi tutkusunu tanımlar. Mısırlılar piramitleriyle, Mezopotamyalılar ziguratlarıyla, Çinliler pagodalarıyla, Müslümanlar minareleriyle hep daha yüksek yapılar kurma eğiliminde oldular. Onları iten çoğu kez dinsel ya da simgesel güdülenmelerdi. Simgeler her zaman yalnızca dinsel değildi. Örneğin, Keops piramidi, 146 m.lik yüksekliğiyle aynı zamanda firavunun gücünü de göstermekteydi. Zamanla dinsel simgeler yerlerini tümüyle kapitalist dünyanın geçerli simgelerine bırakacaklardı. Ayrıca, gelişen malzemeler (çelik, betonarme), araçlar (asansör), yapım ve kaldırma teknikleri 19. yüzyıl sonlarından başlayarak daha yüksek binalar inşasına olanak verecektir.

Gökdelenlerle getirilen çözümler kapitalizmin işlevsel bir gereksinmesini de karşılıyordu: Bir beyaz yakalılar ordusunu tek bir noktada barındırarak bir arada çalıştırmak, aynı iş ortamını, aynı iş araçlarını kullandırmak ve çalışanları bir hiyerarşi içinde denetlemek kapitalist iş yaşamının gereksinmesiydi.

Bu yüksek binalar aynı zamanda, bir alışveriş merkezi haline gelen şehrin yeni kavramına da uygun düşüyordu: Ortada, çok yoğun bir iş yerleşmesi, çevresinde yaygın bir yatakhane bölgesi.. Bu anlayış, şehir merkezinin gayrimenkul değerini yükseltmekte gecikmedi.

1900 yılında, ABD’nin en yüksek binası olan, New York’taki Tribune binasının yüksekliği daha 79 m iken Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)’den Désiré Despradelle, Chicago Uluslararası Sergisi için 457 m yüksekliğinde bir kule öneriyordu. Despradelle’in kulesi inşa edilmedi ama, yapının devboyutlu suluboya resmi MIT’deki öğretim stüdyosunda, öğrencilere esin kaynağı olması için asılı kaldı. 1956’da ünlü mimar Frank Lloyd Wright Chicago’da göl kenarında yer alacak 528 katlı, 1 mil (1.609 m) yüksekliğinde bir gökdelen önerecekti.

Mimarlar bu düşlerin ardındayken 20. yüzyılın sonlarına doğru, gelişmiş ülkelerdeki ekonomik yapının değişmeye başlaması, bilginin ve bilişimin giderek sermayenin ve sanayinin önüne geçmesi, işyeri konseptine de değişiklikler getirmeye başladı. Mimarların ve para sahiplerinin bir bölümü hâlâ yükseklik hayalleri kursalar da bilişim devrimi gökdelen fikrini çökertmiş bulunuyor. Özetlersek, “Kuleler ve gökdelenler 20. yüzyılın iş örgütlenmesine göre uyarlanmışlardı. Sayısal iletişim ağları çağında artık geçersiz hale geldiler. Geriye kalan, simgesel işlevleridir” (2). Büro çalışanlarının kent merkezinde pahalı bir yerde topluca tutulmaları düşüncesi giderek değerini yitirdi. Kolay iletişim olanakları sayesinde büroların artık kolay ulaşılabilir, daha ucuz banliyölerde yer alması yeğleniyor. Chrysler’in merkezi artık, New York’taki 319 m yükseklikteki ünlü gökdeleninde değil, Detroit’te yeşillikler içinde. ABD’nin en yüksek binası Sears Tower’ın sahibi Sears firması da sonunda kendi gökdeleninden ayrılarak Chicago’nun uzak banliyölerinden birine taşındı. Üretip paraya çevirdiği bilgi sistemleriyle kısa zamanda dünyanın en varsıl şirketlerinden biri haline gelen Microsoft’un merkezi ise Washington Eyaleti’nde Redmond adlı yörede. Binalarının yüksekliği ise yalnızca 20 m. Bu durum karşısında “gökdelenlerin sonu mu geliyor” sorusu akla gelebilir. Hiç sanmıyorum, insanlardaki “büyüklük ve gösteriş” hırsı sönmedikçe yüksek yapı tutkusu sürüp gidecektir.

Gökdelenlerin şehirler için sakıncaları (gölge, rüzgâr, trafik yoğunluğu, pahalı yapım gibi) ortaya çıktıkça imar planlarının kısıtlamalar getirmesi kaçınılmazdı. Ancak, var olan planları ve bürokratik kısıtlamaları aşıp gerekli izni almak da gökdelen yapmanın ilk aşaması olarak ayrı bir güç ve prestij göstergesidir. Türkiye’de bunun sayısız örneklerine tanık olmadık mı?

Günümüzde şehrin, ülkenin, kıtanın ya da dünyanın en yüksek yapısına sahip olmak ayrıcalığı hâlâ büyük bir prestij vesilesidir.

Gökdelenleri Sorgulamak

İkiz Kulelerin çökmesinden sonra gökdelenleri güvenlik açısından da yeniden sorgulamak gerekiyor. Sıradan önlemlerin sıradışı olaylar karşısında etkili olamadığı kesinlikle anlaşıldı. Başka bir deyişle, akıllı binalar akıldışı olaylarda kendilerini koruyamıyor. Ayrıca, sıradan olaylar karşısında bile kimi öğelerin sorgulanması gerekiyor. Örneğin, yangın merdivenlerinin, söndürme sistemlerinin.. İkiz Kule yangınında itfaiyeciler hortumlarını yangın merdivenlerinden üst katlara taşımaya çalışırken, inenlerin yolunu kısmen tıkamışlardı. Ayrıca, 110 katlı bir binada yangın merdivenleriyle zemine ulaşmak olağan koşullar altında bile kolay değildi. Kurtulabilenler, TV röportajlarında 51. kattan yere ancak 45-50 dakikada inebildiklerinden yakınıyorlardı. 1993 bombalama olayının hemen ardından, 103.kattan merdivenlere koşan bir çalışanın, Raquel Vidal’in söyledikleri, olaydan bir gün sonraki New York Times’ta yer almıştı: “Kırkıncı kata geldiğimde dizlerimin bağı çözüldü. Bu işi yapamayacağımı düşünmeye başladım. İş arkadaşlarım beni gayrete getirmeye çalışıyorlardı. “Haydi gidelim. Önümüzde kırk kat kaldı. Otuz kat kaldı. Yirmi kat kaldı.” Böylece inmeyi sürdürdük. Dizlerimin beni sonsuza dek affedeceklerini sanmıyorum”. Bu sözler öylesine etkileyici bulunmuş ki, Skyscrapers (Gökdelenler) adlı kitapta İkiz Kuleleri tanıtan bölümün başına alıntı olarak konulmuş (3).

İkiz Kulelerin Yeri Ne Olacak?

Şimdi DTM’nin ikiz gökdelenlerinin ve çevredeki birçok yapının bir saldırı sonucunda yıkılmasıyla New York ekonomisininin uğradığı büyük zarar hesap ediliyor; kârlı çıkacak tek kesimin gayrimenkul olabileceği belirtiliyor. New York Real Estate Board’a göre DTM’de 880 bin m2 büro alanı bulunuyordu; bütün Manhattan’da ise 33.5 milyon m2. DTM büro alanı toplamın yüzde 2,6’sının karşılığı idi. Bu azalmayla ciddi bir yeni büro alanı gereksinmesi doğacağı hesaplanıyor, ancak bir bölüm iş sahiplerinin New York dışında yerleşmeyi yeğleyecekleri de gözardı edilmeyen varsayımlar arasında (4).

DTM binaları, New York’un başarılı Belediye Başkanı Giuliani’nin sözünü verdiği gibi yeniden dikilecekler mi? Yoksa, 65 bin m2’lik alan, binlerce kişinin yok olduğu olayın anısına bir anıt park olarak mı düzenlenecek? Doğal ki, yapılar yeniden dikilseler bile bu, aynen yapılmaları anlamına gelmiyor. Savaş sonrası Avrupasında da, simgesel değeri olan yıkılmış yapıların yeniden dikilmesi yolu seçilmişti. Bu tutum aynı zamanda, ölüm karşısında sürekliliğin ve zaferin ortaya konmasına yönelikti. Örneğin Viyana, ortaçağdan kalma St. Stephan Katedralini yeniden yapabilmek için yıllarca uğraşmıştı. Savaşta büyük kayıplara uğrayan Varşova da, Rotterdam da aynı yolu izlemişlerdi.

DTM alanı son derece değerli. Bu nedenle ilk heyecan dalgasından sonra, Oklahoma City’deki bombalama olayı sonrasında olduğu gibi, burada da bir anıtın yanısıra işlevsel binaların yapılması kaçınılmaz bir sonuç gibi görünüyor.

Ayrıca, oradaki yapıların yok olmasıyla aşağı Manhattan’ın simgeleşmiş silueti, şimdi yadırganacak kadar değişti. İkiz kuleler, Frank Gehry’nin inşa edilecek yeni Guggenheim Müzesi’ne de -montajlı fotoğraflarda- iyi bir fon oluşturmaktaydı. Siluetin yeniden ele alınması gerekecek.

1. The New York Times, 12.9.2001, S.3.
2. William Mitchell, Pour la Science dergisi, No.244, fiubat 1998, S.68.
3. Judith Dupré, Skyscrapers, Black Dog & Leventhal, New York, 1996, S.66.
4. Business Week, 24.9.2001 S.48.