İmar mı ? Yıkım mı ? Kaynak : 01.06.1994 - Yapı Dergisi - 151 | Yazdır

Yerel Seçimler bitti; ardında binlerce seçimkondu, binlerce kaçak yapı bırakılarak, şehirlerimizi daha da perişan duruma getirerek. Şimdi, sormanın tam sırasıdır: şehirleri biraz da, politik hırsları, çıkarları, bazan da benbilirimcilikleri ve çılgınlıkları uğruna yetkili politikacılar mahvetmiyor mu?
Son yıllarda özellikle İstanbul’da kent toprağı mafyaya teslim edildi. Boğaz yamaçları ve su havzaları başta olmak üzere, kent toprağı ve gelişme alanları yağmaya açıldı. Yasal inşaat yasak, kaçak inşaat serbest hale geldi. Defalarca yazdık: “gecekondu artık masum bir olgu değildir, kent toprağının yağmalanma aracıdır” diye …
Seçimkonduya, gecekonduya verilen ödün, ya da ardı ardına çıkarılan imar affı yasaları politikacıları şehirlerin öz ve biçimine yaptıkları edilgen (pasif) kötülüklerdir.
Politik yetkililerin şehirlerin kötüleşmesine bir de etkin (aktif) ve doğrudan müdahaleleri vardır ki, çoğu kez bunu “imar” adı altında uygular ve çoğunlukla bir yandan yıkarak bir yandan da bir şeyler yaparak şehirleri imar ettiklerini gururla söylerler. Bunun günümüzde olduğu gibi tarihteki örnekleri de çoktur. Burada, daha çok İstanbul’dan örnekler vererek yöneticilerin bu tür etken zararlarından söz etmek istiyoruz.
Bakınız Prof. Dr. Semavi Eyice İstanbul’da ilk kez kurulan belediye örgütünün ilk uygulamasını nasıl anlatıyor: “İstanbul’u yenileştirmek gayesi ile başlayan Belediye (= şehir emaneti) teşkilatı 1864’te kurulduğunda ilk olarak Server Efendi (sonra Paşa) (1821-1886) başkanlığında Altıncı Daire (Belediye Bölgesi) kurulmuştur ki, bu Galata-Beyoğlu idi. Bu teşkilat yenilik yapmak gayesi ile galata surlarını yıktırtarak, hendekleri doldurtmak ile işe başlamış ve böylece 2800 m uzunluğundaki sur pek az izi ile, bir de Galata kulesi kalmak üzere tahrip edilmiştir (1)”.
İlk belediye örgütü, işe yıkmakla başlamış.
Amaç hep “imar’dır. “İstanbul’u imara muvaffak olursam tarihe hizmet etmiş olacaktım”. Söz, İstanbul’un eski Vali ve Belediye Başkanı Dr. Lütfi Kırdar’ındır. Şöyle devam ediyor Kırdar:
“Hemşerilerden bir ricada bulunmak istiyorum ki, o da herhangi bir imar hareketine karşı yapılan demogojilere iltifat etmemeleri ve kıymet vermemeleridir (2). ”
Kırdar, çıkarları bozulanlarca ortaya atılan itirazların yarattığı demagoji havasından yakınıyor ve karşı çıkanların “Önce yapınız, sonra yıkınız” dediklerini belirterek soruyor: “ilk bakışta doğru gibi görünen bu demagojik zihniyete uysaydık Eminönü Meydanı’nı nasıl açabilirdik?”
Evet, Eminönü Meydanı 1938’de, Yeni Cami çevresindeki bütün yapılar ortadan kaldırılarak, çevrenin dokusu, oranları, yerel rengi bozularak açılmıştır ve aradan geçen yarım yüzyıla karşın Meydan hala düzenlenememiş olup aynı zavallı durumunu korumaktadır.
Bu durum imar hareketlerine karşı çıkanların haklılıklarını ortaya koymuyor mu?
Ancak o dönemde yine de “plana”a inanç vardı. Atatürk döneminde Ankara planlaması için Jansen, İstanbul için de Prost getirilmişti.
L. Kırdar Belediyesi’nin yayınladığı kitapta “imar demek herşeyden evvel plan demektir. Bu ilim, fen ve teknik asrında plansız şehir değil, tek bina yapılamazdı” deniyor. Aynı yayından öğrendiğimize göre “Reisicumhur İsmet İnönü 5 Haziran 1939 tarihinde Naia Vekaletini teşrif buyurarak Başvekil Refik Saydam, Adliye Vekili Fethi Okyar ve Maarif Vekili Hasan Ali Yücel hazır oldukları halde Nafia Vekili General Ali Fuat Cebesoy tarafından şehircilik mütehassısı Bay Prost’un ihzar etmiş olduğu İstanbul şehrinin Beyoğlu ve İstanbul semtlerinin müstakbel imar şekline ait nazım planı hakkında verilen izahat üzerine lazım gelen tetkiklerde bulunmuş ve nazım planın İstanbul şehrinin ihtiyaçlarına uygun olduğunu tasvip ve aynen tatbikini emir buyurmuşlardır. ”
Kırdar uygulamaları, 1936’da İstanbul planlamasıyla görevlendirilen Prost’un planına uygun olarak sürdürülmüştür. Ancak çok gariptir ki, Prost planını İstanbul yarımadasında ilk kez İstanbul Belediyesi, Kırdar dönemi sonrasında kendi binasıyla delmiştir. 1953’te bir yarışma sonucunda elde edilen İstanbul Belediye Sarayı, “Prost’un İstanbul Yanmadasında 40 rakımın üzerinde 12.50 m den yüksek bina yapılamaz” kuralını delen ilk yapı olmak özelliğini kazanıyordu.
L. Kırdar, atanmış bir belediye başkanı olarak birçok başarılı işler yaptı ve şehre yararlı tesisler kazandırdı.
1950’den sonra İstanbul’a Devlet’in ilgisi devam eder. 1950-60 arası, Başbakan Adnan Menderes’in, devlet olanaklarıyla, İstanbul’un kaderine tek başına egemen olduğu dönemdir. 1950’de başbakan olan Menderes, Ankara’yı adeta bırakmış, Haussmann’ın Paris’i ele almasından tam yüz yıl sonra, Haussmann özentisi bir tutumla bütün ilgi ve merakını “İstanbul’un imarı” üzerinde yoğunlaştırmıştı.
A. Menderes’in karargahı eski Park Otel’di. İstanbul’un her yanında, yolların genişletilmesi, yenilerinin yapımı için hızlı bir yıkım sürüyordu. Aksaray’da Vatan ve Millet Caddeleri, Sirkeci-Ataköy Sahil Yolu, Beşiktaş’ta Barbaros Bulvarı, DolmaBahçe-Tophane yolu, Karaköy’de Kemeraltı caddesi, Üsküdar’da çarşının bulunduğu anacadde, Boğaz üst yolları, Beyazıt Meydanı, Karaköy Meydanı ve daha birçoğu tam bir yıkıntı görünümündeydi. Bu yollar açılırken -tarihi ya da mimari değeri olsun ya da olmasın- hiçbir yapının ya da çevre değerinin gözyaşına bakılmıyordu. Buldozer ve silindir, mülkiyeti, tarihi, mimariyi, çevreyi, herşeyi ezip geçiyordu.
Savaş yılları kısa bir süre önce geride kalmış, şehirlere göç yeni başlamıştı. Herkes fakirdi, halk da, devlet de … Şehrin düzenlenmesi için yapılması gerekenler vardı kuskusuz, ancak yapılmakta olanlar çoğu kez hemen oracıkta akla gelenlerdi ve hesapsız-kitapsız, plansız olarak öncelikler dikkate alınmadan, insandan çok taşıt için, trafik için yapılıyordu.
Başmimar, Menderes’ti ve dediği dedikti. Yakın çevresindekilerin baş döndürücü iltifatları doğrultusunda kendisinin doğuştan mimar olduğuna iyice inanmaya başlamıştı.
Kamulaştırmalar hızla sürerken başlangıçta kamulaştırma bedelleri, mülk sahiplerine oldukça tatmin edici bir şekilde ödenebiliyordu, ancak zamanla belediye ve hazine olanakları tükendikçe, kamu cimrileşmeye başlıyor, kamulaştırma bedelleri giderek azalıyor, ödenmesi aksıyor, sonuçta müflis belediyenin uzun vadeli bonoları devreye giriyordu.
Bu dönemde mimarların sesleri çokça çıkmaya başlayınca da Mimarlar Odası’nın İstanbul’da bulunan merkezi, 27 Mayıs 1959’da (ihtilalden tam bir yıl önce) çıkarılan bir yasayla (3) Hükümetin daha kolay baskı altına alabileceği varsayılan bürokratların yoğun olarak bulunduğu Ankara’ya alınıyordu. Düşünün, meslek odalarının merkezlerinin yerinin değiştirilmesine hükümet karar veriyor ve bunun için de özel bir yasa çıkarıyor. Ne demokrasi anlayışı?
Kırdar 1939-48 arasında İstanbul’da Belediyece kamulaştırılarak yıkılan ev, dükkan ve binaların sayısının kendisi veriyordu: 1148. Menderes dönemi için böyle bir sayım yapılmış mıdır bilmiyorum. Ancak aralarında cami, türbe, hamam gibi yapıların da bulunduğunu pek çok binanın, budozerlerin amansız darbeleriyle ortadan kalktığını biliyoruz. Kimi yapıtlar da kısmen yıkılmıştı. Örneğin, Kemeraltı Caddesi’nde kısmen yıkılan ve yıllar boyu öylece kaderiyle başbaşa bırakılan yapılar, öğrencilik dönemimizde bizlere yararlı bina kesitleri örnekleri oluşturuyordu.

Geniş bir arter olarak açılmış Vatan Caddesi bugün bile çevresiyle kendine gelememiştir. Sahil yolları ise çevrede yaşayanlarla denizin arasını açtı.
Salıpazarı liman tesisleri ile Haydarpaşa limanı da Menderes döneminin İstanbul’a armağanıdır. Salıpazarı antrepo ve transit ambarlarının geçici olarak yapıldığı, kısa bir süre sonra kaldırılacağı sürekli vurgulanıyordu. Bu tesisler kırk yıl sonra bile İstanbul’un en güzel noktalarından birinde hala yüzsüzce fuzuli işgali sürdürüyorlar.
Menderes döneminde bozulan eski Beyazıt Meydanı ise, sayısız girişimlerin, sayısız belediye başkanlarının ardından, Kırdar’ın Eminönü Meydanı örneğiyle yarışırcasına kırk yıldır yeniden düzenlenmeyi bekliyor.
Yine Adnan Menderes döneminde, Taksim’den Nişantaşı’na kadar uzanan ve İstanbul’a nefes aldıran en önemli yeşil alanlardan biri, İnönü Gezisi belki de İnönü adına duyulan tepkiyle (4) Hilton Oteline kurban edildi ve ileriki yıllar için çok kötü bir örnek oluşturdu. Gezi, daha sonraki yıllarda çeşitli belediye başkanlarınca uygulanan salam politikasıyla Harbiye Orduevi’ne, Sheraton Oteline ve birkaç yıl önce de Hyatt oteline dilim dilim tahsis edilerek bizzat Belediye eliyle yasal yağmaya açıldı.
Menderes dönemi ekonomik çöküşünün ardında, zaten sınırlı olan parasal kaynakların İstanbul’un imarı için devlet gücünü aşan girişimlerde seçilip dökülmesiyle, savurganlık yatar.
Verimsiz yatırımlarla körüklenerek sürüp giden enflasyon kadar, kamulaştırma terörü ve sonu gelmeyen yıkımlardan şehre yayılan toz, toprak da insanları canından bezdirmişti. Kıbrıs anlaşmazlığının, ekonomideki ve iç siyasetteki sıkıntıları gözlerden uzak tutmak için iç politika malzemesine dönüştürülmesinden kaynaklanan 6-7 Eylül (1955) kırıp dökme-yağma olaylarının böyle bir kargaşa ortamına çok aykırı düşmediğini, hatta paralellik gösterdiğini düşünebiliriz.
Ekonomik kargaşa ile şehir mekanındaki kargaşayı, toplumsal ve siyasal kargaşa izledi. Ekonomideki kötü gidiş, bunalmış iktidarın, başvurduğu antidemokratik uygulamalar, siyasal gerilimi ve bunalımı 27 Mayıs ihtilaline kadar tırmandırdı.
İşte ekonomik sonuç: ciddi bir bunalım ve yüzde 221’lik 4 Ağustos 1958 devalüasyonu (1 dolar 2.80 liradan 9.00 liraya) (5); sosyal ve siyasal sonuç: 27 Mayıs 1960 ihtilali.
Menderes’ten yıllar sonra, 1980’lerde Romen Cumhurbaşkanı Çavuşesku ülkenin ekonomik zorluklarını gözardı ederek Bükreş’te görkemli bulvarlar ve devboyutlu yapılarla imar uygulamalarına girişecektir. Ne gariptir ki, iki liderin acı sonları arasında ciddi bir benzerlik vardır.
1960’tan sonra gelen askeri yönetim dönemi, ülke çapında plan kavramının öne geçtiği bir dönem oldu. Ulusal ekonomik ve sosyal kalkınma planının yanı sıra fiziksel bölge planlama ve kimi şehirler için nazım plan çalışmaları başlatıldı. İstanbul için de nazım plan yeniden gündeme geldi ve 1965’te o günlerin merkeziyetçi anlayışına uygun olarak İmar ve İskan Bakanlığı’nca Büyük İstanbul Nazım Plan Bürosu kuruldu. Bu büro 1980’e kadar çalışarak bir plan hazırladı; ancak ne var ki, göçün denetimsiz bir şekilde sürüp gitmesi ve nüfusun her gün artması nedeniyle gerçek bir nazım plan hiçbir zaman elde edilemedi. Planın, 40 yıl içinde 1 milyondan 10 milyona çıkan nüfusun hızına bir türlü yetişememesi doğaldı.
Ayrıca bir de, Prost planı ile Büyük İstanbul Nazım Plan Bürosu çalışmaları arasında kalan dönemde 1958’de İller Bankası’na bağlı olarak İstanbul’da, Prof. Piccinato’nun danışmanlığında kurulmuş ve 1960’a değin çalışmış olan Nazım Plan bürosunu anımsayabiliriz. Menderes’in kararlarını bir düzen içine sokmaya çabalayan bu büronun, bütün iyi niyetine karşın etkin olduğu söylenemez.
Daha sonraki dönemlerde Vali ve Belediye Başkanlığı görevleri birbirinden ayrılırken, seçimle gelen ilk Belediye Başkanı Haşim İşcan, çok kısıtlı belediye olanakları karşısında, kişisel becerileriyle bazı basit düzenlemeler yaptı; Dr. Fahri Atabey, başarılarıyla ünlü bir hastane başhekiminin ne kadar başarısız bir belediye başkanı olabileceğini gösterdi; Ahmet İsvan bahaneler üreterek süresini doldurdu; Aytekin Kotil ise 1980 ihtilaline takıldığı için süresini tamamlayamadı.
1980 darbesinden sonra gelen asker belediye başkanları şehri üst geçitlerle donattılar (!) Daha sonra Bedrettin Dalan dönemi gelip çattı. Dalan bir yandan, 1984 ‘le çıkarılan 3030 sayılı büyükşehir belediyeleri yasasıyla gelen yeni gelir kaynaklarına ve imar planlama yetkilerine, öte yandan da 12 Eylül sonrası askeri yönetim kalıntılarının desteğine sahipti.
Hasan Pulur Dalan’ı “Haliç’te heykeli dikilir, Boğaziçi’nde asılır” kısaca anlatmaya çalışmıştı. Acaba bu tanımlama doğru mu?
Dalan, askeri yönetim dönemi sonrasının sürüp giden olağandışı koşullarından da yararlanarak benbilirimci tutumuyla Haliç’i, dış basında da yer aldığı gibi “tabula rasa”, yani yerlebir etmiştir. Haliç kıyılarında silmece yıkılanların arasında korunmaya değer hiçbir Osmanlı ya da Bizans yapısı yok muydu?
Tarlabaşı Bulvarı ilk planlarda 30 m genişliğinde tutulmuş, bu planlar askıya bile çıkarılmıştı. Daha sonra bu yolun genişliği ani bir kararla, bir çırpıda 36 m ye çıkarıdı. Kararlardan hangisi doğruydu? 30 m mi, 36 m mi?
Çoğu Dalan’ın kişisel kararlarıyla geliştirilen Boğaz’daki kazıklı yollar; Park Otel rezaleti, Gökkafes, Swissôtel, Conrad oteli, yeşil alanların gökdelenlere tahsisi, Eska’cılarla işbirliği halinde Taşkışla’yı Otel yapmaya kalkışması, yanlışlıkla kesilen Kuruçeşme’deki ulu çınar(6) İstanbul’un belediye eliyle etken tahribatının uç örnekleri ve Dalan’ın günahları olarak sayılabilir.
Dalan’ın başlattığı Boğaz villalarına karşı savaş açarken, gecekonduyu ve göçü özendiren tutumuyla şehri toprak yağmasına açık tutan Nurettin Sözen’in günahları daha çok edilgen türdendi.
Yaptığı iyi şeyleri ise, kavgacı tutumu nedeniyle kamuoyuna anlatmayı bir türlü başaramayan Sözen’in giderayak İstanbullulara sunduğu nazım plan ise, bir nazım planının içermesi gereken niteliklere sahip olmadığı için, geçersiz bir belge olarak raflarda tozlanıp kalmaya mahkum gibi görünüyor.

(1) Prof. Dr. Semavi Eyice, Galata ve Kulesi, TTOK yayını, İstanbul, 196 S.16.
(2) Cumhuriyet Devrinde İstanbul, İstanbul Belediyesi Neşriyat ve İstatistik Müdürlüğü yayını, İstanbul Milli Eğitim Basımevi, 1949 S. 10.
(3) 7303 sayılı yasa
(4) Demokrat Parti İktidarı döneminde, İnönü adını taşıyan tesislerin adları değiştirilmişti. Örneğin İnönü Stadyumu Mithat Paşa Stadyumu oldu.
(5) 1957 devalüasyonunu anımsamayan yazar Yalçın Doğan, Milliyet’te devalüasyonunu Türkiye’nin yaşadığı en büyük devalüasyon olarak tanımladı.
(6) Kuruçeşme’de yol ortasındaki yüzlerce yıllık ulu çınar bir gecede kesilivermişti. Dalan yol kenarındaki cılız bir çınar yerine ulu çınarın yanlış anlama sonucu kesildiğini söylemişti. Menderes döneminde de Alemdar’da yol ortasındaki ulu çınarın kesilmesine karşı çıkan, dönem Vali ve Belediye Başkanı Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ı Menderes’in yurtdışına seyahate göndererek ağacı onun yokluğunda kestirdiği söylenir.