Mimar’dan Arkitekt’e… Kaynak : 01.07.1994 - Yapı Dergisi - 152 | Yazdır

1931 yılında yayınına başlanan MİMAR Dergisinin adının ARKİTEKT’e niçin çevrildiğini bilmiyordum. MİMAR’ın son sayısında da, ARKİTEKT’in ilk sayısında da bu konuda bir açıklama yoktur. Zeki Sayar derginin çıkış öyküsünü anlatırken buna da açıklık getiriyor:
“Mecmuayı ilkin MİMAR adı altında çıkarmaya başlamıştık. Beş yıl kadar böyle sürdü. Sonra bir gün Matbuat Umum Müdürlüğünden bir yazı aldık, “derginizin ismi Arapçadır; Türkçeleştirin” diye … Öyle ya genç Türkiye’de dil devrimi başlamıştı. Dil Türkçeleştirilecekti; öz Türkçe olacaktı.
MİMAR’ı çıkaran grup bu durum karşısında düşünüp taşınır ve derginin adını ARKİTEKT olarak değiştirir. ARKİTEKT Türkçe mi? Hayır. O sıralarda dergiye değiş-tokuş yoluyla gelen Fince bir dergi vardır; adı Arkkitehti’dir. Ondan esinlenilmiştir. Sözcüğün kökeninin Yunanca olduğu da bilinmektedir: arkhitekton
“Hatta” diyor Zeki Sayar, “derginin sonraki sayılarında mimarlardan söz ederken bir süre ‘arkitekt’ kelimesini kullandık.”
O dönemde dört yüz yıllık Mimar Sinan da Arkitekt Sinan olmuş mu bilmiyorum.
YAPl’nın Zeki Sayar’la yaptığı söyleşi ileriki sayfalarda bulacaksımz. Büyük bir zevkle okuyacağınıza inanıyorum.
MİMAR-ARKİTEKT öyküsü bana, başımdan geçen ilginç bir olayı anımsattı.
YAPI Fuarlarının ikincisi ya da üçüncüsü .. 1980’li yılların başı.. Yer, İstanbul Spor ve Sergi Sarayı. Bir ziyaretçi, fuarı düzenleyen kuruluşun yetkilisiyle, benimle görüşmek istemiş: başında fötr şapkası olan, kısa boylu bir adam. Fuarı düzenlemekteki başarımızı dile getirip bir hayli övdükten sonra, sıra asıl söylemek istediğine geldi. Her şey iyiydi, iyiydi de bu tavana gerilmiş olan bezler neyin nesiydi? Ben, hem binanın tavanına daha değişik bir görünüm vermek, hem de gürültü sorununu çözmek için bu bezleri tavana boydan boya astığımızı dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyordum. Israrla “Hayır” diyordu adam, “onu sormuyorum. Bu ne bayrağıdır? Onu söyleyin”.
Birden beynimde şimşek çaktı. Anladım ki sorduğu, bezlerin rengidir: Sıra sıra maviler, beyazlar. Bir çeşit asma tavan oluşturan bu bezlerin bir fuarda bayrak olarak kabul edilebileceği o ana kadar hiç aklıma gelmemişti. Adam bezleri Yunan bayrağı olarak görüyordu. Bu durumda akılcı bir yanıtın yeri yoktu. Aklıma bir muziplik geldi:
“Bayrak olarak mı soruyorsunuz? Tabii ki Fin bayrağı” dedim. Adam “Öyle mi?… O zaman mesele yok. Ben Yunan bayrağı diye düşünmüştüm” dedi ve tatmin olmuş bir şekilde ayrıldı.

Nedense, “Arkadaş, senin ya da bu fuarın Fin bayrağıyla ne işi var?” diye sormak gereğini duymamıştı. Yunan’a karşı çıkan kafa, nedense Fin’e karşı çıkmıyordu, hatta hoşgörüyle bakıyordu. Garip bir anlayış.
Amacım kişileri eleştirmek değil, hele Zeki Sayar’ı ve arkadaşlarını asla .. Yalnızca toplumsal bir rahatsızlığa parmak basmak istedim. Aynı hataları hepimiz yapabiliyoruz.
İki yıl önce Ankara da YAPI fuarının yanı sıra bir de tasarım fuarı düzenliyorduk. İşin uluslararası niteliğini anlatmak ve dış ilişkilerde kolaylık sağlamak için adını “Design ’92” koymuştuk. O zaman Ankara Belediye Başkanı olan Murat Karayalçın açılış konuşmasını yaparken fuarın adının Türkçe yerine İngilizce’den alınmış olmasını -haklı olarak- eleştirdi. Ama Ankara Belediyesi’nin olan ve Sayın Murat Karayalçın’ın başkanlığı döneminde açılmış bulunan aynı fuar alanının adı da Altınpark Expo Center idi. Söz konusu fuar alanı bugün de aynı adla anılıyor.
İletişim çağının yaygınlaştırdığı olanaklar ve küreselleşmeyle, bütün diller aynı hastalıklarla karşı karşıya. En yaygın tehlike: Amerikan kuşatması ve İngilizce. Fransızlar dillerini korumak için kısa bir süre önce bir yasa (1) bile çıkararak duvar ilanları ve reklamlarda İngilizce sözcükler kullanılmasını yasakladılar. Buna karşılık şimdi de İngilizlerin, İngilizce’deki Fransızca sözcükleri ayıklama girişimleri var.
Bizde ise henüz ciddi bir bilinçlenme yok. Biz ulus olarak her an, bir salıncakta hep bir uçtan ötekine kolan vurup gideriz: doğudan batıya, batıdan doğuya. Arapça’dan Farsça’dan kurtulmak isterken Fransızca’nın, İtalyanca’nın, İngilizce’nin, dolaylı olarak da, bunların kökenini oluşturan Yunanca ile Latince’nin tuzağına düştük. Gitsin lokanta, gelsin restoran (2). Ne bulursak yiyoruz. Cihat Burak’ın ince deyişiyle “buyurun restoran lokantasına.”
Yazmayı, söylemeyi bile doğru dürüst beceremediğimiz sözcüklerden oluşan bir dil kullandığımız için birbirimizi anlayamıyoruz. Politik, sosyal, ekonomik yaşamımız da bu nedenle karmakarışık. Yaşamımızdaki kargaşayı dile bağlayabileceğimiz gibi, dildeki kargaşayı da kafamızdaki karışıklığa bağlayamaz mıyız?

(1). Toubon yasası.
(2). Yabancı kökenli lokantayı atarak onun yerine aldığımız bu sözcüğün, yazanın gönlüne göre çeşitli yazılış biçimleri vardır: restoran, restaurant, restourant, restorant, vd …

DÜZELTME
150. sayıdaki “Japonya’dan izlenimler” başlıklı yazımda “Ertuğrul” gemisinin adı yanlışlıkla “Refah” olarak yazılmıştır. Doğrusu “Ertuğrul gemisinin hazin öyküsü” olacaktır. Özür dileyerek düzeltirim. D.H.