İstanbul’da Bir Bayram Tatili Kaynak : 29.04.1991 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır

1991 yılındayız … Bayram öncesi herkes uzun bir tatilin tadını daha iyi çıkarmak için İstanbul’dan kaçıp uzak ya da yakın bir yerlere gidiyor. Böylece boşalan bir İstanbul’da bayram geçirmeye ne dersiniz? Başka bir yerden İstanbul’a gelmiş gibi … Bu kez böyle bir bayram deneyerek kargaşadan uzak bir İstanbul’un tadını çıkaracağız.

Tatil, cuma akşamından başladı bile. Herkes tatil yolunda… Cumartesi sabahı alışık olmadığımız bir takırtıyla, inşaat sesleriyle uyandık. Yeniköy’de, önümüzdeki binanın çatısı yükseltilerek içine bir kat yerleştiriliyor. Boğaziçi’nde kaçak inşaatın en uygun zamanı: Mevsim elverişli, denetimin azaldığı uzunca bir tatilin ilk günü. İşçiler harıl harıl çalışıyorlar. Mertekler üzerinde yükseltiliyor çatı, bir yandan dış duvarlar örülüyor, akşama kadar da kiremitler döşenecek. Sonraki günlerde içerideki çalışmaları sürdürmek daha kolay. Kaçak inşaatın, sinirlerimizi daha çok hırpalamasına olanak vermeyelim: Tatili de bayramı da zehir etmenin anlamı yok. Haydi çoktan beri uğramadığımız Süleymaniye’ye…

Caminin çevresindeki efsanevi Süleymaniye Mahallesi’nin ahşap yapıları tükenmeye yüz tutmuş. Kalanlar harap, perişan durumda. Eski ahşap evlerin yerine yapılanlarsa ayrı bir görgüsüzlük örneği. Sokaklar pis ve bakımsız. Neyse ki cami bütün görkemiyle yükseliyor…

Arife günü öğleye doğru içerisi pek kalabalık değil. Oradaki iki din görevlisiyle sohbeti koyulaştırıyoruz. Soruyorlar: “Mademki mimarsınız söyleyin, bugün böyle bir cami yapılabilir mi?… ” “Tabii yapılabilir, ancak marifet bunu o dönemde yapmaktı” diyorum. Bir yandan da çevredeki perişanlığı düşünmekten kendimi alamıyorum.

Saltanatlı bir tatil yapmaya niyetlendiğimize göre öğle yemeği Topkapı Sarayı’nda yenebilir. Saray her zaman görmeye alışık olduğumuzun tersine, oldukça tenha, daha doğrusu yabancı turist sayısı çok az.

Mecidiye Köşkü’nün altında yer alan lokantadan bakılınca manzara güzel. Vaktiyle karşı kıyıya “Kalsedonya” yani Körler Ülkesi dedirtmiş bu manzara. Taşlaşmaya, Harem ve Haydarpaşa önündeki liman tesislerine karşın yine de güzel.

Öğleden sonra neden, çocukluk ve gençlik yıllarımın geçtiği eski “Körler Ülkesine gitmeyelim? Birazcık nostalji, bayrama ayrı bir renk katmaz mı? Her yer kalabalık… Beşiktaş’ta. Boğaziçi Köprüsü’nde trafik her zamanki gibi yoğun. Duyduğumuza göre güneydeki bütün turistik tesisler dolmuş ama İstanbul yine de çok kalabalık. Hiç boşalmamış. Nüfus öylesine artmış ki, artık azalmalar hissedilemiyor bile. Tıklım tıklım dolu otobüsten birkaç yolcunun inmesi gibi bir şey.

İstanbul’un pek çok semti gibi Üsküdar da yok artık. Ahşap evlerden, camilerden, külliyelerden oluşan eski kent dokusu tümüyle kaybolmuş bir Üsküdar… Ayrıca Harem’ e kadar uzanan sahil yolu, Salacak iskelesini, Salacak plajını, deniz içinde bir doğal göl olan Çiftekayalar’ı, balıkçı kahvelerini, çakıllı kıyıyı ezerek geçmiş; insan-deniz ilişkisini tümüyle yok etmiş. Sinan’ın en şirin yapılarından Şemsi Paşa Camisi’nin çevresindeki yapılar da yıkılmış ve cami tek başına çırılçıplak bırakılmış. Tarihsel korumayı tek yapı boyutuna indirişimizin bir sonucu bu.

Bu arada eski mahallemizden neler kalmış acaba? Üsküdar’da ilk oturduğumuz ev, zamana, yap-satçı kazmasına direnebilmişti. Bu kez o da yok olmuş; yerine kalfa işi, tatsız tuzsuz bir apartman dikiliyor. Ünlü komşumuz Musahipzade Celal’in Tunusbağı’ndaki ahşap evi de yıkılmış; yalnızca sokak tabelasında adı yaşıyor. Nasıl yaşamaksa! Geçmişimiz, kısa ömrümüzün sonuna kadar bile dayanamıyor artık.

Öbür dünyanın eşiğinde de durum kötü. Karacaahmet’te babamın kabrinin yanında bir cenazenin sığamayacağı kadar bir yere, oradaki söğüt ağacını da keserek birini gömmüşlerdi. Bu kez üzerine bir mermer kabir yapmışlar, bitişik nizam. Kabrin duvarı bizimkinin alçak çerçeve duvarının üzerine basmış, İstanbul’daki, Üsküdar’daki sıkışıklık ve imar kargaşası Karacaahmet’te, öbür dünyanın eşiğine de sıçramış şimdi.