Olaylar-Yorumlar.. (Hey Koca Vedat – Zavallı İstanbul) Kaynak : 01.04.1991 - Yapı Dergisi - 113 | Yazdır

Kötü haber çabuk geldi … “Çarpık Kentleşme” konusundaki yazısını beklerken kaza haberini aldık. Vedat Dalokay’la eşini geçirdikleri trafik kazasında yitirmiştik (1). “İşte trafik” diyorlardı .. “Hatalı sollama” diyorlardı. Olan olmuştu. Vedat yine bir sürprizle, fakat bu kez tatsız bir sürpriz yaparak çok ani bir şekilde çıkıp gitmişti aramızdan.
1960’ların ilk yıllarıydı. 27 Mayıs devrimini izleyen yıllar… Vedat Dalokay 1957’de Kocatepe Camisi için açılan proje yarışmasında Nejat Tekelioğlu ile birlikte birinciliği kazanmış, sözleşmesini imzalamış, uygulama projelerini hazırlamaya çalışıyor. Anımsadığım kadarıyla strüktürde kimi sorunlar var, ama çözülemeyecek, aşılamayacak türden değil. Gerici çevreler çağdaş bir cami yorumuna tepkiler gösteriyorlar: minareler füzeye benzetiliyor… Vedat, bütün bu tepkileri ateşli bir şekilde yanıtlamaya çalışıyor. Belki de gerektiğinden çok konuşuyor ve bir iki yıl böylece kısır tartışmalarla geçiyor. O günlerde caminin temelleri atılmış durumda.
Bu arada iktidar değişiyor ve 27 Mayıs’ın izleri, iyi olsun kötü olsun, yavaş yavaş sistemli bir şekilde silinmeye başlanıyor. Milli Birlik Komitesi üyelerinden Ahmet Yıldız’ın başkanı olduğu cami yaptırma derneğinin yönetimi de silinen izlerden biri. Ünlü Ayasofya tartışması da patlayınca yeni yönetimin ilk işi, Kocatepe Camisi projesini Vedat’ın elinden almak, sonra da başka kişilere Sultanahmet-Süleymaniye karışımı bir proje ısmarlamak oluyor. Vedat’ın projesine göre yapılmış olan temeller büyük bir hınçla, dinamitle atılarak ortadan kaldırılıyor (2).
Vedat yine o yıllarda Mimarlar Odası’nın çeşitli kademelerinde görevler alıyor: önce Mimarlar Odası Ankara Şubesi Sekreter Üyesi, sonra Başkanı, 1966 izmir Kongresinden sonra da Mimarlar Odası’nın Genel Sekreteri.
Vedat, her dönemde olduğu gibi bu dönemde de hareketli kişiliğiyle, görüşlerini hep çarpıcı bir biçimde ortaya atıyor. Bazan düşünceleriyle hatalı solluyor, bazan önce konuşup sonra düşünüyor, ama düşünceler üretirken aklından geçenleri hep apaçık ve renkli bir şekilde söylüyor. Vedat’ın, kendi görüşleriyle Oda’nın resmi görüşleri arasına bir sınır koymaması zaman zaman Oda yönetiminde sıkıntılar yaratmıyor değil.
Ünlü Ayasofya tartışması da bu döneme rastlar. Artık Adalet Partisi iktidara iyice yerleşmiş. Bir yandan 27 Mayıs’ın izlerini silmeye çalışıyor, bir yandan da gerici çevrelere göz kırpmaktan hiç geri kalmıyor. Sonradan, geçen yılların da verdiği deneyimle şimdi durumu daha iyi kavrayabiliyoruz: hükümetler gericiliğe ödün vermeye başlayınca, ilk hortlayan konu Ayasofya oluyor. O dönemde de öyle… O zamanlar tirajı oldukça yüksek olan Tercüman Gazetesi yoğun bir kampanya açmış: “Ayasofya Cami Olmalı”. Tabii Vedat durur mu? Kuşkusuz Ayasofya’nın müze kalmasından yana… Ama basında yer aldığına göre Vedat “Ayasofya’yı kilise yapmalı. Sonra da, cami olsun diyenlerin başını Fatih’in kılıcıyla kesmeli…” demiş.
Basının belli kesimlerinde Vedat’ı ve Mimarlar Odası’nı hedef alan müthiş bir yıpratma kampanyası başlıyor. Vedat yılmıyor… Vedat gözünü budaktan esirgeyen adam değil ki… Mimarlar Odası İzmir Kongresi dönüşü, Eskişehir garında hareket etmiş trene pencereden girecek kadar gözükara …
Ben o günlerde Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nin Sekreter Üyesiyim, Vedat Ankara Şubesi’nin … İstanbul Şubesine Ayasofya konusunda gelen tomarla telgrafları -ilgisi dolayısıyla- hep Ankara’ya Vedat’a gönderiyorum. Kırık dökük sözcükleri bazan telgraf memurlarınca kalemle düzeltilmiş bu telgraflarda hep Vedat’ın hatırı soruluyor. Telefonda sürekli şakalaşıyoruz. Ayasofya kavgası, daha sona Yalova’da yapılan Mimarlar Odası olağan kongresinde Vedat’ın “ben böyle birşey söylemedim” demesiyle kapanıyor.
“Cami” konusu, Kocatepe macerasından sonra Vedat için bir iddia haline gelmiştir. Sonunda, Müslüman mimarlar arasında açılan uluslararası bir yarışmada, İslamabad Camisi yarışmasında birincilik ödülünü kazanıyor. Bu yarışmada Türk mimarlarının genelde büyük bir başarısı var: İkincilik ödülü Bülent Özer, Cengiz Eren, Öner Tokcan’ın, üçüncülük ise Nihat Duygu Bindal’ın. Sonraki yıllarda caminin yapılışı başarılı bir şekilde gerçekleşiyor. Böylece Türkiye’nin vermediği olanağı Vedat bir dış ülkede bulmuştur. Yazık ki Pakistan’ın iç politika sorunları nedeniyle resmi açılış töreni, cami kullanıma açıldığı halde bir türlü yapılamıyor, bu nedenle de, verilmesi kararlaştırılmış olan -ve kuşkusuz bin kez hak ettiği- Pakistan’ın en büyük nişanını almak Vedat’a nasip olmuyor.
Vedat Dalokay’ı Odadaki meslek politikası artık doyurmadığı için, İsmet İnönü’nün başkanlığı döneminde, düşüncelerine yakın bulduğu CHP içinde genel politikaya dalıyor. Genel Sekreter Bülent Ecevit’in önermesi üzerine Ulus Gazetesi’ni satın alıyor, gazetenin adını Barış olarak değiştiriyor, ama iş yürümüyor. Daha sonra başka bir gazeteye, Politika’ya ortak oluyor; o da yürümüyor.
Vedat ilginç fikirleri ve başarılı çalışmasıyla parti içinde ön plana geçiyor ve 1973’te Ankara Belediye Başkanı seçiliyor. Belediye Başkanı olunca da ilk yaptığı iş ünlü Kızılay Çukuru’nu kapatmak oluyor. Şimdi adını anımsayamadığım, kendisinden önceki Başkan çarşılı altgeçit yapmak üzere Kızılay Meydanında devboyutlu bir çukur kazmıştı. Amaç, söylendiğine göre, trafiğin çözümlenmesiydi. Vedat seçim kampanyası boyunca, kapatacağını vurguladığı, Ankaralılara sıkıntı veren bu çukuru çok kısa bir sürede kapatıyor ve trafiği, konuyu çarpıtmadan kolay çözümlerle düzenliyor.
“Halktan bir başkan” imgesi o günlerde çok revaçta: Osman Kibar izmir’de kendisini böyle sevdirmiş, televizyonda da bir dizide Anthony Quinn’in canlandırdığı delidolu Başkan Tom Alkala tipi çok beğeniliyor. Vedat bu ortam içinde renkli kişiliğiyle gerçekten iyi bir belediye başkanı oldu: bir yandan Ankara’nın kenar mahallelerine yöneliyor, zaman zaman da şehrin merkezinde “vitrin çalışmaları” dediği türden, meydan düzenlemesi benzeri kimi çalışmaları çarçabuk, örneğin bir gecede gerçekleştiriveriyor. Bir sabah Ankaralılar işlerine giderken, bir gecede yapılmış yepyeni bir meydanın sürpriziyle karşılaşabiliyorlar. Vedat, kendisini Ankara’nın “evkadını”, “anası” sayıyor. Bir yandan da “yiğit biraz deli gerek” diyerek ilginç düşünceler sıralıyor, buna uyan ilginç uygulamalar yapıyor. Örneğin Bask militanlarının idam edilmesinden sonra İspanya Büyükelçiliği’nin suyunu kesiveriyor. Her şeye karşın, sonuçta, Murat Karayalçın’ın dediği gibi, Vedat Dalokay Ankara’nın çağdaşlaşması ve büyümesi için gerçekten çok büyük emek veriyor.

Politikada atılgan ve sevecen karakteriyle çok renkli bir kişilik yaratırken, aklına geleni süzgeçten geçirmeden hemen söyleyivermesi bazı kişileri rahatsız etmekten geri kalmıyor. Bu nedenle Vedat sonraki yıllarını aktif politikanın dışında, ama politikadan yine hiç kopamadan, daha çok mimarlığa ağırlık vererek geçirecektir. Taksim Meydanı için İstanbul Belediyesi’nin açtığı sınırlı yarışmayı kazanıyor, Şişecam gökdeleni için bir teklif projesi ve ötekiler..
Vedat’ı bitmez tükenmez mücadele gücüyle, güleryüzü, sevecen hali, inancını apaçık ortaya koyan, hatalı hatasız sollayan düşünceleriyle, renkli kişiliğiyle arayacağız. Ancak içimize bir türlü sindiremediğimiz şey, onu trafiğe kurban vermek. Trafik kazasında yitirdiklerimize hep haksızlık yapmışız gibi gelir bana. Bence trafik kazalarının birinci ve en büyük sorumlusu yollardır. Gidişi-dönüşü aynı olan, düzensiz, yüzeyi bozuk, işaretleri eksik, trafiği yoğun, tarla gibi ilkel yollar … Sözde karayollarımız gelişmiş de, demiryollarımız geri kalmış … Bunu söyleyen herhalde hiç karayolu görmemiş, ya da onun Türkiye’de var olduğunu söylediği yolları nedense biz daha görmemişiz. Bunca yatırıma karşın karayollarında da vardığımız nokta kocaman bir sıfır.
Hey Koca Vedat hey! Sen trafiğe mi yenik düşecektin?

(1) Ne yazık ki aynı kazada yaralanan oğulları Barış da 27 Mart günü 16 yaşında yaşama veda etti.
(2) Bu konuda bkz. YAPI dergisi Sayı 75, Kocatepe Camisi ve İlyas Bey Camisi, D.HASOL

Zavallı İstanbul
26 Mart yerel seçimlerinden hemen sonraki günlerden biriydi. Mimarlar Odası, çevre sorunlarına katkılarından dolayı YAPI dergisine ve kimi yayın organlarına ödüller veriyordu. Yeni seçilmiş İstanbul Belediye Başkanı Sözen de törendeydi ve ödül kazananlara plaket verilirken, nedenini pek anlayamadığım bir plaket de kendisine verildi. Ben YAPI dergisi adına yaptığım konuşmada aşağı yukarı şunları söyledim: “YAPI dergisi 16 yıldan beri çıkıyor. Çalışmalarımıza pek çok aferin aldık. Bir bakıma aferin almak için çalışıyoruz denebilir.” Daha sonra Belediye Başkanı’nın orada bulunmasını fırsat bilerek, “Sayın Başkan, sizden önceki yöneticiler benbilirimci tutumları ve hatalarıyla bize pek çok eleştiri malzemesi verdiler. Bugün aldığımız ödülde onların verdiği bu malzemenin büyük payı vardır. Ancak onlara teşekkür etmiyorum. Sizin bize eleştiri malzemesi vermemenizi diliyorum. Varsın bütün aferinler sizin olsun” dedim.
Yukarıda Vedat Dalokay’ın belediye başkanı olarak Ankara’da yaptıklarına değindim. Bugün Ankara herşeye, bütün güçlüklere karşın çağdaş bir şehir görünümü içindedir.
Ya İstanbul?..
26 Mart 1989 seçimlerinden bu yana tam iki yıl geçti. Bu iki yıl içinde, “Tek Çare Doktor” sloganıyla başkan seçilen Sözen’in yaptıklarına ve yapamadıklarına kısaca göz atmakta yarar var.
Şehir, hiç olmadığı kadar pis; çöpler toplanmıyor, sokaklar temizlenmiyor. Yeşil alanlar bakımsız.
Yollar, kaldırımlar sürekli olarak kazılıyor, açılan çukurlar doğru dürüst kapatılmıyor. Asfalt çalışmaları görülmüyor.
Trafik tam bir çıkmazda.
Kuraklık bittiği halde susuzluk bitmiyor. İSKİ mevcut suyu bile doğru dürüst dağıtamıyor. (Zincirlikuyu’daki büromuza 28 günden beri hiç su gelmedi.)
Başıboş yapılaşma sürüp gidiyor; ruhsat işlerinde korkunç bir bürokrasi var. Adeta kaçak inşaat ve gecekondu serbest, ruhsatlı inşaat yasak. Hükümetle Belediyemiz çok güzel çekişiyorlar. Boğaz yamaçları, çevre yolu kenarları hep gecekondu doldu.
Hükümet-yerel yönetim, büyükşehir belediyesi-ilçe belediyesi çekişmeleri İstanbul’da kaçak yapılaşmayı ve gecekonduyu tarihin hiçbir döneminde görülmemiş boyutlara çıkardı.
Ana yollarda bile sokak lambaları bakımsızlıktan yanmıyor; şehir karanlık.
Bu sıraladıklarımız, yapılmayan işler… Şehir planları, metro, toplu taşımacılık, ulaşım için denizden yararlanma, su sorunun kesin çözümü gibi büyük projelerden, önemli yatırımlardan değil, eldeki olanaklarla Dalokay’ın deyişiyle “evkadını”, “şehrin anası” olanaklarıyla gerçekleştirilebilecek oldukça basit işlerden söz ediyorum. Denecek ki, iktidarın engellemesi var. Evet var; ancak yukarda saydıklarımızda iktidarın engelleme oranı ne olabilir?
Buna karşılık neler yapıldı? Bunları da sıralamaya çalışalım:
İstiklal Caddesi, kötü bir yapım kalitesiyle de olsa iki yılda bitirildi; ancak mimarının karşı çıkmasına rağmen süs niteliğinde iki tramvay kondu ve böylece dünyada, içinden tramvay geçen ilk yaya bölgesi niteliğini kazandı.
Otobüslerin rengi değiştiriliyor. Belediye ve halk otobüsleri uyumsuz, garip renklere boyanıyor.
Tercihli yolların ortasındaki, gerçekten kötü demir parmaklıklar sökülüyor. Bunların yerine düşük kaliteli beton bordürler yerleştiriliyor, bu bordürlerin üzerine de yine eğri büğrü giden boru parmaklıklar konuyor.
Bazı sokakların ve parkların adı değiştiriliyor:
Dalan döneminde Kuruçeşme’de eski kömür depolarının yerinde gerçekleştirilen ve pek de alışık almadığımız tarzda bir kadirbilirlik örneği olarak, peyzaj mimarı sanatçının adı verilen parkın adı değiştirildi. Günel Akdoğan Parkı Cemil Topuzlu Parkı oldu.
Uygunsuz yerlere yapıştırılan ticari sokak afişlerinin üzerine “Bu ilan yasadışıdır ve çevreyi kirletmektedir. Tekrarı halinde ilgilisine ceza uygulanacaktır” yazılı belediye afişleri yapıştırılıyor. Bu oyun hep sürüp gidiyor. Bazan da afişsiz kalan bu yerlere Belediye kendi afişlerini yapıştırıyor:
“Beyoğlu bir şenliktir” gibilerinden.
Bunlar izleyebildiğimiz çalışmalar; başkaları varsa onları daha görmedik, bilmiyoruz. Ama biliyoruz ki, İstanbul’a doktor değil, belediye başkanı gerek.