Japonya’dan İzlenimler Kaynak : 01.05.1994 - Yapı Dergisi - 150 | Yazdır

Türk toplumunun Japonlara ilgisi daha çok Ertuğrul gemisinin hazin öyküsüne, Japonların Pasifik savaşındaki efsanevi kahramanlık öykülerine ve Kore Birliğimiz askerlerinin Japonya tatillerini ballandırarak anlatan 1950’li yılların gazete haberlerine dayanırdı. 1964 Tokyo olimpiyatlarının, o tarihlerde medyanın bugünkü kadar etkin olmaması nedeniyle belleklerde fazla bir anı bıraktığını sanmıyorum. Bütün bunların yanı sıra “Japonya” denince, aydınlarımızın hayalini sihirli Doğu’dan büyülü izlenimler süsler.
Japonya ve uzak doğunun insanı büyüleyen, sihirli atmosferi. .. Japonya’yı öteden beri hep geleneklerine bağlı, mistik yönü ağır basan bir ülke olarak bellemişizdir. Bu izlenim belki pek fazla yanlış değildir, ama yaşanan küreselleşme çağında Japonya’nın da küreselleşmeden nasibini almaması beklenemezdi. Nitekim bugün dünyanın en gelişmiş endüstri ülkelerinden biri olan Japonya, endüstri ürünlerinin yanı sıra kendi kültürünü de ihraç ederken, Batının kültür etkilerini almaktan geri kalmıyor.


1.Asakusa (Tokyo)’da pagoda.

Bugün özellikle büyük Japon şehirleri, Batı’nın mimarlık simgelerinin ağır bastığı bir Doğu-Batı karışımıdır. Örneğin 12 milyon nüfuslu Tokyo, geniş caddeleri ve yüksek yapılarıyla bir Avrupa-Amerika şehri karışımıdır; ancak ana caddelerin ardındaki dar sokakları, mütevazı ölçekli, az katlı yapılarının yanı sıra kimi ayrıntılarıyla Japon’dur. Ara sokaklara sapınca ölçek bir anda değişiyor, herşey birden küçülüyor. İki-üç katlı küçük yapılar, bazen insan boyundan da alçak kapılarla ulaşılan iç avlular ve Japonya’ya özgü ayrıntılar.
Tokyo’da Japonya ancak birkaç dinsel yapı ile saraylarda hissediliyor; bir de kimi çatılarda, yemeklerde ve bazı küçük ayrıntılarda. Robert Venturi’nin dediği gibi, “Tokyo birçok bakımdan, aynı zamanda hem bir köy, hem de küresel bir şehirdir” (1).
Japonya nüfusunun yüzde 10’unu barındıran Tokyo yaşam dolu, çokmerkezli bir şehir. Tokyo’da her şeye karşın “düzenli bir kargaşa”dan söz edilebilir. Suyu, elektriği kesilmiyor, düzgün bir metro ağı var, kaldırımları, yolları düzgün, şehir aydınlık ve temiz, yağmurda bile yollarda çamur yok; ancak metroya, trene, alt-üst geçitlere, paralı çokkatlı yollara karşın trafik feci.
Dünyanın bu boyuttaki bütün büyük şehirlerinde görülmesi olağan sayılan hastalıklar Tokyo’yu da zorlamaya başlamıştır.
Aslında Batılılaşma Japonya’da Meiji döneminde (1868-1912) istenerek ve sistemli olarak başlatılmış ve her alanda modernleşme ulusal politika haline gelmiş (2), Japon Anayasası da ilk kez 1889’da Meiji döneminde ilan edilmiş.
19. yüzyılda başlatılan Batılılaşma politikası Japon toplumunu ve şehirlerinin görünümünü değiştirerek, küreselleşmenin alabildiğine güç kazandığı günümüze değin getirmiş.

Eski Tokyo’dan bugün fazla birşey kalmamış. Tokyo önce, ünlü 1923 Kanto depreminde yıkılmış ve yanmış. Bu depremde yıkılan/yanan konut sayısı 500 bin, yaşamını yitirenlerin sayısı 140 bin. Depremden sonra Tokyo’nun yeniden kuruluşunda Avrupa başşehirleri örnek olarak alınmış.
Tokyo bir kez de ikinci Dünya Savaşı’nın bitimine doğru 1945’te büyük bir felaketle karşılaşmış: ABD bombardımanıyla şehrin yarısı yıkılırken 100 bin kişi ölmüş. Bütün bu olaylar Tokyo’nun, geçmişini neden koruyamadığını, artık neden salt bir Japon şehri olmadığını kısmen açıklamaya yetiyor.
Daha sonra, Tokyo’yu yeniden yapılandıracak, geleceğe dönük planlar 1959-60’larda ortaya konuyordu. Bu planlardan biri de Tange Grubu’nun Tokyo Üniversitesindeki çalışmalarıydı ki, bunlar dev sermayeye karşı teknokratların rüyalarını yansıtmaktaydı.
1964 olimpiyatları sırasında Tokyo’nun havasının çok kirli olduğu biliniyor. O tarihlerde trafik polisleri oto egzozlarından meydana gelebilecek olası zehirlenmelere karşı küçük oksijen tüpleriyle donatılmıştı. Olimpiyatlar için gelen onbinlerce yabancı karşısında bu kirliliğin ayıbını yaşayan Tokyo 1960’lı yıllarda kavuşmaya başladığı ekonomik gücünün de verdiği olanaklarla çevre sorunlarına eğildi.
Eskiden insanların yüzdüğü, sonradan bir doğal kanalizasyon durumuna gelen Sumida nehrinin temizlenmesine başlandı ve hava kirliliğine karşı önlemler geliştirildi. Sumida nehri henüz tam olarak temizlenemedi, ama Tokyo bugün dünyanın havası en temiz büyük şehirlerinden biri olarak anılıyor.
Ancak nüfus 12 milyona ulaşınca Tokyo’da da kaçınılmaz sonuçla karşılaşılmıştır. Toprak sorunu Tokyo’da çok çarpıcıdır. Büyük yoğunluk ve pahalı toprak Tokyo’nun iki ana karakteristiğidir. Şehir dokusunu Ortaçağ’dan kalma parseller belirlerken, eskinin küçüğü ile bugünün büyüğe olan eğilimi arasındaki gerilim sürekli olarak karşımıza çıkar.
Yutaka Hikosaka’nın dediği gibi, “en büyük hakları ve çıkarları sağlayan toprak ekonominin merkezindedir. Politika için kapitalist bir destek olarak kullanıldığında kentsel çevreyi mahveder”.
İşte Tokyo’da da aynen böyle olmuştur. Tokyo’nun şehirsel biçimi ve şehirleşme doğrultusu, bir haklar ve çıkarlar dokusu ve enformasyon ekonomisi ile belirlenmiştir. Haklar ve çıkarlar sorunu toprakla ve sermaye dağılımıyla ilgilidir.
Japon düşünürleri ortak bir görüşte birleşiyorlar: “şehircilik bilimi; yoğun nüfusun baskısı, politikacıların ödünleri, iş çevrelerinin doymak bilmez iştahı sonucunda başta Tokyo olmak üzere Japonya’nın büyük şehirlerinde iflas etmiştir.”

1959-60’ta Tokyo Planı’nı Kenzo Tange ile birlikte yürütmüş olan ünlü mimar Arata Isozaki bu düşünceyi doğrulayan görüşler ortaya koyuyor ve başarılı olamadıklarını açık açık söylüyor. Isozaki’ye göre, ana sorun, büyük işadamları ile hükümet ve politikacı üçlüsünden kaynaklanıyor. “Birinin buna çare bulması gerekir; kim bulacak? Belki de Tanrı” derken umarsızlığı dile getiriyor Isozaki.
12 milyonluk Tokyo’nun geldiği nokta, çok yoğun sağlıksız yerleşme, şehir içinde çok katlı otoyollar, büyük bir trafik sıkışıklığıdır. İnsanlar ev-iş arasındaki gidiş-gelişte her gün yaklaşık 3-4 saat yitiriyorlar; bu kargaşadan iki saatte kurtulabilenler çok şanslı sayılıyorlar. Böylece Tokyo’da çalışanların yaşamlarının önemli bir bölümü metroda ve trenlerde geçiyor. Bunun somut örneği olarak da, seyahat sırasında, başka ülkelerin metrolarında göremeyeceğimiz kadar çok sayıda insanın Tokyo metrosunda uyuduğunu, uyukladığını görüyorsunuz.

TOKYO METROSU
Çok iyi işleyen metro sistemi bir bakıma Tokyo trafiğinin kurtarıcısı durumundadır. Tatil günleri dışında vagonlar hep dolu. Yoğun saatlerde ayakta duracak yer bulmakta bile zorluk çekiliyor. Bu arada, tavandan sarkan tutunma simitlerine asılarak ayakta uyuklayanlar da yok değil.
Tokyo metrosunun ilk hattı, “Yamanote Hattı” tam 109 yıllık. Demek ki Tokyo’da metro 1885’te hizmete girmiş. Bugün 12 hat Tokyo’nun altını bir ağ gibi örmüş, ayrıca trenle şehir dışı bağlantıları kurulmuş. O trenler ki Japonya’nın bir başka candamarı.
Kalabalık, ama tertemiz trenler ve metro, insan yaşamının ciddi bir bölümünün geçtiği mekânlar olarak ayrı bir anlam kazanıyorlar Japonya’da.

Yeşili bol Japonya, Tokyo’da yeşil alanlarını koruyamamış, betonlaşma alabildiğine yayılmıştır. Yeşil alan oranı yüzde 10’a düşmüş Tokyo’da. Oysa bu oran Washington D.C.’de yüzde 34.
Yeşil alan gereksinmesi ve Japonların merakı golf kulübü üyeliklerini alınıp satılır hale getirmiş.
Tokyo 1.3 milyon nüfusuyla 18. yüzyıl başında dünyanın en büyük şehriydi. Şu anda 12 milyon olan nüfusun 2000 yılında 19 milyon olacağı hesaplanıyor. Tokyolu oranı bu nüfus denizinde giderek azalıyor. Bugün nüfusun yüzde 15’i 60 yaşın üzerinde. Ortalama ömür erkeklerde 74.5, kadınlarda 80. Tokyo nüfusunun giderek yaşlandığı da başka bir bulgu.
Japonlar, çok dar mekânlarda sıkışık yaşamaya alışmışlar. 4 kişilik bir aile ortalama 65 m² lik bir evde yaşıyor. Büyük çoğunluk da Tokyo varoşlarında “rabbit house” (tavşan yuvası) diye tanımlanan çok küçük evlerde barınıyorlar. Genellikle de ev alanını, m² ya da ayak kare değil de, örneğin “şu kadar tatami” şeklinde belirtmeyi yeğliyorlar. Bir çeşit hasır olan ve Japon evinin vazgeçilmez öğesi tataminin boyutları standart 3 ft x 6 ft (90 cmx180 cm). Bir doğrultuda oturma, öteki doğrultuda yatak boyutu. Böylece tataminin standart boyutları evlerinin anamodülünü oluşturuyor.
Japonlar, bu sıkışık yaşamaya, işe gidip gelmek için çok zaman harcamalarına, çok sıkıntı çekmelerine karşın yine de gelirlerinin yaklaşık yüzde 30-40’ını kiraya ödüyorlar. Çalışanlar birikimleriyle ancak ileri yaşlarda konut edinebiliyorlar, park yeri gösteremezlerse otomobil sahibi de olamıyorlar.

EKONOMİ
Japon ekonomisindeki patlamanın başlangıcı 1960’lı yıllara rastlıyor. İkinci Dünya Savaşının yaralarını saran ülkede ekonomik gelişme 1960’lardan sonra giderek hız kazanıyor. Çok daha önceki tarihlerde ise Japonya’nın yurtdışına işçi göçü verdiğini biliyoruz. Darlık yıllarında Brezilya’ya tarım işçisi olarak giden Japonlar bugün Sao Paolo’da ciddi bir koloni oluşturuyorlar ve Japonya’nın büyük ekonomik ve kültürel desteğiyle Brezilya’nın güç koşullarına göğüs geriyorlar.
Otomobil, çelik ve elektronik dev Japon ekonomisini ayakta tutan sanayi alanları. Bunları devlet sürekli olarak destekliyor (Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ihalesi’nde Japon Hükümetinin desteğiyle oluşan rekabetin o zamanki İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ı ne denli kızdırdığını anımsayalım).
Japon Yeni yabancı ülke paraları karşısında sürekli olarak değer kazanıyor: örneğin dolar karşısında son 7 yılda yüzde 46 oranında değer kazanmış (TL karşısındaki durumunu yazmak bana çok zor geliyor). Yen’in sürekli olarak değer kazanması Japon ürünlerinin dış pazarlara açılmasını giderek güçleştirmiş ve endüstrinin rekabet gücünü olumsuz yönde etkilemiş. Şimdilerde Tokyo dünyanın en pahalı şehri. Ancak son 5 yılda kişi başına ulusal gelir iki katına çıktığı için Tokyolular hallerinden memnun görünüyorlar.
İşsizlik oranı başka ülkelere göre az olmasına karşın son yıllarda göreli bir artış var. 1992’de yüzde 2.1 olan işsizlik oranı 1993’te yüzde 2.7’ye ulaşmış. Japon sermayesinin dış yatırımları bugünkü hızlı artış temposunu sürdürürse kısa sürede 1.3 milyon kişinin ülkede işini yitireceği hesaplanıyor.
Japon işçisinin veriminin ABD işçisininkinin yüzde 28 altında olduğu hesaplanmış. Bu hesap, Japon ekonomik mucizesini Japon işçisinin çalışkanlığına bağlayan tezleri çürütüyor; ancak Japon insanının uzun süreli ve çok çalıştığı bir gerçek. Haftalık çalışma süresi 40 saat. İşyerleri fazla mesai ödemedikleri halde insanlar çalışmalarını sürdürüyorlar ve bürolar geç saatlere değin ışıl ışıl. Pazar ve tatil akşamları, her zaman ışıl ışıl olan Tokyo adeta kararıyor.
Geç vakte kadar çalışan insanlar, işten çıktıktan sonra çok geç saatlere kadar lokanta ve barları doldurarak koyu sohbetlerle, eve dönüş için trenlerin tenhalaşmasını bekliyorlar. İşverenlerin, personelin iş sonrası yemekli buluşmalarını, arkadaşlığı pekiştirdiği ve gün içinde yaşanan işle ilgili sorunları bir kez daha tartışmaya olanak verdiği gerekçesiyle destekledikleri söyleniyor. Lacivert takım elbise, beyaz gömlek ve kravattan oluşan ve neredeyse bir üniforma oluşturan giysileriyle bu genç Japon iş ordusu işyerlerine olan inanılmaz bağlılıklarıyla Japonya’nın geleceğine hazırlanıyor.
Kadınların çalışma yaşamındaki oranı giderek artıyorsa da çalışma ömürleri evlenme ya da ilk çocukla sınırlı. Bu nedenle de aldıkları ücret erkeklerinkine oranla düşük. Kadınların çalışma ordusundaki oranı şimdilik yüzde 40.
Japonya, gelişmiş ekonomisiyle dünyanın en zengin ülkeleri arasında, en ileri derecede sanayileşmiş 7 ülkesi arasında baş sıralarda yer alıyor. Ancak şu anda bütün dünyadakine koşut olarak Japon ekonomisinde de durgunluk (recession) sürüyor.

DİN
Japonya’da yaygın olan iki din var: Şintoizm ve Budizm. Bunlar bildiğimiz tek tanrılı dinlerden çok farklı.
Budizm bütün uzak doğuda en yaygın din ve bir felsefe sistemi. Şinto ya da Şintoizm ise Japonya’da Budizimin benimsenmesinden daha öncelere (6 yy.) uzanıyor. Doğa güçlerini, ataları ve imparatoru tanrı olarak benimseyen bir sistem.
Şinto 1946’dan sonra imparator Hirohito’nun da katkılarıyla devlet işlerinden tümüyle ayrılmış. İkinci Dünya Savaşı’nın yitirilmesinden sonra, Güneş’in oğlu imparatoru Tanrı sayan görüş giderek zayıflamış.
Hıristiyanların yıllardan beri dinlerini Japonlara benimsetmek için çeşitli yollardan gösterdikleri çabalar Hıristiyanlık adına pek yarar sağlamamış gibi görünüyor.
Misyonerler kadar, Tokyo’da iyi öğretim veren pek çok yabancı vakıf okulu Hıristiyanlığı yayma çabası içinde. Bu tür okullardan birinde okuyan bir genç kız “ne yapayım iyi İngilizce öğrenmem, iyi öğrenim görmem gerekiyor” diyor, sonra da gülerek, ekliyor: “aldığım Hıristiyanlık derslerine karşılık, bu uğurda Hıristiyanlığı benimsemem gerekmez ya .. ”
Özetleyecek olursak, din Japonya’da çok etkili değil; günlük yaşamdan çok cenaze, düğün vb. törenlerde etkisini gösteriyor.
Geleneksel Japon mimarlığının kökenini oluşturan Budist tapınaklar genellikle büyük yuvarlak sütunların taşıdığı kavisli geniş çatılardan ve saçaklardan meydana geliyor. Bunlarda koyu kırmızı renk egemen. Uzakdoğu’nun kimi öteki ülkelerininkine oranla, çok ciddi ahşap konstrüksiyonunun yanı sıra daha ağırbaşlı ve tutarlı bir dekorasyonu var Japon Budist tapınaklarının.
“Shrine” (Şrayn) adı verilen Şinto tapınağı ise bir Torii’nin ardında yer almasıyla Budist tapınaktan ayrılır.
1923 depremini izleyen yangın sırasında binlerce insanın sığınarak canını kurtardığı Asakusa’da olduğu gibi, budist ve şinto tapınakları ile pagodalar çoğu kez aynı komplekste bir arada yer alabiliyorlar.
Bu dinsel kompleksler daha çok turistik yerlere dönüşmüş. Turistlerin kaynaştığı bir ortamda zaman zaman gösteri şeklinde ayinler bile yapıldığı oluyor.

JAPON MİMARLIĞI
Geleneksel Japon mimarisi, temelde, yerel ahşap yapım yöntemleriyle Çin’den ve Kore’den alınmış Budist tapınak üslubunun bir karışımı olup, “az öğeyle sonuca varmak” şeklinde özetlenebilecek minimalistik bir yol izlemiştir. Bu aslında zor bir yoldur. Tıpkı, bir şiirdeki gibi, “azla çoğu anlatmak” türünden bir çaba. Norman Foster “Geleneksel Japon Mimarlığı olmasaydı, Mies van der Rohe de olmazdı” diyor (3). Mies’in “az çoktur” deyişi de bu türden çabayı anlatmıyor mu?
Japon mimarisinin modernleşmesi, ulusal politika olarak benimsenen batılılaşmanın bir parçasıdır. Bu olgu 1868-1912 arasında Meiji döneminde keskinlik kazanır. Meiji yönetimi, özellikle kamu yapıları ve öğretim için Avrupalı mimarların ve uzmanların Japonya’ya gelmelerini sağlar. Örneğin İngiliz mimarı Josiah Condor Tokyo imparatorluk Üniversitesi’nde ders verir. Bu dönemde strüktür mühendisliği ve yapım ekonomisi bireysel mimari yaratıcılığının önündedir ve “ulus için mimarlık” kavramından türeyen bu anlamdaki fonksiyonalizm, İngiliz Victorian mimarisinden türeyen seçmeci üslupla birleşerek egemenliğini sürdürür. Ancak bu tarz, genç öğrencilerin gözünde giderek can sıkıcı hele gelmekten geri kalmaz.
1912’den sonraki dönemlerde Japon mimarlığı Avrupa akımlarını izlemeyi sürdürür. Önce Japon Secession’u, sonra Alman Ekspresyonizmi, daha sonra da Uluslararası Üslup Japon mimarlığına egemen olur. Modernleşme yolunda iki ünlü mimarın etkileri Japonya’da daha derin izler bırakır: Frank L. Wright ve Bruno Taut. F.L. Wright 1915-22 arasında Tokyo’da ünlü Imperial Hotel’i ve 1921’de de Jiyugakuen anaokulu ile bazı konutlar yapmıştır. Sendai Elsanatları Araştırma Enstitüsü’nde görev alan Taut ise sürgün yıllarının başlangıcında Japonya’da kaldığı üç yıl (1933-36) içinde Japon mimarlığı ve kültürüne ilişkin olarak yazdığı yazılarla Japon mimarları üzerinde Wright’ın yapılarından daha etkili olmuştur (4).
Bir yandan Batılı mimarların Japonya’daki etkileri sürerken, öte yandan kimi genç Japon mimarları öğrenim için gittikleri Avrupa’da Le Corbusier ve Gropius gibi ünlü mimarlardan etkilenmişlerdir.


Landmark Tower (Foster Associates). Minato Mirai 21 (21. yüzyılın limanı) adlı projenin en önemli yapısı. Tokyo’ya trenle 45-50 dakika uzaklıktaki Yokohama Tokyo’ya rakip bir yerleşme olmak yolunda. Minato Mirai 21 Yokohama’nın iddialı projelerinden biri olarak limandan kaldırılan dokların yerinde ve denizden doldurulan alanda yükselen çoğu turistik yapıdardan oluşuyor. 1993 Temmuz’unda açılan 296 m yükseklikteki Landmark Tower yalnızca Japonya’nın en yüksek yapısı değil, aynı zamanda en önemli turistik çekim noktalarından biri. Yapının üst bölümünde 603 odalı bir otel buluyor. 8 ayda yaklaşık 1.7 milyon kişi 750 m/dak. hızla yükselen asansörlerle (dünyanın en hızlı asansörleri) çıkarak 69. kattaki seyir terasından Yokohama’yı, limanı ve ünlü asmaköprüyü seyretti.

1930’ların sonu ile 40’lı yılların başında özellikle de Millet Meclisi binasının yapımı sırasında ulusal kimlik arayışları ile “Ulusal Üslup” ağırlık kazanır. Bu yapı sonuçta 1936’da klasik Art Defo tarzında bitmiştir. Japon militarizminin de itmesiyle ulusal üslup Avrupa’nın o dönemdeki faşist mimarisinden yararlanarak tuhaf bir karmaşık üsluba yönelmiştir.
2. Dünya Savaşı sonrasının yeniden yapılanma yıllarında kimi mimarlar “Demokrasi için Mimarlık” kavramı çevresinde toplanmışlardır ve bu kuram etkisini yirmi yıl kadar sürdürmüştür. Bu arada, Le Corbusier’nin son çalışmalarının etkisiyle, başta Mayekawa ve Tange olmak üzere kimi mimarlarda çağdaş teknoloji ile Japon karakterini bağdaştırma çabaları görülür.
Japon ekonomik patlamasının yeşermeye başladığı 1960’larda Japon mimarların önde gelen çabaları, bina tasarımı ve yapımı ile şehirciliğe uygulanabilir sistemli bir planlama yöntembiliminin (metodolojisinin) geliştirilmesi doğrultusundadır. Bu dönemde teknolojiye paralel olarak Japon karakteri arayışları da sürüp gider. Kenzo Tange Tokyo Planı ile (1959-60) bu çabanın öncüsüdür. Genç mimarlar onun etkisiyle “metabolist hareket”i başlatırlar (5). Ekonomik gelişmenin büyük desteği, Metabolizm hareketini on yıl sonra 1970 Osaka Dünya Fuarı’nda zirvesine ulaştırmıştır.
Daha sonraki yıllarda Batı dünyasının denediği bütün akımlar Japonya’da da yer bulmuş; özellikle de başta Tokyo olmak üzere büyük şehirler teknolojinin sağladığı olanaklar (deprem ve tayfuna karşı kazanılan zafer), ekonominin sağladığı olanaklar ve zorlamalarla yüksek yapılara yönelinmiştir.
Gökdelenlerin sayısı her geçen gün bir yarış temposunda artıyor. Tokyo’nun Shinjuku bölgesi yeni bir Manhattan’dır. Buradaki gökdelenlerde geleneksel Japon duyarlılığını aramak boşunadır.
Batılılaşma izlerinin ve eğilimlerinin giderek arttığından söz ettiğimizde Japonlar, bunun tek yanlı olmadığını, karşılıklı bir etkileşimin söz konusu olduğunu; kendilerinin de Japon etkilerini Batı dünyasına ihraç ettiklerini ileri sürerek bunun “küreselleşme” olarak algılanması gerektiğini belirtiyorlar.
Sir Norman Foster’ın 840 m yüksekliğindeki Millenium Kulesi bugün yeni tarz bir Japon rüyası olarak hayal ya da tasarım aşamasında; ancak Tokyo’da yaptığı yeni bir bina, Century Tower bitmek üzere .. Yokohama’daki 70 katlı Landmark Tower ise çok kısa bir süre önce, Japonya’nın şimdiki en yüksek binası olarak kullanıma açılmış. Bu gökdelenin tepesinden Yokohama’yı kuşbakışı görebilmek için Japonlar tatil günleri yüzlerce metrelik kuyrukta yaklaşık iki saat beklemeyi göze alıyorlar. Aynı kuyruk Tokyo’da Shinjuku’daki Metropolitan Government Building (Yerel Hükümet Binası) için de söz konusu.
Japonya’da toplam mimar sayısı 600 bin. Bu sayı ülke nüfusuna oranlandığında bulunan rakam Türkiye’nin de Avrupa ülkelerininkinin de kat kat üstünde. Mimarlık okulunu bitiren herkes “mimar” unvanını alıyor, ama bu çiceğiburnunda mimarlar 2. sınıf mimar sayılıyorlar ve yetkileri ancak küçük ahşap evlerin yapımıyla sınırlı. Bugün bunların yaklaşık sayısı 400 bin. Beş yıllık bir deneyim ve bu süreyi izleyen bir sınavdan sonra ancak her tür mesleki yetkiyi kullanabilen 1. sınıf mimar olunabiliyor. Yabancı mimarların da, Japonya’da önemli işlere talip olduklarında, bu koşulları yerine getirmeleri gerektiği belirtiliyor. Japonya’da proje gerçekleştiren yabancı mimar sayısındaki azlık biraz da bu gerekliliğe bağlanıyor.


Tokyo City Hall Complex (Tokyo yerel yönetim kompleksi). Tokyo gökdelenlerinin yer aldığı Shinjuku semtinde Kenzo Tange’nin gökdelenleri. Kulelerden biri 243, öteki 163 m yükseklikte.
Dok: Ja 1991-3

KORUMACILIK VE GÜNEŞ HAKKI
Japonya’da özellikle de Tokyo’da korumacılık gerektiği gibi yürütülememiş. Önce depremler, yangınlar ve savaş, sonra da şehirlerin anormal büyümesi, nüfus ve yapı yoğunluğu eskinin yok olmasına yol açmış. Ancak tapınaklar ve saraylar kendilerini koruyabilmiş. F.L. Wright’ın Tokyo’daki ünlü Imperial Hotel’i bile kendisini kazmalardan koruyamamış. Yalnızca bir cephesinin, başka bir yere taşınarak korunabildiğini duydum.
Bu arada pek çok ünlü Japon bahçesi de betonlaşmadan nasibini almış.
Sumida nehri kenarında, ziyaret ettiğimiz bir yapıyerinde iki büyük yapı bloğu inşa edilmekteydi. Bunların yerinde altmış yıl kadar önce Tokyo’nun en görkemli Japon bahçelerinden birinin bulunduğu anlatılıyordu. Yine burada ilginç bir durumla karşılaştık. Büro bloğunun yönlendirilmesi bize, doğru gibi görünmüyordu. Bu düşüncemizi söylediğimizde, yönlendirmenin başka verilere dayandırılmış olduğu anlaşıldı.
“Nisshoken” (güneş ışığı hakkı) Japoncada yapım alanında çokça duyulan bir sözcük. Yüksek bina yapan, komşularının güneşini kestiği ve düşürdüğü gölgeyle komşularının ısıtma için kışın daha çok yakıt tüketmesine yol açtığı için komşu bina sahiplerine saat başına belli bir bedel ödemek zorunda. Bu bedel inşaatın başlangıcında tek defada ödeniyor. Nisshoken için ödenecek bedel, yüksekliğiyle kimi zaman caydırıcılık boyutlarına ulaşabiliyor.

TEKNOLOJİ
Japonya, uzun yıllar boyunca, Batılı ülkelerce kendi teknolojisini üretmek yerine Batı’dan teknoloji aktarması yapmakla, hatta açıkça sanayi casusluğu ya da korsanlığıyla suçlanmıştır. Gerçekten de Japon teknisyenler dış ziyaretlerde sürekli olarak fotoğraf makinelerini üçüncü gözleri gibi kullanmışlardır.
Ekonomisinin gelişmesine koşut olarak Japon teknolojisinden söz edilmesi çok olağan hale gelmiştir. Bu, öteki sanayi alanlarında olduğu gibi yapı alanında da böyledir.
Japonya’da 1992 yılında inşaat yatırımları toplamı 830 milyar dolar olmuştur. Bunun yüzde 36’sı altyapı ve büyük mühendislik yapılarına, yüzde 31’i konutlara, yüzde 32’si de konut dışı binalara harcanmış.

Araştırma, Japon endüstrisinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş. Örneğin özel bir müteahhitlik kuruluşuna bağlı Shimizu Institute of Technology’de “daha iyi yaşam çevreleri yaratmak” amacıyla 350 araştırmacı çalışıyor. Ziyaret ettiğimiz bu enstitüde rüzgar ve depreme karşı önlem araştırmalarının yanı sıra, ileride Ay’da çalışacak insanlara su ve oksijen sağlayacak sistemler ile, 2020 yılı için bir uzay oteli üzerinde de araştırmalar yapıldığı anlatılıyordu.
Japonya’da 650’si genel müteahhit olmak üzere 510.000 müteahhitlik kuruluşu var. 5-6’sı uluslararası ölçekte devboyutlu kuruluşlar. Bunlar bir yandan tasarım, uygulama, bakım işleriyle uğraşırken bir yandan da yukarıdaki Shimizu örneğinde olduğu gibi kendi bünyelerindeki ciddi araştırma kuruluşlarının desteğiyle etkinliklerini en üst düzeyde sürdürüyorlar.
Japon müteahhitlik kuruluşlarına göre bugün artık inşaat, insan eliyle yapılamayacak kadar karmaşık hale gelmiştir. Japonya’da çalışanların yüzde 10’u inşaat kesiminde çalışmaktadır, ancak bu oran gençlerin bu işkolunu seçmekteki isteksizlikleri nedeniyle giderek azalmakta. Bu nedenlerle araştırma kuruluşlarının da katkılarıyla yapıda otomasyon ve robot kullanımı uç sınırlara ulaşmıştır. Örneğin yine büyük müteahhitlik kuruluşlarından biri olan Obayashi 1981’den bu yana, inşaatta güvenlik ve verimliliği artırmaya yönelik olarak 100’ün üzerinde inşaat robotu geliştirilmiştir.
Bu robotlar hazır kolon ve kirişlerin montajından, döşeme plaklarının, cephe panolarının yerleştirilmesine, beton dökmekten, beton ve şap yüzlerini düzlemeye, kaynak yapmaya, temizlik işlerine değin uzanan bir yelpazede yararlı oluyorlar. Obayashi yetkilileri geliştirdikleri robot türlerini sayı bakımından yeterli bulmuyorlar. Her gün yenilerini üretmeyi sürdürüyorlar, ama bunlar henüz başka alanlarda kullanılan akıllı robotlardan değil.
Robotlar henüz “ağabey, bu eğriliği daha sonra sıvacı, fayansçı, düzeltir” demeyi öğrenmedikleri için Japonya’da inşaat düzgün bitiyor.
Böylece robotlar işçilerin yerini alırken daha yüksek bir verimlilik ve yapıyeri güvenliği sağlamışlardır. Bununla birlikte, yapım sorunlarının yalnızca robot türünden önlemlerle kesin çözümü olanaklı görülmemektedir. Bu nedenle bilgisayar teknolojisine dayalı daha ileri düzeyde başka yollar aranmaktadır.
Robotların yanı sıra yeni bir yaklaşım da yapıyla birlikte yükselen, tepedeki kapalı bir alanda üretim katı. Şapka sistemi de denilen bu sistemde, bina bitinceye değin kayarak yükselen kapalı bir alanda, bir çeşit fabrikada (SCF, Super Construction Factory), programlanmış robotların da katkılarıyla inşaat etkinliği sürdürülüyor. O kattaki çalışma tamamlandığında fabrika, bir üstteki katın yapımı için yükseliyor. İnşaat bittiğinde SCF son katı oluşturuyor.
Büyük bir rekabet halindeki müteahhitlik kuruluşlarınca uygulanan benzer sistemler şimdilik yalnızca çelik konstrüksiyonlara uygulanıyor; betonarmeye uygulanmasını sağlamak üzere de hazırlık çalışmaları sürdürülüyor.

DEPREM VE GÖKDELENLER
İrili ufaklı pek çok depremi sıkça yaşayan Japonların gözünde depremin çok önemli bir yeri var. Depremlerin toplumun belleğindeki gücü onları, ekonomik güçlerini teknolojiye aktararak bu doğal felakete karşıkoymaya yöneltmiş. Bunda başarılı olmuşlar da …
1 Eylül 1923 Cumartesi günü Tokyo’da yarım milyon evin yıkılıp yandığı depremde yukarıda da belirttiğimiz gibi pek çok yapı yerle bir olmuştu, ama Ueno Parkı’nda bulunan 30 m yüksekliğindeki 5 katlı ahşap pagoda, strüktüründeki elastiklik sayesinde sapasağlam duruyordu. Böylece, pagodalar Japonya’da yüksek yapılar için bir başlangıç noktası oluşturdu. Japoncada “Jukozo” sözcüğü elastik strüktürleri anlatmakta kullanılıyor. 1960’lı yıllardan başlayarak birinci derecede deprem kuşağındaki Japonya’da jukozo gökdelenler kurulmaya başlandı (6).
1985’te Tokyo’daki en yüksek yapı 60 katlı Toshiba binasıydı. Bugün, özellikle yerel yönetim yapılarının yer aldığı, trenler ve metroların kesiştiği istasyonundan günde 3 milyon kişinin geçtiği Shinjuku bölgesi New York’un ünlü Manhattan yarımadasını andırır şekilde gökdelenlerle dolu. Tokyo City Hall Complex’te (Tokyo Belediye Kompleksi) Kenzo Tange’nin iki kulesinden biri 243 m, öteki 163 m yüksekliğinde. Tasarımını Norman Foster ile Obayashi Corp.’ın birlikte geliştirdikleri, halen öneri halindeki Millenium Kulesi’nin öngörülen yüksekliği ise 840 m, yani bugün dünyanın en yüksek yapısı olan Chicago’daki Sears Tower’ın yüksekliğinin yaklaşık iki katı.
Depremle ilgili araştırmalar kesintisiz sürüyor. Belirtildiğine göre, depremde yapılar esneyecek, fakat kırılıp dağılmayacak. Ayrıca özellikle yüksek yapıların tepesine yerleştirilen titreşim denetim sistemleriyle rüzgâr yüklerine ve depreme karşı bir dizi önlem alınıyor. Yapıların tepesine yerleştirilen yapının ağırlığının binde 3’ü oranındaki bir su kütlesi ya da kayar ağırlıklar deprem sırasında yaptıkları hareketlerle binanın salınımının azalmasını sağlıyorlar. Buna ilişkin maket deneylerini, salınımın nasıl azaltıldığını Shimizu Araştırma İstasyonu’nda gördük.
Ayrıca deprem hesaplarında depreme karşı güvenlik katsayıları çok yüksek seçiliyor. Bizdekinden birkaç kat fazla. Bu, strüktürün güvenli olması, ancak çok daha pahalıya çıkması anlamını taşıyor. Böylece Japonlar, bedelini inşaat yapılırken önem derecesine göre fazlasıyla ödeyerek yüzde yüzlük bir güvenlik sağlıyorlar. Biz Türkiye’de en özenli yapılarda bile bu bedeli ödemeye ekonomik yönden hazır değiliz. Ya inşaatın daha pahalıya çıkmasına katlanacaksınız ya da riske. Japonlar birinci yolu seçiyorlar, biz ikincisini.

(1) THA J.A. 1991/3 S.6
(2) Bizde Batı’ya açılan pencere Galatasaray Lisesi’nin kuruluş yılı da 1868’dir. Bu, basit bir rastlantı mıdır? Araştırılması tarihçilere düşer.
(3) J.A. 1991/3S.148
(4) B. Taut, bilindiği gibi Japonya’dan sonra 1936’da Atatürk Türkiyesine gelmiş ve bir yandan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde hocalık yaparken bir yandan da yapılar projelendirmiştir. Boğaz’da Ortaköy yamacında yaptığı, halen -çok şükür- ayakta olan kendi evi Uzakdoğu izlerini yansıtır.
Bu konuda Bkz. YAPI 13, YAPI 48, YAPI 129
(5) Encyclopedia of 20th-Century Architecture, Thames and Hudson.
(6) National Geographic Vol. 170, No.5, November 1986.