Kente Sahip Çıkma Bilinci Kaynak : 25.06.2013 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır
Türkiye’nin çalkantılı beş gününde Europa Nostra Genel Kurulu için Atina’daydım. Europa Nostra, Avrupa’daki kültürel ve doğal mirasın korunması için çaba gösteren bir kuruluş. 250 üye kurumun yanısıra 1500 bireysel üyesi var. Başkanı ünlü tenor Plácido Domingo. Kendisini “Avrupa Kültürel Mirası’nın Sesi” olarak tanımlayan kuruluş, koruma alanında lobi etkinlikleri yapıyor; çeşitli ülkelerde tehlike altındaki mirasın korunması yolunda çaba sarf ediyor ve başarılı koruma çalışmalarını AB Kültür Ödülleri ile ödüllendiriyor.
Avrupa’nın her yanından gelmiş üyeler kongre süresince hep İstanbul’u sordular. Barışçıl gösterilerin polis şiddetiyle, basınçlı suyla, kimyasal gazlarla bastırılmasını anlamakta zorlanıyorlardı. TV’lerde bütün haberler Türkiye ile başlıyor, ilk haberleri sulu-gazlı Türkiye görüntüleri oluşturuyordu. Avrupa, “Taksim Gezi Park” adını İngilizce olarak ezberlemişti artık.
İstanbullular kentlerine ve haklarına sahip çıkıp yeşili korumak isterken baskılarla sindirilmeye çalışılmaktaydı. Biz son zamanlarda ülke olarak bayramları kutlamak yerine zehir etmek girişimlerine alışmıştık. Ne var ki bu kez kent/kentli hakkı mücadelesi, öteki temel hak arayışlarının da eklenmesiyle bir toplumsal patlamaya dönüşmüştü. Olan biteni biz anlayabiliyorduk, ama yabancılara anlatmakta aciz kalıyorduk.
Bu yıl ödül alan ülkeler arasında Türkiye yoktu. İçinde bulunduğumuz koşullarda bu durumun yadırganmaması gerekir. Biz neyi koruyoruz ki?… Tartışılmaz bir değer olan Emek Sineması Devlet’in himayesi altında daha geçenlerde yıkılıverdi. Korunması en kolay olan yeşili bile koruyamıyoruz. İşte Gezi Parkı… Başbakan Taksim Gezi Parkı’nı yıkıp yerine, eski Topçu Kışlası görünümünde başka işlevli bir bina yapmakta ısrarlı. Yapılacak bina o kışlanın kopyası (replikası) bile olamayacak. Elde, yapım için gerekli bilgi ve belge yok. Ayrıca içi başka dışı başka uydurma bir yapı söz konusu. 1/1 ölçekte Miniatürk maketi gibi bir şey… Böyle bir uygulamanın mimarlıkta yeri olamaz.
Direniş sırasında Başbakan kışla konusunda mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına uymaya razı olduğunu, gerekirse daha sonra referandum yapılacağını belirtti. Sormak gerekir: Mahkeme kararına herkes, her kurum uymak zorunda değil midir? Referanduma gelince, uzmanlık gerektiren bilimsel konularda halkoylaması yapılamaz. Zaten yasal olarak da  yapılamayacağı anlaşıldı.
Yine Başbakan, dört yıldan beri onarımı savsaklanan İstanbul AKM’nin yıkılacağını, yerine Barok tarzda daha görkemli bir opera binası yapılacağını söyledi. AKM, yapıldığı dönemin mimarlık anlayışını ve yapım teknolojisini yansıtan önemli simgesel  yapılarından biridir; korunması gerekir. Zaten ilgili
Koruma Kurulu’nca da “Birinci dereceden korunması gerekli anıtsal yapı” olarak tescil edilmiştir. “O yapı çirkin, yıkılsın” diyenler bunu hangi yetkiyle söyleyebiliyorlar acaba? Sanatta ve mimarlıkta yapıtlar artık, “güzel” ya da “çirkin” diye değerlendirilmiyor. Bunlar göreceli kavramlardır; bugünün estetik değerlendirmesinde geçerlilikleri kalmamıştır. Barok mimarlığa gelince… Yaratıcısı olan ülkeler bile 19. yüzyıldan bu yana Barok mimariyi rafa kaldırdılar. Bugün Barok’u diriltmeye çalışmak boş bir çaba olur; tıpkı, Selçuklu-Osmanlı tarzı yapılar yapmaya özenmek gibi… Vaat edilen görkemli opera konusunda ise şu söylenebilir: Son zamanlarda benzer işlevli iki örnek gerçekleştirildi: Harbiye ve Haliç Kongre Merkezleri. Her iki yapının da mimarlık adına övünülecek yanı yok. Özetlersek, AKM yıkılamaz; korunarak, Milano’daki La Scala örneğinde olduğu gibi yenilenebilir; gerekirse mimari duyarlılıkla eklemeler bile yapılabilir.
Taksim için üzerinde durulması gereken asıl konu şudur: İstanbul’un en önemli meydanı dayatmalarla düzenlenemez. En azından, kurallarına uygun bir mimari proje yarışması gerekir.
İstanbul’un yeşil alanları Gezi Parkı örneğinde olduğu gibi yapılaşmaya açılarak tüketiliyor. Gerçekte kültürel ve tarihsel miras gibi, doğal değerlerin, kısaca, “doğa”nın da korunması gerekir: Başta insan olmak üzere çevrenin, hayvanların, toprağın, yeşilin, suyun, havanın…
Yeşili yok edecek başka bir tasarı da Çamlıca Tepesi’ne yapılmak istenen camidir.  Söz konusu 30 bin kişilik caminin doğru yeri Çamlıca Tepesi midir acaba? Hangi plan bunu öngörüyor? Ayrıca, şunu belirtmekte yarar var: Cami gösteriş için değil, bir ihtiyacın karşılığı olarak yapılır. Camideki anlayış tapınaktan farklıdır. Bilindiği gibi,  Yunan tapınağı şehrin hâkim tepesinde yer alır. İşte Atina’daki Akropolis… Parthenon her yerden görünecek şekilde oradadır. Camiyi tapınak haline getirmeye mi özeniyoruz?
Kadıköy’deki tarihi Kuşdili Çayırı, Göztepe Parkı, Maslak’taki Fatih Ormanı da topun ağzında. Boğaz’a 3. Köprü, kuzeyde yapılacak yeni havalimanı ve Kanal İstanbul ise çevrelerini ranta dönük yapılaşmaya açacak, İstanbul’un akciğerleri konumundaki ormanlık alanları ve su havzalarını yok ederek  belki de İstanbul’a indirilecek en büyük darbeyi oluşturacak. İstanbul için planlama süreçlerinde öteden beri kabul edilen temel ilke, şehrin hiçbir şekilde kuzeye doğru yayılmamasıydı. 3. Havalimanı ve 3. Köprü bu temel ilkelere tümüyle aykırı.
İstanbul, plansızlıkla ve bilim dışı tutarsız kararlarla tam bir azman şehir haline geldi. İstanbullular, artık şehirlerine ve demokratik haklarına sahip çıkmak istiyorlar. Taksim direnişi bunun ilk adımı oldu.