Kentler ve Siyaset Kaynak : 01.02.2013 - Yapı Dergisi - 375 | Yazdır

    Siyasetin arenası ve vitrini kentlerdir. Siyaset kentlerde oluşur. Bu nedenle de siyasetçiler kentleri kendi anlayış ve amaçları doğrultusunda biçimlendirmeye yönelirler. Bu, eski çağlardan beri böyle olmuştur. 

    Siyasal yapı ve toplumsal gelişmeler kentlere yansır; bunların etkileri aradan yüzyıllar geçse bile kentlerin morfolojisinde okunur. Bu, Eski Yunan, Eski Roma’da olduğu gibi günümüzde de böyledir. Örneğin Eski Yunan’da kent düzenlemesi bilinçlidir. Tapınak, çevresinden kopmuş, tek başına büyük bir yapı olmayıp tümüyle düzenlenmiş kentin ayrılmaz bir parçasıdır. Atina, yurttaşların tümünün egemenliğinden doğan bir cumhuriyetti. Halk toplantılarının yapıldığı agora, tapınaklar kadar önemliydi. Romalılarda ise mimarlık, çok güçlü bir otoritenin organı haline gelmiştir; genel binaların yapımı bir egemenlik aracıdır. Roma mimarlığının en önemli özelliği faydacı oluşudur (1). 

    Kentler siyasetin yoğunlaştığı merkezlerdir; bu nedenle siyaset yoğun olarak kentler üzerinden yürütülür. Bir yandan da şehirlerin fizyonomisini toplumlar belirler. Ünlü İngiliz siyaset adamı Sir W. Churchill’in “Biz binalarımızı biçimlendiririz, sonra da onlar bizi biçimlendirir” sözünü kentler için yaygınlaştırabiliriz: “Biz kentlerimizi biçimlendiririz, sonra da onlar bizi biçimlendirir.” Hattâ daha ileri giderek şöyle de diyebiliriz: “İnsanlar kentlerini yaratırlar, kentler de gelecek kuşakları.”(2) 

    Nüfusun dağılımı, bölgesel ve kentsel yerleşme, üretim, ulaşım kararları; kaynakların, doğal, kültürel ve tarihsel değerlerin, kentsel dokunun korunması ve geliştirilmesi… Bütün bunlar “planlama” ya bağlıdır. Bir adım ötesi ise kentsel tasarım ve mimarlığa yaklaşımdır. Planlama ve iyi tasarım yoksa kentsel gelişme çarpık olur. İyi ya da kötü sonucu, yönetim biçimleri ve iktidarların plana olan inancı ya da inançsızlığı belirler. 

    Ülkeyi yönetenler genelde kalıcı izler bırakmak isterler. Bu davranış biçimi totaliter rejimlerde daha yoğun görülür. Amaç, çevre ve mimarlık yoluyla toplumu etkileyerek yönlendirmektir. Bu kapsamda çoğu kez geriye bakışla eski dönemlerin görkemli anıtsallığına başvurulur. Hitler’in Nasyonal Sosyalizm, Mussolini’nin Faşizm, Stalin’in Komünizm ideolojileri de kentlere ve mimarlık diline bu anlamda yansımıştır. 

    Örneğin Naziler, sık sık antik Yunan ve Roma mimarlıklarını farklı amaçla çağa taşımaya uğraştılar. Yabancı literatürde, “megalomanyak” sıfatıyla anılan davranışla, geniş meydanlar, büyük stadyumlar, devlet otoritesini vurgulayan gösterişli, anıtsal neoklasikyapılar… 

    Çeşitli siyasal rejimlerin, Komünizm, Kapitalizm, Liberalizm, Neo-liberalizm’in izlerini de kentlerde okumak mümkündür. Komünist rejimle yönetilen ülkelerde, örneğin 2. Dünya Savaşı sonrasının Doğu Bloğunda, özel mülkiyet olmadığı için kent toprağı spekülasyona uğramamış ve kent merkezleri iyi korunabilmiştir. Buna karşılık kimi politikacıların yersiz müdahalelerinin kötü sonuçlar verdiği bilinmektedir. Örneğin Stalin’in Moskova’daki gökdelenleri (7 Kız kardeşler), Nikolay Çavuşesku’nun Bükreş’teki 25 bin odalı sarayı…Örnekler çoğaltılabilir. Buna karşılık özellikle, kapitalizmle gelişmekte olan ülkelerde kent toprağı vahşi bir spekülasyonla yağmaya uğramıştır. Ülkemizdeki gecekondu ve kaçak yapılaşma bunun açık bir göstergesidir. 

Siyasetin kentlere etkisini Türkiye’nin son yüz yılına ilişkin bazı örneklerle irdeleyebiliriz. 

    Birinci Dünya Savaşı sırasında payitaht İstanbul’un 1milyon 200 bin olan nüfusu 1920’lerde 600 bine düşmüştü. Osmanlı’nın son döneminde şehir bakımsız, hattâ terk edilmiş gibiydi. Üç imparatorluğun başkenti İstanbul’un en azından eski tarihsel sınırları içindeki dokusu ve birikimi korunabilmeliydi. Ne var ki İstanbul’da kurulan ilk belediye (Şehir Emaneti) bile Galata’nın tarihi surlarını yıkıp ortadan kaldırarak işe başlayacaktı. Sonraki dönemlerde de İstanbul’u yönetenler, belediye başkanları, hattâ zaman zaman kimi başbakanlar, çoğu kez, plan, program yoksunu, iddialı, ben bilirimci girişimleriyle bu şehre zarar verdiler. Ne yazık ki bugün de hâlâ benzer bazı olumsuz girişimlerle karşı karşıya olduğumuzu belirtmek zorundayız. 

    Ankara, Cumhuriyet’in başkenti olacaktı. Büyük önder Mustafa Kemal doğal olarak, şehrin planlı şekilde geliştirilmesini düşünüyordu. O dönemde ülkede mimar sayısı çok azdı; şehirci ise hiç yoktu. Ankara için 1924-25’te hazırlanan Lörcher Planı’nın yetersiz kalması üzerine 1927’de üç yabancı uzmanın davet edildiği sınırlı bir yarışma açıldı; kazanan Alman Hermann Jansen oldu. Jansen planı 1932’de yürürlüğe girdi. Plan 1800 ha üzerinde yaşayacak 271.000 kişiye göre yapılmıştı; ne var ki şehir kısa bir süre sonra, aldığı göç nedeniyle, tahmin edilenden çok daha büyük bir hızla kalabalıklaştı ve büyüdü. 

    Yine İstanbul’a dönersek… Cumhuriyet, Ankara’yı olduğu gibi İstanbul’u da kuşkusuz, planlı bir şekilde ele alacaktı. Önce Le Corbusier’ye başvuruldu… Bir İstanbul hayranı olan Le Corbu’nün “İstanbul’a dokunmayın, olduğu gibi bırakın” dediği söylenir. Daha sonra 1936’da İstanbul planlamasının başına getirilen ve 1951’e kadar görevde kalan ünlü Fransız şehir plancısı Henri Prost’un planı sayesinde Bizans’ın ve Osmanlı’nın İstanbul’u olan tarihi yarımada büyük ölçüde korunabilmiştir. Beyoğlu da öyle… 1 ve 2 no.lu park alanları yani Sultanahmet ve Gülhane Parkı’nı kapsayan Arkeolojik Park (1 no.lu Park) ile Taksim İnönü Gezisi’ni de içine alan ve Dolmabahçe vadisinden denize kadar inen yeşil alan(2 no.lu Park) İstanbul’un soluklanma alanı olmuştur. Sanayinin Haliç’te sürdürülmesi ise hatadır. 

    Lütfi Kırdar’ın vali ve belediye başkanı olduğu o dönemde İstanbul’da, Cumhuriyet’in kurucu felsefesine de uygun olarak spor, opera-konser, tiyatro, eğitim, sağlık vb. etkinlikler için önemli yapılar tasarlandı. Ayrıca Taksim, Beyazıt, Aksaray, Üsküdar ve Beşiktaş meydanları da ele alınarak düzenlendi. 

    Sonraki dönem 1950-60 arasıdır.1950’de iktidara gelen Başbakan Adnan Menderes İstanbul’a özel bir ilgi duymuştur. Menderes, Tahran ziyareti sırasında gördüğü geniş caddeleri, geniş bulvarları İstanbul’da uygulamaya yönelmişti. “İmar Hareketleri” adı altında, plansız, programsız, keyfi kararlarla İstanbul’un altı üstüne getiriliyordu. Şehrin var olan dokusuna, doğal ve kültürel varlıklarına hiç aldırılmaksızın geniş yollar ve meydanlar açılması savaşıydı bu. Her şey otomobil egemenliğine göre hazırlanıyordu (3). Ne var ki bu uygulamalar bir plan disiplini içinde değil, Başbakan’ın kararları doğrultusunda sürdürülmüştür. Yanına aldığı uzman (!)danışmanlar da “Siz bir dahisiniz. Siz doğuştan mimarsınız” diyerek kendisini yanıltmışlardır. Dolmabahçe – Karaköy – Perşembepazarı yolu, Sirkeci-Florya Sahil Yolu, Londra Asfaltı, Vatan, Millet ve Ordu Caddeleri ve Beşiktaş’tan Zincirlikuyu’ya uzanan Barbaros Bulvarı bu dönemde açılmıştır. Yüzlerce cami, mescit, hamam, çeşme ve tarihi yapı bu keyfi yıkımların kurbanı oldu (4). Kimi yolların genişliğinin Başbakan’ın attığı taşla belirlendiği görgü tanıklarınca anlatılmıştır. Menderes dönemindeki kamulaştırmalar ve yıkımlar, İstanbul’un o güne kadar gördüğü en büyük yıkım olmuştu.

“İstanbul’u bir kere daha fethedeceğiz” diyen Menderes’e 1 Haziran 1957’de İstanbul Belediye Meclisi’nce “İstanbul Fahri Belediye Reisi” unvanı verilecekti. O dönemdeki uygulamaların bir süre sonra ülkede büyük bir ekonomik bunalıma yol açtığı da bilinmektedir. Menderes’in sonunu hazırlayan etmenler arasında, kaynak tüketen bu imar uygulamalarının neden olduğu ekonomik bunalımın da bulunduğu kuşkusuzdur. 

    Sonraki dönemlerde gecekondulara sürekli ödünler verilmesi siyaseti, çarpık yapılaşmanın ilk adımlarını oluştururken, kat mülkiyetine olanak tanıyan yasal düzenlemeler de yapsatçılığın önünü açtı. 

    1960’lı yıllar DPT’nin kurulması ile 5 yıllık kalkınma planlarına dayalı gelişmelerde işin, fiziksel planlama boyutu ihmal edildi. Büyük kentlere doğru nüfus akını; gecekondu, kaçak yapılaşma, arsa spekülasyonu ve yağmasının yolunu açtı. Bu olgular siyasilerin koruması altında, peşi peşine çıkarılan gecekondu ve imar aflarıyla yaygınlık ve süreklilik kazandı.

    1980’lerde ANAP iktidarında, Başbakan Turgut Özal, genel seçimler öncesinde halka, “Bana oy verin, ben de size tapu dağıtayım” diye sesleniyordu (5). Bu vaat tutuldu; işgalcilere tapular ya da tapu tahsis belgeleri dağıtıldı, böylece gecekonduların apartmanlaşmasının yolu açıldı. Sonuçta, masum bir barınma aracı gibi görünen tek katlı gecekonduların 4-5 katlı sıkışık apartmanlara dönüşmesi, kentleri iyice çarpık hale getirdi. 

    İstanbul’da Boğaz köprülerinin ve onları besleyen çevre yollarının yapımı İstanbul yerleşim düzenini kökünden sarstı; çözmesi beklenen trafiği büsbütün sıkıştırdı. Şehir, hiç olmaması gereken şekilde, yeşili ve su kaynaklarını yok etme pahasına kuzeye doğru genişledi. 3. Boğaz Köprüsü bu gelişimin dönüşsüz son noktası olarak ufukta görünüyor. 

    İstanbul’un dönüşmesinde Adnan Menderes’ten sonraki en çarpıcı isim, Belediye Başkanı Bedrettin Dalan olmuştur. Dalan, İstanbul’u Hong Kong yapmak istiyordu. 1980 askeri yönetiminin ve dönemin başbakanı T. Özal’ın da desteğini arkasına alarak, korunması gerekli yüzlerce yapıyı yok ederek Haliç’i bir parka çevirdi; yine sivil mimarlık örneği yüzlerce yapının yıkılması pahasına Tarlabaşı Bulvarı’nı açtı. Boğaz Sahil Yolları’nı yaparken, bir yandan da Gökkafes, Swissôtel, Park Otel gibi hâlâ çok tartışılan yapılara izin verdi. 

    Dalan’ın ardından belediye başkanı olan Nurettin Sözen’i, İstanbul’daki ilk metro girişimini başlatma cesaretini göstermesiyle anmak gerekir. 

    Bugünler… 

    Bugün ülkemizdeki gelişmeler çoğunlukla plansız, programsız olarak, neo-liberal ekonomi kurallarına uygun şekilde, kent toprağının olabilecek en çok miktarda paraya dönüştürülmesine yönelik yolda sürüp gidiyor. Kent içinde ve çevresinde kalan son yeşil alanlar da yok edilerek, yoğun ve yüksek yapılaşmayla en büyük parasal değer elde edilmeye çalışılıyor. Her yerde gökdelenler fışkırıyor; Dalan’ın Hong Kong hayali gerçekleşme yolunda! 

    Günümüzde yepyeni bir olgu gibi sunulan “kentsel dönüşüm”, görüldüğü gibi, kentlerimiz için hiç de yeni değil. Kentlerimiz uzun yıllardan beri siyasetin ödünleri ve baskısı, hattâ ben bilirimci girişimleriyle yıkılıp dönüştürülmekteydi zaten. Bugün yapılan, aynı anlayışın, daha da baskıcı uzantıları olmanın pek ötesine geçmiyor. Oysa, çağdaş demokrasilerde katılımcı planlama esastır: Kenti, kentliyle birlikte kurgulayıp geliştirmek. 

    Öte yandan kamu, gösterişli dinsel yapılara yöneliyor. Ataşehir Camisi ile Çamlıca Tepesi’ne, Taksim’e, Göztepe Parkı’na cami girişimleri siyasetin dini bu yolda kullanmasının göstergeleri olarak kabul edilebilir. 

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında özellikle de Atatürk döneminde yatırımlar, başkent Ankara’da yapılması zorunlu devlet yapılarının yanısıra sağlık, eğitim, kültür yapılarına ve ulaşım için de demiryollarına yönlendirilmişti. Bu kapsamda ülkenin pek çok noktasında açılan halkevlerini ve köy enstitülerini anımsayabiliriz. 

    Günümüzde ise eğitim ve kültür yapılarına verilmesi gereken önemin yerini, oy getirecek “dini yapılar” ile para getirecek “ticaret ve turizm” yapıları almış gibi görünüyor. Bütün bunlar, bugün izlenmekte olan neo-liberalist politika şablonuna uygun düşüyor. Durum yalnız İstanbul’da değil bütün kentlerimizde böyle. 

    Görüldüğü gibi, iktidarların görgü, bilgi ve siyasal anlayışları şehirlerin kimliğine, görünümüne yansımakta. Tabii iyi ya da kötü şekilde… Yine aynı anlayış, ortak yaşama ilişkin bir disiplin olan mimarlığın diline de yansıyor. Bugün ülkemizdeki bütün kamu kurumları ve iktidarların gölgesindeki belediyeler, Başbakan’ın talimatı doğrultusunda Osmanlı-Selçuklu tarzı diye ifade edilen, geriye dönük bir mimarlık üretme peşindeler. Yüz yıl öncesinin akımına, Selçuk ve klasik Osmanlı yapılarından alıntı öğelerle yüklü Birinci Ulusal Mimarlık’a yüzyıl sonra yeniden “hoşgeldin” demek Türk Mimarlığı için çok acı verici. Biliyoruz ki sanat da, mimarlık da talimatla yürümez; tarihte yapılanları kopyalamakla bir yere varılamaz. Osmanlı yapılarının sahtelerini yapmak yerine, var olan gerçek Osmanlı yapılarını korumak daha doğrudur. Gerçek Osmanlı yapıları birer birer yanıp kül oluyor. Galatasaray Üniversitesi’nin son günlerde yanan sahil sarayı gibi. 

    Özetlersek: 

    Son 50 yılda kentlerimiz kimliklerinden çok şey yitirmişlerdir. Bunda, ülke çapında ve yerel düzeyde uygulanan genel ve kentsel politikaların büyük payı vardır. 

    Sonuç: 

    Kentlerimize yazık! Mimarlığımıza yazık! 

Notlar 

1.Hasol, D.; “Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü”, YEM Yayın, 12. baskı, İstanbul, 2012. 

2.Hasol, D.; “İstanbul’un Düşmanları”, MİMARLIK Dergisi, S.356, Kasım-Aralık 2010. 

3.Hasol, D.; “Kırk Yılın Ardından”, YAPI Dergisi, S.235, Haziran 2001. 

4.NTV Tarih dergisi, S.47, s.67, Aralık 2012. 

5.A.G.Y. 

Düzeltme: Geçen sayıdaki yazımda yer alan “Maslak 1481” başlığı “Maslak 1453” olacaktı. İstanbul’un fethi tarihini, Fetih’ten 28 yıl sonra kurulan okulum Galatasaray’ın kuruluş tarihi ile karıştırmışım. Düzeltir, özür dilerim. D.H.