| Keyifli Buluşmalar |
Kaynak :
01.07.2008 -
Artı Bir Dergisi
|
Yazdır
|
|
“İkinci bir şans verilse yine mimarlığı seçerim”
Yıllarını Türk yapı ve mimarlık sektörünün gelişimine adamış olan Doğan hasol, neredeyse 50 yılı geride bırakacağı mesleğini o kadar seviyor ve ona öyle bir tutkuyla bağlı ki, tekrar seçme şansı olsa tercihini yine mimarlıktan yana yapacağını belirtiyor. Mimarlık kendinizi adadığınız bir alan. Öncelikle neden mimarlık? Ben küçük yaşlardayken babam Devlet Demir Yolları İnşaat Dairesi’nde görevliydi ve çevresinde mühendisler vardı. Bu nedenle benim hep mühendis olmamı arzu ederdi. Daha sonra benim de mimar ya da mühendis olmak doğrultusunda bir isteğim oldu. Biraz babamın arzusu, biraz da benim kulak dolgunluğumla istanbul Teknik Üniversitesi’nin (İTÜ) sınavlarına girdim ve Mimarlık Fakültesi’ni kazandım. Mimarlık hoşuma gitti; yaratıcılığı, atmosferi ve öğrenciliği çok güzeldi. Yaratıcılığa dayanan bir meslek dalı olduğu için mimarlık doyurucudur. Mimarlık ve tasarım insanın ufkunu açar. Örneğin bir binanın henüz proje aşamasında, çatıdan suyu nasıl indireceğinizi düşünmek zorundasınızdır. Bu bakımdan mimarlar çok geniş düşünmeyi alışkanlık edinmiş kişilerdir. Şu anda mimarlık dışında pek çok alanda çalışan mimarlar var. Bunu bazı kimseler, “iş bulamadıkları için başka iş yapıyorlar” şeklinde yorumluyorlar. Oysa ben farklı yorumluyorum: Mimarlar çok şeyi yapabildikleri için mimarlık dışında da çalışabiliyorlar. Bugün seçim şansınız olsaydı tekrar mimarlığı seçer miydiniz? Evet, yine mimarlığı seçerdim. Bir de insanların neyi iyi yapıyorlarsa onu seçmelerinde fayda var. Tabii, bunu keşfedebilmek çok önemli ve zor. Şimdi bu konuyla ilgili eğitim kurumlarında belirleyici, çok yararlı testler yapılıyor. Bu testlerde kişinin neye yatkın olduğunu saptayabiliyorlar. Ama bizim öğrencilik zamanımızda böyle bir şey söz konusu değildi, herkes kendi yolunu bulmak zorundaydı. Ne var ki o tarihlerde istenen okula girmek de bugünküne göre daha kolaydı. Bugün iş daha çok çabaya ve şansa kalmış durumda. 1968’de kurduğunuz YEM, Türk yapı sektörünün hayat kaynağı misyonuyla çalışıyor. Böyle bir organizasyonu kurmanızdaki amaç neydi? Daha öğrenciyken, üniversitede asistan olarak kalmam için hocalarımdan teklif geldi. Ben de o yolu tercih ettim. Asistanlığım sırasında -biraz da çok yönlülüğümden- başka işlerle de ilgilendim. Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nin yönetim kuruluna seçildim ve ardından sekreter üye oldum. O dönem İTÜ Mimarlık Fakültesi bünyesinde bir yapı araştırma kurumu vardı. Bana burada da bir ek görev verildi. Orada, malzemeleri sergileyecek bir merkezin kurulması için hazırlık çalışmaları vardı. Şu anda Taşkışla’nın hemen yanında bulunan “Mühendishane” denen yapı, ilk olarak böyle bir düşünceyle başlatılmıştı; yani yapı malzemelerinin sergilendiği bir merkez olması planlanmıştı. Ancak bu çalışma bir türlü sonuçlandırılamadı. Aynı şekilde Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın da İstanbul-Harbiye’de böyle bir merkez kurma girişimi vardı fakat o da gerçekleşmedi. 1965’te, asistanlığım döneminde, Paris’te “Uluslararası Mimarlar Birliği Kongresi” düzenlendi. Bu kongreye gitmek istediğimi fakülteye söyledim ve onlar da beni görevlendirdiler. Böylece, hem Paris’te kongreye katıldım hem de önce Londra’ya, sonra da Rotterdam’a geçerek oralardaki yapı merkezlerini gördüm. İşte o zaman böyle bir merkezi kurma fikri kafama yerleşti. 1967 yılı içinde böyle bir girişimin hazırlıklarını başlattık ve YEM’i 1968’de Harbiye’de, daimi sergiyle açtık. O günden bu yana YEM, bir “bilgi merkezi” olma misyonuyla çalışıyor. Dünden bugüne Türk mimarlığı nasıl bir yol katetti? Hala birçok eksik var. Türkiye henüz mimarlığın ne kadar önemli olduğunun ve işlevinin tam olarak farkında değil. Bir ülkede mimarlığın gelişmesi için o ülkenin insanlarının buna inanması, mimarlığa ihtiyaç duyması lazım. Bugün Türkiye’de çok miktarda konut üretimi yapılıyor. İnsanlar bu konutların mimarinin çok güzel göstergeleri olmasını beklemeliler ama olmuyor. Bugün yapılan konutlar çağdaş mimarinin göstergesi olmaktan çok uzak. Toplumumuzun mimarlığı gerçekten istemesi lazım. Aslında, içinde yaşadığımız her ortamın bir mimari ortam olduğunun farkında olmamız lazım. Cadde, park ve meydanlar da binalar gibi, hayatımızı etkiliyor. Bir bina, içinde yaşayan insanlar için olduğu kadar, önünden geçen insanlar için de önemli oluyor. Bu arada Türkiye’de kuşkusuz, iyi mimarlık örnekleri var ama onlar da çok kötü kaçak yapıların, rant hırsıyla yapılan çok yüksek yoğunluklu yapılaşmanın arasında kaybolup gidiyor. Tasarımı iyi olan nesnelerin daha kolay satılıyor olması ülkemizde henüz yeni anlaşılmaya başladı. Türk mimarisinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Mimari konusunda bilinçlenmemiz lazım. Türkiye’de vahşi bir rant kavgası var. Herkes sadece daha “büyük” yapılar inşa etmek istiyor. Büyüklük ile iyi mimarlık kolay bağdaşmaz. Türkiye’deki güzel yapılar kaybolup gidiyor. Maalesef mimarlığa gereken önem verilmiyor. Peki Atatürk Kültür Merkezi’yle (AKM) ilgili tartışmalar konusunda ne düşünüyorsunuz? AKM, Türkiye’deki modern mimarlığın örneklerinden biridir. AKM korunarak bugünün ihtiyaçlarına uygun hale getirilmeli. Dış dünyada kimse bu tür yapılara bizim kadar bilinçsizce davranmıyor. Her şeyi yakıp yıkarsak 20. yüzyıl mimarlığından, geriye ne kalacak? Türkiye’de o dönem yaşanmamış olacak. AKM bizim kalıtsal bir varlığımız ve bu kalıtsal varlığı korumak zorundayız. Eşiniz ve sizin gibi mimar olan kızınız Ayşe Hasol Erktin’e öğütleriniz neler oldu? Aslına bakarsanız Ayşe’ye mimar olmasını ben öğütlemedim; bunu özellikle yapmadım. Zaten kendisi de önceleri “Mimar olmak istemiyorum” derdi, çok çalıştığımızı ve kendisinin de aynı yoğunlukta çalışmak istemediğini söylerdi. Bana, “ilerde ne olayım?” diye sorduğunda, “Gazeteci olabilirsin” derdim. Onun yetenekleri de tıpkı benim gibi işin biraz daha yönetsel tarafıyla ilgili. |
Ancak sonunda, mimar olmak istediğini söyledi ve İTÜ Mimarlık Fakültesi’ni üçüncülükle kazandı. Ardından Harvard’a gitti. Türkiye’ye döndükten sonra çalışmak için önünde birçok seçenek vardı. Bir süre sonra bizimle çalışmak istediğini söyledi ve o zamandan beri beraberiz.
Son olarak genç mimarlara neler önerirsiniz? Mimarlık bir tutku işidir. Öncelikle bu işi sevecekler, sevmiyorlarsa yapmayacaklar. Çok çalışma gerektiren bir iş bu ve ancak sevgiyle olur. Çalışmak da yetmez; mimar yaratıcı olmalıdır. Mal sahiplerini ikna etme konusunda da ikna edici bir güce sahip olmalıdır. Çünkü işi, o insanların parasıyla yapıyorsunuz. Bu nedenle de onları ikna edebilmeniz gerek. Elginkan Topluluğu’nun kurucusu Hüseyin Ekrem Elginkan ile tanışma fırsatı bulmuş muydunuz? Rahmetli Hüseyin Ekrem Elginkan ile bir kez görüşme fırsatımız olmuştu. YEM’in kuruluşunun 30. yıldönümü için kendisiyle bir araya gelmiştik. O dönem Türkiye’de yapı malzemesi sanayisini başlatmış olan büyük isimler vardı ve bunlardan biri de Ekrem Elginkan’dı. Kendisiyle uzun süren, güzel bir sohbetimiz olmuştu. 30. yıldönümümüzün kutlamasına katılması için kendisine çok ısrar ettim. Ekrem Elginkan çok içine kapanmış bir insandı ve toplantılara pek katılmazdı. Bunun üzerine bana, “Sizi uzaktan izliyorum ve çok takdir ediyorum, ama yine de geleceğime dair söz veremiyorum” yanıtını verdi. Toplantıya gelmedi, ancak bir arkadaşını gönderdi. 30. yıldönümümüzde yapı sektörünün önde gelen kişilerinden biri olarak seçtiğimiz Ekrem Elginkan’a teşekkür ödülünü kendisi adına arkadaşına verdik. O törende ödül alan diğer isimler arasında; Vehbi Koç adına torunu Mustafa V. Koç, Durmuş Yaşar adına Güler Yaşar, Nejat Eczacıbaşı adına Faruk Eczacıbaşı, H. İbrahim Bodur, Asım Kocabıyık ve Şahap Kocatopçu yer aldı. Gerçekten de baktığınızda bu isimler yapı malzemesi sektörünün Türkiye’de gelişip yerleşmesinde çok önemli rolü olan isimlerdir. Elginkan Topluluğu’nun sektörün gelişimine yaptığı katkıdan söz eder misiniz? Elginkan Topluluğu’nun sektörün gelişimine çok ciddi katkıları oldu. Bir kere E.C.A.’nın her zaman kurumsal bir ciddiyeti oldu. 1970’lerde konutu satarken bile, “E.C.A. musluğu taktık” deniyordu. E.C.A. adeta bir kalite simgesiydi. Tüketici de binasındaki musluklar, bataryalar E.C.A ise övünürdü. Tüketicinin kaliteli ürünleri tercih ederek bilinçlenmesi konusunda E.C.A. önemli bir misyonu yerine getirdi.
Sizin için mimarlık bir aile geleneği diyebilir miyiz? Aile geleneğinden çok, aile kültürü olarak nitelendirmek daha doğru olur. Çocukluğumdan itibaren mimari çevre, mimarlık tartışmaları ve ilginç yapılar günlük konuşmalarımızın doğal bir parçası oldu. Gittiğimiz her yerde, mimari unsurlar dikkatimizi çekti. Bu anlamda mimarlık benim için her zaman doğal bir ilgi alanı oldu. Sanırım mimar olmasaydım da gene ateşli bir mimarlık izleyicisi olurdum. Bu işin en keyif aldığınız yanları neler? Babanız Doğan Hasol’un bu alandaki deneyim ve çalışmaları mimarlık anlayışınızı nasıl etkiledi? Gerek annem Hayzuran Hasol’un gerekse babam Doğan Hasol’un mimarlığa yaklaşımları; çağdaşlık, yalınlık ve işlevsellik arayışları içinde, doğaya ve çevreye uyum ilkesi, ürettiklerini sürekli sorgulamaları beni ister istemez etkiledi. Mimarlığın “doğrusu” olarak gördüğüm bu anlayışın içinde yetişmiş olmayı büyük bir şans sayıyorum. Bunun dışında, babamın titizliği, disiplini ve başladığı işi mutlaka bitirme tutarlılığı da beni her zaman etkilemiştir. Bunun bir yansıması olarak, HAS Mimarlık’ın çok önemli bir özelliği, mimarlığa yalnızca bir tasarım tutkusu olarak değil, aynı zamanda belirli bir üretim mantığı içinde ve çok sayıda uzmanın katılımıyla tamamlanacak bir ürün olarak bakmasıdır. Tasarım ve mühendislik koordinasyonu için yaptığımız beyin fırtınası ve ekip çalışmaları bu amacın araçlarını oluşturuyor. Yapılarınızdaki karakteristik özellikler nelerdir? Hazırladığımız projelerde, deneyimli veya deneyimsiz her arkadaşımızın yaratıcı katkısını alma gayreti içindeyiz. Bu nedenle, her projenin kendi dinamiği içinde, o projenin kısıtlarıyla değişik bir karakteri oluşuyor. Ancak, hepimizin benimsediği çağdaşlık, yalınlık ve işlevsellik çerçevesinde, “çevreye uyumlu tasarım anlayışı”nın tüm projelerde yer alması gayretindeyiz. Özellikle benim gözettiğim önkoşul, gerek fiziki gerekse doğal çevreden “almadan vermek”… Yani yarattığınız projenin, eski durumdan daha iyi bir ürün olması; doğayı, teslim aldığından daha iyi bir durumda teslim etmesidir. Kendinize örnek aldığınız mimarlar kimler? Yaşamım boyunca, yapabileceğimin en iyisini yapmak için kapasitemi sürekli zorladım. Kendime hiç acımadım. Önüme hiçbir limit koymadım. Yaşadığımız dönemdeki teknik olanaklardan en üst düzeyde yararlanarak “daha önce yapılan”dan ileri, “daha sonra yapılacak”a öncü projeyi gerçekleştirmeyi amaçladım. Açıkçası kimseyi örnek almadım. Öne çıkmış kişilerin belirli yaşam felsefelerini benimsemiş olabilirim. Örneğin, Ayn Rand’ın bireyi ve yapabileceklerinin sonsuzluğunu öne çıkaran düşüncesi bana hep yol gösterici olmuştur. İdealist bir mimar olarak gerçekleştirmeyi düşlediğiniz çalışma nedir? HAS Mimarlık olarak son dönemde yürüttüğümüz ekolojik mimarlık çalışmaları beni çok umutlandırıyor. Çevrenin ve teknolojinin azami uyumunu gerektiren “yeşil tasarım” Ar-Ge etkinliklerimizin başında yer alıyor. HAS Mimarlık, bu araştırmalarının somut uygulamasını, İTÜ Maslak yerleşkesinde, ekolojik araştırmalar için hazırladığı projeyle gerçekleştiriyor. Bu proje “sıfır enerji” ilkesiyle çalışıyor. Bir başka deyişle, ısıtma ve soğutma için gereken enerjiyi, binanın kendisi, yenilenebilir enerji kaynaklarıyla üretiyor. Projenin bir başka özelliği de tamamen gönüllülük esasıyla yapılıyor olması. Birlikte çalıştığımız gönüllü uzmanların her birinin kendi alanında birer öncü olması da ekip çalışmasına, “rüya takımı” ruhu getiriyor. |

