| Kırk Yılın Ardından / Eğitimde Ufuk Turu |
Kaynak :
01.06.2001 -
Yapı Dergisi - 235
|
Yazdır
|
|
Bu yazı çıktığında, biz İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezuniyetimizin 40. yıl anı plaketini almış olacağız. Kırk yıl dile kolay.. Ama öyle de hızlı geçti ki.. Fakülteye 1956’da girmiştik; 1961’de mezun olduk. Onarımı daha 1950’de bitirilmiş yepyeni bir Taşkışla.. Geniş holler, ferah mekânlar.. O tarihlerde İstanbul’da yalnızca dört mimarlık okulu bulunuyordu: İTÜ, Güzel Sanatlar Akademisi, Yıldız Teknik Okulu ve İTÜ’ye bağlı Maçka Teknik Okulu. Ankara’da da Orta Doğu Teknik Üniversitesi o yıl açılmış, şehrin göbeğinde Kızılay’da bir barakada eğitim veriyor. Bu okullardan ilk ikisinde öğretim süresi beş yıl, ötekilerde dört. Beş yıllıklardan Yüksek Mimar olarak çıkılıyor, dörtlüklerden mimar olarak.. Teknik Üniversiteyi bitirenlere bir de “mühendis” unvanı veriliyordu, çünkü kabule göre İTÜ’nün bütün mezunları öncelikle “yüksek mühendis” oluyorlar, ona eklenen unvanları branşlarına göre oluyordu. ODTÜ’de lisans ve lisansüstü sistemi vardı. Görüldüğü gibi, mimarlık okullarının sayısıda, öğrenci sayıları da bugünkülere göre azdı. Fakülte yıllarına ilişkin güzel anılarımız var. Savaş yaklaşık on yıl önce bitmiş. Avrupa’da esen savaş rüzgârları ve totaliter rejim baskıları kimi yabancı hocaları Türkiye’ye savurmuş. Savaş sonrasında bir bölümü ülkesine dönse de esintileri hâlâ sürmekte. Prof. Paul Bonatz artık yoksa da adı sıkça anılıyor; Taşkışla’nın yeniden düzenlenmesinin başında da o varmış. Modelaj hocamız ünlü heykeltraş Prof. Belling, en çok gördüklerimizden biri. Modelaj Atelyesi ana giriş koridoru üzerinde olduğu için camlı bölmesinden, içeride çalışan öğrencileri ve onların arasında herkesle tek tek ilgilenen beyaz gömlekli Prof. Belling’i her geçişte görmek olanaklıydı. Prof. Horninger tasarı geometri, Prof. Paolo Verzone de mimarlık tarihi hocamızdı. Mimarlık Fakültesi’nin, kürsü şefi konumundaki birinci kuşak Türk hocaları Prof. Emin Onat, Prof. Kemali Söylemezoğlu, Prof. Orhan Safa, Prof. Kemal Ahmet Arû, Prof. Dr. Mukbil Gökdoğan ile, yüksek matematikte Prof. Hamit Dilgan ile statik ve betonarmede Prof. Said Kuran’dı. Mimar olmayan hocalar arasında da sanat tarihinde Sabahattin Eyüboğlu, serbest resimde Ercüment Kalmık vardı. Hepsini saygıyla anarım. İTÜ Mimarlık Fakültesi, bünyesindeki öğretim üyelerinin yetişme kaynağına göre daha çok Alman ekolüne dayalıydı ve eğitim sistemi Alman TH’larınınkiyle büyük benzerlikler gösteriyordu. Mimarlıkla mühendislik dalları bu sistemde olabildiğince iç içeydi. Buna karşılık Fransız “Beaux-Arts” sistemine göre kurulmuş olan Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü, plastik sanatlara, okulun ağırlıklı öğretim bölümleri olan resim ve heykele daha yakındı. ODTÜ ise Anglosakson sistemine dayalı olarak kurulmuştu ; zaten öğretim dili de İngilizceydi. İTÜ’nün beş fakültesi Taşkışla ve Gümüşsuyu binalarında eğitim vermekteydi. Okula girdiğimiz sıralarda Maçka Kışlası’nın Üniversiteye katılmak üzere restorasyonu sürdürülmekteydi. Görkemli Taşkışla, kampusun amiral gemisiydi. Mimarlık, İnşaat ve Maden Fakülteleri’nin yanısıra Rektörlük de Taşkışla’daydı. Makina ve Elektrik Fakülteleri’nin yanısıra, bir “bölüm” konumunda olan Meteoroloji de Gümüşsuyu’nda bulunuyordu. Maçka’da da yine aynı adları taşıyan bölümlerden oluşan Teknik Okul vardı. Maçka Kışlası onarımı bitirildiğinde Maden Fakültesi oraya geçti. Fakültedeki öğrencilik yıllarımız, Demokrat Parti’nin iktidarda, Adnan Menderes’in başbakan olduğu yıllardı. İmar hareketleri adı altında, plansız, programsız, günlük, keyfî kararlarla İstanbul’un altı üstüne getiriliyordu. Şehrin var olan dokusuna, doğal ve kültürel varlıklarına hiç aldırılmaksızın geniş yollar ve meydanlar açılması savaşıydı bu. Herşey otomobil egemenliğine göre hazırlanıyordu. Tramvaylar bile bir süre sonra bu nedenle kaldırılacaktı. Demokrat Parti iktidarı döneminde inşaat yatırımları doludizgin gidiyor, mimari proje yarışmaları birbirini izliyordu. Hem okuyup hem çalışmak isteyen öğrenciler için iyi bir fırsattı bu. Yarışmalara sıkça katılan kimi ünlü mimarların, çizim için, Taşkışla koridorlarından öğrenci topladıklarını biliyorum. Yalnız inşaatta değil, her alandaki doludizgin, hesapsız gidiş bir ekonomik bunalıma yol açmıştı. 1957-58’de döviz darboğazı nedeniyle ithalât durduğu için pek çok nesnede olduğu gibi çizim malzemesinde de kıtlık başlamış, hesap cetveli, çizim için gerekli aydınger kâğıdı, resim kâğıdı, graphos kalemi ve çizim uçları bulunmaz olmuştu. Bulabildiğimiz adi kâğıtlara kimi zaman gazyağı sürerek saydam hale getirip çizimleri aktarabiliyor; bazen de beziryağı sürerek kalıcı bir yarı saydamlıkta, sarı renkte bir çeşit sözde aydınger kâğıdı üretmiş oluyorduk. Bu kâğıtlara çizim yaparken de elimiz kolumuz yağ içinde kalıyordu. Piyasada, üzerine bir kat boya vurulmuş adi kartonlar da resim kâğıdı yerine geçiyor, ama sürekli olarak kalemleri ve çizim uçlarını törpülüyordu. Bunların adı, nedense fon kartonu idi. Ekonomik bunalım, 1958 Ağustos’unda Cumhuriyet tarihinin en büyük devalüasyonunu getirdi. Bir dolar 2,80 liradan 9,05 liraya yükseliverdi. O günlerde Türkiye’nin dışa bağımlılığı bugüne göre daha azdı, ama çeşit ve sayısı az da olsa ithal mallarda kendisini hissettiriyordu. Kitapçılar bugünkü gibi derhal etiket değiştirme alışkanlığında olmadıkları |
için biz eski fiyattan satılmakta olan ithal kitaplara kesemizin elverdiği ölçüde hücum ettik. O kitaplar meslek kitaplığımızın çekirdeğini oluşturdu.
Ekonomik bunalımı, siyasal bunalım izleyince 27 Mayıs 1960 ihtilali geldi. Biz dördüncü sınıftaydık. 27 Mayıs’ın gelişini izleyen günlerdeki demokratikleşme adımları, bizlere yeni heyecanlar getirmişti. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kanısındaydık. Fakülteyi bitirdiğimiz 1961 yılında işler birden kesilmişti ama, demokratik ve özgürlükçü yeni Anayasa ve “Plan” fikri yeni kazanımlar olarak gelmişti. Ekonomik Kalkınma bundan böyle planlı olacaktı. Artık söz konusu olan, karma ekonomiydi, ama tartışmalar sürüyordu: “Plan yol gösterici mi olsun, yoksa emredici mi?” Planlama iki boyutuyla ele alınmaktaydı: “Ekonomik” ve “Sosyal” planlama. Doğrudan Başbakanlığa bağlı olarak kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)’de de bir müsteşara bağlı olan ve yukarıdaki adlarla anılan iki daire söz konusuydu. Kentlere göç ve arsa spekülasyonu sürerken, Mimarlar Odası hep, kalkınma planının ülke çapında bir fiziksel planlama boyutu olmamasından yakınmaktaydı ve kuşkusuz haklıydı. Devrim (1) olmuştu, ama siyasal çalkantılar ve toplumdaki kaynaşma hiç bitmedi. Oldubitti şeklinde gelen tatsız uygulamalar eksik olmadı. Örneğin, üniversitelerin öğretim kadrolarını budayan 147’ler uygulaması böyle oldu. 147 öğretim üyesinin üniversitelerle ilişkileri hiçbir gerekçe gösterilmeksizin bir anda kesiliverdi. Seçim hangi ölçütlere göre yapılmıştı, kimse bilmiyordu, ama gidenlerin arasında çok değerli kişilikler vardı. Neyse ki bir buçuk yıl kadar sonra bu yanlış karardan geri dönüldü. Mevcut okulları 1960’lı yıllarda Karadeniz Teknik Üniversitesi izledi. Daha sonra 1964-70 arasında bir özel yüksek okullar furyası yaşandı. Tümüyle kâr amaçlı olarak kurulmuş bulunan çoğu düşük düzeyli bu okullar, amaçlarının doğası gereği, zaman içinde eğitimi kökünden sarsarak tehdit eder duruma geldiler. Mimarlar Odası ile İnşaat Mühendisleri Odası bu okulların mezunlarını kabul etmeyerek konuyu Anayasa Mahkemesine taşıdılar. Sonuçta, Anayasa Mahkemesi özel yüksekokulların anayasaya aykırı olduklarına ve bu nedenle de kapatılmaları gerektiğine karar verince bunların bir bölümü tümüyle kapandı, bir bölümü de devletleştirildi. 1968’de dünyadaki yaygın öğrenci hareketleri bize de sıçradı, ancak bizdeki çalkantı çok daha uzun sürdü. 12 Mart 1971 ara rejimine karşın üniversitelerdeki boykot ve işgal olayları neredeyse bütün 70’li yıllara yayıldı. Eğitimin iyileştirilmesi amacına yönelik olarak başlayan masum olayların, tırmanarak siyasal boyutlar kazanması ve ideolojik çatışmalara dönüşmesiyle yükseköğretimde kayıp yıllara neden olduğunu söylemek yanlış olmaz. 70’li yılların kargaşasından sonra gelen 12 Eylül 1980 darbesi, yine 147’ler olayına benzer bir bunalım yarattı: 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasasına dayanılarak birçok öğretim üyesinin üniversitelerle ilişiği kesildi (3). 12 Eylül’ün bir başka uygulaması, yüksek öğretim kurumlarını YÖK çatısı altında toplamak oldu. Bir yandan, olanaklara ve sağlanabilecek düzeye bakılmaksızın yeni üniversiteler kurulurken bir yandan da kimi mevcut okullarda bünye ve ad değişikliği yapıldı. Örneğin, kendi dalında tek olan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi – ne yazık ki – bir genel üniversitesiye dönüştürülerek sıradanlaştırıldı; buna karşılık daha önce bir yasayla İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’ne dönüştürülmüş olan eski Yıldız Teknik Yüksek Okulu teknik kimliğini koruyarak Yıldız Teknik Üniversitesi oldu. Yine YÖK, bütün mühendislik ve mimarlık okullarını aynı kalıba sokarak biçimlendirirken lisans eğitimi süresini tümünde 4 yıla indirdi. Ortaöğretimdeki yetersizlik yıllardan beri sürüp giderken, politik çevrelerin birbirleriyle yarışırcasına verdikleri popülist ödünlerle tırmandırılan dinsel ağırlıklı, aklı ve düşünceyi dışlayan çağdışı eğitim, üniversiter eğitimin düzeyini olumsuz yönde etkiledi. Üniversitelerin sayısı çoğu kez politik amaç ve popülist tutumlarla hızla artarken eğitimin kalitesi düştü. Mimarlık ve İnşaat Mühendisliği okullarının öğretim kadrolarına ilişkin olarak yaptığımız araştırmanın sonuçları bu durumu açıkça ortaya koymaktaydı (2). Bugün Kıbrıs’takilerle birlikte YÖK sistemi içinde sayıları 38’i bulan mimarlık okullarının birçoğunda yetersiz koşullar nedeniyle düşük düzeyde eğitim verildiği kuşkusuz. Oysa, en iyi olanaklarla donatılmış, tam kadrolu okulların mezunlarının bile yetkinlik ve yetkileri Avrupa standartları şablonunda tartışılırken, yeterince yetiştirilmeden ellerine tutuşturulan diplomalar bu okulların mezunlarına her tür yapıyı projelendirme, uygulama ve denetim yetkisini vermekte. Son zamanlarda oluşan depremlerin göz korkutması sayesinde, meslekî yetkinlik arayışları, şimdilik yalnızca proje ve yapı denetimi bazında da olsa nihayet, gündeme gelmiş gibi görünüyor. 1. O zaman öyle deniyordu. |

