Mimari Bakış Kaynak : 01.12.2006 - Ege Team Dergisi | Yazdır

Türkiye’nin mimarlık tarihinin ve yapı sektörünün duayeni Sayın Dr. Y. Müh. Mimar Doğan Hasol; Türkiye’de şehir planlaması, mimarlık eğitimi ve ülkemizde mimarlığa bakış hakkındaki görüşlerini bizlerle paylaştı.

ÖNCELİKLE PLAN DÜŞÜNCESİNİN BELEDİYE UYGULAMALARINA EGEMEN OLMASINI SAĞLAMAK LAZIM.

Yaşadığımız kent yıllardır; çarpık kentleşme, göç ve altyapı sorunları ile boğuşuyor. Bu bağlamda günümüz mimarlığının bu sorunları iyileştirici nitelikteki katkıları nelerdir ve sizce ülkemizde şehir planlamasına gereken önem veriliyor mu?

Mimarlık yapıları ve mekanları yaratma sanatı. Dolayısıyla mimarlığı bir göz odadan, bir şehir mekanına kadar uzanan bir yolculuk olarak görebiliriz. Bu yolculukta, mimarın her aşamada ciddi bir rolü var. Fakat nedense, yöneticilerin mimarı dışlayan şehir planlamasına, daha doğrusu plansız uygulamalara öteden beri hevesi vardır. Aslına bakarsanız bu heves çok eskilere dayanıyor. En çarpıcı örneği 19. yüzyılda Paris’te Haussmann örneğidir. O dönemin Seine valisi Haussmann, Paris’i düzenlemek adına, geniş bulvarlar açıyor, pek çok binayı yıkıyor, kısmen yeşillendirme yapıyor ve bu arada birçok tarihsel değer haliyle kayboluyor. Bizde de bunun örnekleri yaşandı. Örnek olarak, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Adnan Menderes dönemini verebiliriz. Başbakan Adnan Menderes 1950’lerde İstanbul’da “İmar Hareketleri” adı verilen birçok operasyon başlattı. Bu operasyonlarda amaç trafiği düzenlemekti. Şehri planlamaktan çok, yolların genişletilmesiyle trafik sıkışıklığının çözülmesi hedeflenmişti, ama görüyoruz ki bugün bile trafik sorunu devam ediyor. Son derece açıktır ki, konuyu böyle ele almamak gerekiyor. Konuyu trafiği çözmekten çok, şehri düzenlemek şeklinde ele alırsak daha sağlıklı yerlere varabiliriz. Daha sonra bir Dalan dönemi yaşadık; o da çarpıcı bir dönemdir. O dönemde Haliç bir bakıma temizlendi ama bu süreçte birçok tarihsel değer yitirildi.
Yıkım her zaman çözüm değildir. Önce bunu bilmek gerekiyor. Bugün planlamanın biraz daha bilincine varılmış gibi davranılıyor. İstanbul için bir nazım plan yapılması yıllarca konuşuldu ancak hiçbir zaman bu çalışma bitirilemedi. İstanbul Metropolitan Planlama Bürosu kuruldu. Yaklaşık 300 – 400 mimarın çalıştığı bir büro, ama bir yandan da spekülatif baskılar öylesine büyük ki bu büronun çalışmalarını sonuçlandırması beklenmeden birtakım noktasal çözümlere başvuruluyor.

Levent’e Dubai kuleleri, Salıpazarı Limanı, Haydarpaşa projesi gibi noktasal birtakım uygulamaların yapıldığını görüyoruz. Bu noktasal çözümler doğru çözüm olamaz. Sabırsızlıkla sırada bekleyen gökdelenler, büyük alışveriş merkezleri gibi yatırımlar var ve bunlara planlama düşüncesi gözardı edilerek izinler veriliyor. Oysa bildiğiniz gibi bu alışveriş merkezlerinin şehirlerin ortasında yapılması son derece sakıncalı. Bunlar, büyük otoparklarla ve yeşil alanlarla çevrili olarak, belki bazı diğer etkinlikleri de bünyelerine alacak şekilde şehirlerin dışında yapılmalı. Güncel bir çarpıcı örnek Park Otel örneğidir. Vaktiyle Park Otel’in bulunduğu noktada mütevazi boyutlarda yapılmış bir otel vardı. Onun yerine daha sonra dev boyutlu bir betonarme inşaat ortaya çıktı ve giderek yükseldi. Sonunda belediyede iktidar değişmesi sayesinde otelin birçok katı yıkıldı ve nizami yükseklik seviyesine getirildi. Şimdi bu binanın bir alışveriş merkezine dönüştürülmesi düşünülüyor. Gümüşsuyu ve Taksim’e çekeceği trafiği tahmin etmek güç değil. Bütün bunlar şehircilik biliminin kuralları dışında yapılan uygulamalar. Demek ki öncelikle plan düşüncesinin belediye uygulamalarına egemen olmasını sağlamak lazım.

PLANLAMANIN BİR DEMOKRASİ BOYUTU OLMALI.
BİR ŞEHİR HAKKINDA KARAR VERİLECEKSE BUNUN MERKEZİ YÖNETİM TARAFINDAN İLKELER ÇİĞNENEREK MASA BAŞINDA VERİLMESİ HİÇ DE DOĞRU OLMUYOR.

“Mimarlara düşen görev” dediğiniz zaman; mimarlar genellikle böyle durumlarda belediyelerin ya da merkezi otoritenin verdiği kararların uygulayıcısı konumuna geliyorlar. Çoğu kez de İstanbul gibi önemli bir şehirde belediyelerin söz hakkı bile elinden alınıyor ve merkezi otoritenin yani iktidarın kararları şehir için geçerli olmaya başlıyor. İstanbul’da bunun pek çok örneğini gördük. Turizm alanı olarak belirlenen kimi yerler belediye denetiminden çıkarılıyor, tümüyle hükümet kararlarına bağlı kılınıyor. İşte bu noktada, yetkin olmayan kişiler tarafından bilimsel şehircilik ilkeleri dışlanarak, şu kadar yükseklikte, şu yoğunlukta binalar yapılabilir gibi kararlar verilebiliyor. Planlamanın bir demokrasi boyutu olmalı. Bir şehir hakkında karar verilecekse bunun merkezi yönetim tarafından ilkeler çiğnenerek masa başında verilmesi hiç de doğru olmuyor.

İstanbul’da yeni yapılaşmalar için toprak az. Ayrıca toprak, üretilemeyen bir nesnedir. Üzerine yapılan yapı ile artan bir ekonomik değer kazanıyor. Dolayısıyla, toprak üretilemediği için yeşil alanlar yapılaşma alanı olarak kente ekleniyor. Yapılan bir başka hata ise arsanın düşeyde yaratılması. 4 katlı binanın bulunduğu bir parselde 6 kata izin verdiğiniz takdirde mal sahibi mevcut 4 katı yıkıp yerine 6 kat yapıyor. Buradaki kazanç yalnızca iki kat olmakla birlikte, arsayı yüzde 50 daha fazla yüklenmiş oluyorsunuz. Bütün bu yüklenmeler karşısında altyapı yetersiz kalıyor. Bu yüzde 50’lik artışın bütün caddede yapıldığı düşünülürse tüm altyapısı; yolu, suyu, elektriği, kanalizasyonu aynı kalan alanlarda sorunlar başlıyor; bunlara çözüm getirmek çok güç oluyor.

Yine şehirlerin başka bir sorunu gecekondulaşma ve kaçak yapılaşma… Yıllar öncesinin masum bir barınma olgusu olarak görülen gecekondulaşma zaman içinde kentlerin kamburu haline geldi. Gelişigüzel yerleşmelere hizmet taşımak zorunda kalındı ve zamanla gecekondular spekülasyon aracı haline geldi. Politikacılar bunlara oy kaygısıyla hoşgörüyle baktıkları için zaman içinde ödünler verdiler.

Bu gecekondu bölgeleri ur gibi büyüdüler, hizmet getirme güçlüklerini de şehrin sırtına yüklediler. Zaman zaman bunlara aflar getirildi, tapu bile verildi. Kat karşılığı anlaşmalarla boyutları giderek büyüdü. İşgal edilen alanlar böylece işgalcilere hediye edilmiş oldu. Ne yazık ki bütün siyasal partiler bu yanlış uygulamalara ödün verdiler.

Başka bir nokta da kaçak yapılaşmadır. Önce şunu belirtmek gerekir: hiçbir kaçak yapı belediyelerin bilgisi dışında yapılmaz. Belediye yetkilileri belli koşullar altında kaçak yapılaşmaya göz yumdular. Bugün İstanbul’da bulunan 1 milyon yapıdan 650 bininin kaçak olduğunu belediye başkanı bizzat kendisi söylüyor. Bütün bunlar ciddi sorunlar ve şehirleri içinden çıkılmaz hale getiren noktalar.

Şimdi, mimarlar ne yapabilir? Bakın ilkin, bu 1 milyon binadan 650 bininde mimarın hiçbir katkısı yok. Bu, yapıların yüzde 65’inde mimar katkısının olmaması demek. Geri kalan kısmında mimarlar kadar inşaat mühendisleri de yetkili oldu. Yapıların büyük bir çoğunluğunda da zaten mal sahipleri mimarların bilgi ve yeteneklerini uygulamalarına olanak vermiyorlar. Sorabilirsiniz: “mimarlar içinde mesleğini kötüye kullananlar yok mu?” Her meslekte olduğu gibi mimarlarda da vardır. Şehirlerde mimar katkısı ile yapılan yapılar için bir rakam vermek çok güçtür, ancak bunun yüzde 10 civarında olabileceğini tahmin edebiliriz. İstanbul’a baktığımızda yer yer çok güzel mimarlık örnekleri de olmakla birlikte, genelde yaptıklarımız İstanbul’a yakışır yapılar değil. Ne var ki İstanbul hala çok güzel. Çok şey kaybetmiş olmamıza rağmen deniziyle, doğal güzelliğiyle, tarihiyle bugün İstanbul dünyanın en güzel, en görkemli şehirlerinden biridir.

Türkiye’deki mimarlık eğitimi hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Önemli bir başka konu ise mimarlığın eğitim boyutu. Mimarlık okulları Türkiye’de 4 yıl. Avrupa’da 4 yılda mimar yetiştiren okul pek yok. Bazı ülkelerde bu eğitim süreci 6-7 yıla kadar uzuyor. Türkiye’de zamanla anglosakson sistemi benimsendi. Örneğin, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde 5 yıl olan mimarlık eğitimi 4 yıla indirildi; ayrıca ders saatlerinde de ciddi bir kısıtlamaya gidildi. Yıllar önce 40 olan haftalık ders saati bugün kimi okullarda sanırım 22’ye kadar indirilmiş durumda. Doğal ki, mimarlık eğitimini öğrencinin yalnızca derslerde geçirdiği süre ile değerlendirmek doğru değildir; onun dışında da kendisini eğitme yolunda yapacağı pek çok şey vardır; ancak bu, Türkiye’nin genel koşullarında ne kadar olanaklıdır, irdelemek gerekiyor. Okulu bitiren kişi, mimar unvanı ile iş yaşamına atılıyor. Meslek yaşamında öylesine geniş yetkilere sahip oluyor ki, diploma aldıktan bir gün sonra bir gökdelen projesine imza atabiliyor. Doğrusu, mezunların bir meslekiçi eğitim sürecinden geçmesidir. Türkiye’de bu çok eksik. Avrupa Birliği mevzuatı içinde mimarlığa ilişkin konular da yer alıyor. Özellikle başta Mimarlar Odası ve bazı fakülteler olmak üzere pek çok kurumun lisans eğitimi ve meslek içi eğitimle ilgili hazırlık çalışmaları var. Mimar ve mühendislerimizin, yetkin mimar, yetkin mühendis niteliği kazanması isteniyor.

TÜRKİYE GEÇMİŞTEKİ MİMARLIĞI İLE ÖVÜNMEYİ ÇOK İYİ BİLİYOR; MİMAR SINAN’I UNUTMUYOR VE ONUN YAPITLARI İLE HAKLI OLARAK ÖVÜNÜYOR.
ANCAK BUGÜNÜN MİMARLIĞINA DA AYNI ÖZENİ GÖSTERMEZ, AYNI ÖNEMİ VERMEZSENİZ GELECEKTE KİMLE ÖVÜNÜRSÜNÜZ?

Tıpkı hukukta olduğu gibi… Hukuk fakültesini bitiren kişi ne hakim, ne avukat oluyor. Ancak belli bir prosedürden geçtikten sonra avukatlık yapmaya ya da hakim olmaya hak kazanıyor. Türkiye’de mimarlık ve mühendislikte de durum bu noktaya gelecek. Ben bunun ülkemiz adına çok yararlı olacağını düşünüyorum, çünkü 4 yıllık bir eğitimin hemen ardından çok önemli bir yapının sorumluluğunun yüklenilmesi doğru değildir. Kaldı ki bugün mimarlık tam bir ekip çalışması gerektiriyor. Örneğin, bizim Has Mimarlık’ta haftanın 4 – 5 günü 20 – 25 kişinin katıldığı toplantılar yapılır. Mal sahiplerinin, işletmecilerin, mimarların, çeşitli dallardan mühendislerin, uzmanların, danışmanların katıldığı geniş çaplı toplantılar, uluslararası video konteranslar, ortak bilgisayar ağı… Bina yapımına ilişkin olarak mimarlıktan içmimarlığa, inşaattan tesisata, şehir planlamasından peyzaja, akustiğe, teknik donatım ve güvenlik uygulamalarına kadar birçok ayrıntı söz konusu.

Sizce devlet politikaları mimarlık mesleğini yeterli ölçüde destekliyor mu?

Devlet yurt dışına açılma konusunda uzun yıllar boyunca müteahhitlere verdiği desteği ne yazık ki mimarlık ve mühendislik bürolarına vermedi. O nedenle de bürolarda gerekli büyüme ve bilgi birikimi sağlanamadı. Oysa bu desteğin tersinin yapılması gerekirdi. Önce mimarlık-mühendislik büroları desteklenseydi, onlar uluslararası boyutlarda kendilerini geliştirebilselerdi bu gelişme, müteahhitlerimizin de şansı olacaktı. Bizim yaptığımız projeleri onlar daha kolay üstlenebilirlerdi. Yapı malzemeleri sektörü de bu gelişmeden yararlanırdı. Çünkü bugün projeye marka yazmasanız bile hangi nitelikte malzeme yazarsanız o malzemeler inşaatlarda kullanılıyor. Yıllar önce Libya’da gördüğüm, ingilizlerin yaptığı bir projede, kullanılacak malzemenin sağlanacağı yerin neredeyse İngiltere’deki adresi yazıyordu. Çalışan Türk firmasına, malzemeyi neden Türkiye’den sağlamadıklarını sorduğumda, malzemenin tanımının çok net yapıldığını, Türkiye’den sağlanacak eşdeğer ürünün hem uygunluğunun ispatının, hem de prosedüre ilişkin işlemlerin uzun süreceğinden bahsettiler.
Müteahhitlerimizin yurt dışına yönelmeleri doğal ki devlet desteği ile olmadı. Onlar yurt dışına yurt içinin kısırdöngüsünden kaçtılar. Sonuç hayırlı oldu. Türkiye içinde istikrarlı bir iş düzeyi sağlayamadıkları için dışarıya gittiler ve iyi işler yaptılar, devlet onları sonradan destekledi.

Türkiye’deki meslek içi eğitim sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ülkemizde, Avrupa Birliği koşullarına uyum çerçevesinde, meslek içi eğitim süreci, yetkin mimarlık ve yetkin mühendislik konularında birtakım çalışmalar sürüyor. Ancak hizmetlerin dolaşımı konusunda yapılmış hatalar var. GATS Anlaşması diye anılan, mimarlık ve mühendislik hizmetlerini de kapsayan bir anlaşma var. Pek çok ülkenin yanı sıra Türkiye tarafından da imzalanmış olan bu hizmet ticareti anlaşması ile Türkiye kapılarını Avrupalı mimarlara sonuna kadar açmış. Oysa birçok Avrupa ülkesi imzalarken çekinceler koymuş. Yabancı mimarların, ülkelerinde çalışmasına kısıtlamalar getirmiş. Bizim Dışişleri Bakanlığı bu anlaşmayı hiçbir meslek örgütüne danışmadan imzalayıvermiş.

Yürüttüğünüz serbest mimarlık çalışmalarınızdaki son dönem projelerinizden bahseder misiniz?

Has Mimarlık’ta son yıllarda bazı önemli projelere imza attık. Gebze’deki Anadolu Sağlık Merkezi projesi için birkaç yabancı mimarlık grubu çağrılmıştı.
Bunlardan biri, Amerikalı Rees bizi buldu ve onlarla ortak teklifimiz mal sahiplerince kabul edildi. REES/HAS olarak ortaklaşa iyi bir çalışma gerçekleştirdik. 2005 Şubat’ında hastane açıldı. Şu anda Türkiye’nin kanser ve kalp hastalıkları konusundaki en uzman kuruluşlarından biridir ve mimari kaygılar önemle dikkate alınarak proje gerçekleştirilmiştir. Binaya Amerika’nın en büyük mimarlık dergisi Architectural Record Ekim 2006 sayısında oldukça geniş yer verdi. Başka bir projemiz, şu anda inşaatı sürmekte olan İzmir Büyük Efes Oteli… Bu projeyi de ABD’li NBBJ ile birlikte yaptık. Bu kez projede pilot Has Mimarlık’tı. Yaklaşık bir yıl içinde otel hizmete girecek.

Bunlar bize ne sağladı? Bu büyük projeler bizim kadromuza ciddi bir bilgi birikimi ve örgütlenme yeteneği sağladı. Büyük deneyimler edindik. Şimdi, Anadolu Sağlık Merkezi’nin Hasta Yakınları Konaklama Tesisi ile Rehabilitasyon ve SPA tesislerini Has Mimarlık olarak yapıyoruz. Bunların ardından birtakım yurt dışı projeler geldi: Moskova, Duşanbe, Baturu’da çalışmalarımız var. Bu, küreselleşmeyi sevsek de sevmesek de onun bir sonucudur. Ancak, Türk mimarlar olarak halen işlerimizi güçleştiren birtakım engeller var. Değindiğim GATS Anlaşması bunlardan biridir. Biz Almanya’ya giderken vize almak zorundayız, oysa Almanlar Türkiye’ye rahat bir şekilde girip çalışabiliyorlar. Tüm bu anlaşmalarda karşılıklılık ilkesinin korunması gerekir.

Ülkemizin mimarlığa bakışını değerlendirir misiniz?

Mimarlık bir ülkenin yaşamında çok önemli. Nitekim Avrupa Birliği üç meslek yasasına öncelik tanıdı; hukuk, tıp ve mimarlık. Türkiye daha mimarlığın pek farkında değil. Bana, zaman zaman gazetelerden “Türkiye’deki mimarlıktan memnun musunuz?” gibi sorular yöneltiliyor. Bir şeyden memnun olmak için, önce onu istemek gerekir. Türkiye, mimarlığı istiyor mu, Türkiye mimarlığa ne kadar hazır? Öncelikle bunları irdelemek gerek. Türkiye geçmişteki mimarlığı ile övünmeyi çok iyi biliyor; Mimar Sinan’ı unutmuyor ve O’nun yapıtları ile haklı olarak övünüyor. Ancak bugünün mimarlığına da aynı özeni göstermez, aynı önemi vermezseniz gelecekte kimle övünürsünüz?
Bugünün mimarlarına ve sanatçılarına gerekli olanakları tanımazsanız gelecekte övünecek hiçbir şey bulamazsınız. Mimar Sinan’ı bilen ve Mimar Sinan’la övünen bir toplumun mimarlığı da bilmesi gerekir. Başta devletin bu konulara sahip çıkması beklenir. Örneğin, Finlandiya Hükümeti on yıl kadar önce bir mimarlık politikası hazırladı ve yayımladı. Benim, “Çağdaş Bir Ülkenin Mimarlık Politikası” adıyla Türkçe’ye çevirip Yapı Dergisi’nde yayımladığım metin gerçekten bir ülkenin mimarlığa verdiği önemi gösteren çok önemli bir belgedir. Finlandiya bugün mimarlığa en çok önem veren ülkelerden biridir. Onların da övünç kaynağı olarak Alvar Aalto diye bir mimarları vardır. Alvar Aalto’nun ülkeye getirdiği mimarlık düşüncesi, mimarlık tarzı Finlandiya’yı peşinden sürüklemiştir. Finliler çağdaşları bir mimarın yaptıklarından çok etkilenmişler. Finlandiya’nın hükümet politikası haline getirdiği mimarlık ilkeleri bütün dünya için çarpıcı bir örnektir. Fransa’nın da bir mimarlık yasası var; yasa, “mimarlık kültürün bir ifadesidir” diye başlar. Önce bizim Mimarlık Vakfı, daha sonra da Mimarlar Odası çeşitli ülkelerin yasa ve politikalarını derlediler.
Önem vermediğiniz bir konuda büyük atılımlar bekleyemezsiniz. Vaktiyle bir İmar ve İskan Bakanlığı vardı. Şehircilikle ilgili işlerin sahibi konumundaydı daha sonra 1980’lerde bu bakanlık Bayındırlık Bakanlığı içinde eritildi.

Bugün Bayındırlık Bakanlığı bütün konulara yalnızca mühendis gözüyle bakıyor, mimar gözüyle bakmıyor. Eskiden sayısız mimarlık yarışması açılırdı. Bugün artık o yarışmalar açılmıyor. Bu yarışmaların amacı ülkedeki mimarlık düzeyinin yükseltilmesiydi. Hem yetenekli mimarlara bir iş verme yöntemiydi hem de mimarlığın desteklenmesi, geliştirilmesi amaçlanıyordu. Türkiye’nin mimarlığı geliştirici bu tür etkinliklere daha çok önem vermesi gerekiyor. Bunu kısır bir mesleki tutkuyla söylemiyorum.
Türkiye’nin mimarlığa, mimarlığın sürdürülmesine ihtiyacı var. Yalnızca Mimar Sinan’la övünmekle yetinemeyiz. Türk toplumuna bunu özümsetmek lazım. Mimarlık bizim toplumumuzda bir lüks olarak görülüyor, bir yaşama biçimi olarak değil. Oysa Fin toplumunda mimarlık bir yaşama biçimidir. Brezilya’yı örnek olarak alalım. Bir binanın önünden geçerken taksi şoförü size, “bu Oscar Niemeyer’in eseridir” diye bilgi verebiliyor ve bunu da büyük bir gururla yapıyorsa bu, o toplumun güncel mimarisi ile övünmeyi öğrenmiş, özümsenmiş olduğunu gösterir.

Yapı Endüstri Merkezi gerek bünyesindeki Yapı Bilgi Merkezi ve gerek yayınları ile yapı sektörü konusundaki en ciddi bilgi kaynağı. Bize merkezin kuruluşundan ve faaliyetlerinden bahseder misiniz?

Yapı Endüstri Merkezi bir bilgi merkezidir. 1967’de kuruluş hazırlıklarına başladık, 1968’de de yapı malzemeleri daimi sergisi ile merkezi açtık. Ben 1965 yılında Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA) Kongresi için Paris’e gittiğimde aklımda, Türkiye’de de böyle bir merkezi açma fikri vardı. Bunun için, yurt dışındaki yapı merkezlerini gezip görmek istemiştim.
İlkin Paris’teki merkezi gezdim, daha sonra Londra’ya geçtim The Building Centre’ı gezdim. Sonra Roterdam’daki merkezi ziyaret ettim. Bu sonuncuyu kısaca anlatmak istiyorum, çünkü çok dikkate değer bir öyküsü vardır.
2. Dünya savaşında Roterdam’ın yüzde 80’i yıkılmış. Şehri yeniden kurmak istiyorlar. O dönemde birtakım sıkıntıları var. Malzemenin nerelerden sağlanacağı, mevcut kaynakların neler olduğu bilinmiyor. Bu nedenle, ilkin yapı merkezini (Bouwcentrum’u) inşa ediyorlar. O binada daimi yapı malzemeleri sergisini ve bilgi merkezini oluşturuyorlar. Şehir kurulurken de bu merkezden çok yararlanıyorlar. Biz de 1968 yılında bir grup mimar ve mühendis bir araya gelerek Yapı-Endüstri Merkezini Harbiye’deki yerinde açtık. O tarihlerde ülkedeki yapı malzemeleri son derece sınırlıydı. İthalat da kısıtlıydı, kolay yapılamıyordu. Daha sonra öteki etkinlikleri ekleye ekleye büyüdük; kurslar, konıeransıar, seminerler, YAPI dergisi, YAPI Kataloğu, YEM Kitabevi, başvuru kitaplığı yayın bölümü, yapı bilgi merkezi… 1978’de, yani kuruluşumuzdan on yıl sonra Türkiye’deki ilk uzmanlık fuarı olarak yapı fuarı düzenlendi. Bütün bunları Yapı-Endüstri Merkezi bir bilgi merkezi anlayışıyla yürüttü. Yani fuarları da bir fuarcı anlayışı ile değil, tamamen bilgiye dönük olarak yürüttü.
Zaten yapı fuarını öteki fuarlardan ayıran en önemli özellik budur. Biz Yapı-Endüstri Merkezinde 365 gün yapı ile iç içeyiz. Yapı-Endüstri Merkezi konusunda benim övünerek söylemek istediğim bir nokta var: Daha bilgi çağı ortada yokken, bilgi kol kuvvetinin yerini almamışken, bilgisayar, faks, hatta teleksin dahi bulunmadığı bir dönemde biz böyle bir bilgi merkezini kurduk. Bu alanda bir ilk olmanın gururunu taşıdığımızı düşünüyorum.

İSTANBUL HALA ÇOK GÜZEL.
ÇOK ŞEY KAYBETMİŞ OLMAMIZA RAĞMEN DENİZİYLE, DOĞAL GÜZELLİĞİYLE, TARİHİYLE BUGÜN DÜNYANIN EN GÜZEL, EN GÖRKEMLİ ŞEHİRLERİNDEN BİRİDİR.