Mimarlarının Anlatımıyla Bir Yapının Öyküsü (Dalaman Havalimanı Kitabı Önsözü) Kaynak : 01.08.2007 - Dalaman Havalimanı Kitabı | Yazdır

Emre Arolat‘ta, mimari estetiği ve olgunluğu sadelikte, yalınlıkta arayan bir anlayış ve çabanın örnekleriyle, bunun başarılı sonuçlarını görüyoruz Burada onun yapıtlarına ayrıntılı olarak girmenin gerekli olduğunu düşünmüyorum. Yaptıklarını geçen yıl İstanbul’da Milli Reasürans Galerisi’nde açtığı “Nazaran” sergisiyle ortaya koymuştu. Ayrıca, sergide yer alan çalışmalar, “Yapılar/Projeler 1998-2005” adlı kitapta derlendi. Emre Arolat‘ın mimarlığı nasıl algıladığını, mimarlığı nasıl uyguladığını, ne yapmak istediğini sergide görmüştük; kitapta da açık seçik görülebilir.

Burada konumuz, Dalaman Havalimanı… Bu kitap Dalaman Havalimanı’nın yaşama geçirilme öyküsünü dile getiriyor; yaşanan uzun soluklu öyküyü kahramanlarının, mimarların kaleminden sunuyor: Yarışma öncesi, yarışma süreci, yarışma sonrası ve uygulama…

Emre Arolat ve Gonca Çırakoğlu Dalaman Havalimanı serüvenini samimi bir dille anlatıyorlar. Yarışmanın başından, işin gerçekleştirilip sonuçlandırılmasına kadar olan süreçte yaşanan serüven herkese, özellikle de genç mimarlara dersler oluşturacak nitelikte.. Yarışma için kurulan ortaklık, tasarım ve projelendirme çalışmaları, işverenle ilişkiler, şantiye koordinasyon toplantıları, şantiye denetim çalışmaları. Başarılanlar, başarılamayanlar…

Emre Arolat, Dalaman Havalimanı yarışmasına bir mimar ortakla, Bünyamin Derman‘la birlikte katılmış. Yarışma kazanılmış, ancak daha sonra projenin gerçekleştirilmesi aşamasında kimi sorunlar ortaya çıkmış. Projeye Emre Arolat‘ın bürosu EAA devam etmiş ve işi tamamlamış. Kitapta yer yer bu ortaklığın öyküsüne ve yaşanan sıkıntılara, biraz da duygusallıkla değiniliyor. Anılar her zaman duygusallık içerir; bu olağandır. Yılların deneyimiyle belirtebileceğim tek görüş, ortaklığın zor sürdürülebilir bir birliktelik türü olduğudur. Hemen hemen evlilik kadar zor, belki daha da zor. Evlilikteki sorunları çözebilecek duygusal katalizörler ortaklıkta bulunmadığı için uyumsuzluk sorunlarını aşmak daha da zordur. Genç mimarlara, ortaklık kurma konusunda baştan çok dikkatli davranmaları gerektiğini anımsatmakla yetinerek asıl konulara geçelim.

Mayıs 1999’da başlayan tasarım-proje-yapım serüveni 30 Haziran’ı 1 Temmuz 2006’ya bağlayan geceyarısı ilk uçağın alana inmesiyle mutlu sona ulaşmış. Yıllık kapasitesi 5 milyon yolcu olan, 85 bin metrekare inşaat alanlı, yoğun teknolojik donanımlı bir yapıyı tasarlamak ve gerçekleştirmek hiç de kolay değil. Mimari ve teknik sorunlar kadar, işverenle, şantiye görevlileriyle olan ve zamana karşı yarışta bazen çekişme boyutlarına varabilen ilişkiler yumağı da işin çok önemli bir boyutunu oluşturur. Kitabın yazarları Dalaman Havalimanı’nın gerçekleştirilmesi sürecinde yaşadıkları deneyimi içtenlikle aktararak okuyucuyla paylaşıyorlar. Kitabın birinci bölümünde Emre Arolat, “Bir Terminal Macerası” başlığıyla özetlediği bu deneyimi akıcı bir dille, neredeyse bir kez daha yeniden yaşayarak anlatıyor.

Emre‘nin anlatımıyla, “Yaklaşık iki yıl süren, inanılmaz yoğun bir tempo. Büro ve firma değişiklikleri. Yeni ayrılıklar.. Projelerle paralel olarak yürümek durumunda kalan bir inşaat, büro içinde ve dışında yaşananlar: Paylaşılan üzüntüler; sevinçler: Keder; keyif ve şaşkınlıklar..

Emre Arolat, sürecin gerisini, özellikle de şantiye evresinin anlatımını ortağı Gonca Çırakoğlu‘na bırakıyor. Kitabın bu ikinci bölümünde, uygulamada yaşananlar dile getiriliyor.
Bilindiği gibi, mimarın kontrollük aşamasındaki en önemli görevi, projesinin doğru uygulanmasını sağlamaktır. Proje, şantiyede, genelde ucuzluk arayışları ve zaman kazanma adına ya da birtakım kaprisler uğruna yapılmak istenen değişikliklerin baskısı altındadır. Mimar var gücüyle projesini korumak ister. Dalaman örneğinde, karşı cephede üstelik bir değil, iki işveren vardır. Birincisi Devlet Hava Limanları işletmesi (DHMİ) Genel Müdürlüğü, ikincisi havalimanının hem yapımını hem de işletmesini üstlenmiş olan müteahhit-işveren. İşverenler ne denli iyi niyetli olurlarsa olsunlar, iki cephede birden savaşım mimarlar için kuşkusuz daha zordur.

Gonca Çırakoğlu genel mimari yaklaşımlarını şöyle özetliyor: “Yapı olabildiğince geride durmalı, yerini ışığa ve gölgeye, teknolojiye ve makineye, mekanların görkemine ve kullanıcıya bırakmalıydı.” Kaç işveren böyle bir yaklaşımı, mimarların duygularını, kaygılarını paylaşarak anlayışla değerlendirir”? Mimarın genelde, işverenin proje üzerindeki pazarlıkları karşısındaki çabası mimari bütünlüğü koruyabilmek, konsepti kurtarabilmek yolundadır. Mimar, yatırımın, yani paranın yöneticisi karşısında, yapımın her aşamasında projesini ve önerilerini savunmak, korumak konumundadır. Gonca bunu güzel özetliyor: “Bizim görevimiz bu hengamede mekansal kurgu, ışık, doku, uygulama kalitesi, güvenlik, sağlamlık ve benzeri değerleri korumak ve unutturmamaktır.”

Yaşanan deneyimler, her projenin uygulama aşamasında mimarlarınca en küçük ayrıntısına kadar izlenmesinin önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Bütün çabalara, bütün önlemlere karşın beklenmedik oldubittilerle karşılaşılması yine de söz konusu olabilir.

Gonca‘nın anlattıkları bana hiç yabancı gelmedi; anlatılanlar yıllar içinde mimarlık pratiğinde yakından yaşadığımız birçok deneyimle örtüşüyor. Sıkça tekrarladığım bir söylemimi yinelemenin yeridir diye düşünüyorum: “Mimar malsahibinin dostudur, malsahibi ise kendi kendisinin düşmanıdır”. Ne yazık ki gerçek böyle.

Türkiye’de mimarların daha iyisini yapmaya yönelik çabaları çoğu kez işverenlerin onlara tanıdıkları çok kısıtlı olanaklarla sınırlanır. Aslında sonuçta, iyi bir ürün ve mimari mükemmellik için, yeterince eğitimli bir malsahibi ile mimarın uyumlu birlikteliği şarttır. Eğitimin içinde kuşkusuz, mimariyi anlamak ve sevmek de olmalıdır.

Filozof-yazar Alain de Botton şöyle diyor: “Büyük devrimci mimarlar sanatsal olan ile pratik olanı en iyi biçimde harmanlayabilenlerdi. Bu insanlar yalnızca çizim yapmayı, düşünmeyi değil, mal sahiplerini ya da politikacıları nasıl kandıracaklarını, onların gözünü nasıl boyayacaklarını da gayet iyi biliyor, dikkatle sabırla uzun oyunlar oynuyorlardı onlarla”. (1)
Mimar Jacques Herzog ise, izlediğim uluslararası bir CNN televizyon programında, bir mimarın iyi bir teknisyen, sanatçı ve diplomat olması zorunluluğundan söz ediyor ve bu üç özelliği bir arada taşıması gerektiğini belirtiyordu.

Yapım sürecinde yaşananlar, mimarları “ilk uçağın inişi” gününde orada bulunmaktan alıkoyacak ölçüde üzse de Dalaman Havalimanı terminal binası bitti. Her şeye karşın iyi bitti. Sonuç başarılı oldu, hatta prestijli bir ödül bile kazandı. Bina, kullananlara kendini anlatıyor. Kitap ise hem binayı hem de binanın doğuş ve varoluş öyküsünü mimarlarının dilinden aktarıyor.

Bu gerçek öykü çok anlamlı.. Görülüyor ki bir mimarın yalnızca yaratıcı olması yetmiyor, aynı zamanda iyi bir organizatör, ikna edici, sorun çözücü olması da gerekiyor. Türkiye’de işverenler mimarlık konusunda çoğu kez kendilerine düşman ve sorun yaratıcı oldukları için yapının yalnızca mimari sorunlarını değil, olabilecek bütün sorunlarını çözmek hep mimara düşüyor. Sorunların büyük çoğunluğunun, işin gerektirdiğinin dışındaki ek sorunlar olduğunu da eklemeliyiz. İşte, Emre ve Gonca yapıyı nasıl gerçekleştirdiklerini, bu konudaki çaba ve deneyimlerini anlatırken, aslında, uğraşmaları hiç gerekmeyen engelleri nasıl aştıklarını da açıkyüreklilikle aktarıyorlar. Kitap kuşkusuz, yalnızca izlenimleri, yaşanan sorunları aktarmakla kalmıyor; önemli bir yapının, bir havalimanının gerçekleştirilme öyküsünü projeler, detaylar, notlar, tutanaklar ve belgelerle, daha da önemlisi mimarca anlatıyor. Belki de Türk mimarlık literatüründe ilk kez… Yaşanan bütün bu deneyimlerin bu yoldan aktarılmasının mimarlar özellikle de gençler için yararlı olacağına inanıyorum.

(1) Alain de Botton, Mutluluğun Mimarisi, Sel Yayıncılık, Ocak 2007 İstanbul S.296