Mimarlığı Tanımlamak Kaynak : 03.03.2008 - Yapı Dergisi - 316 | Yazdır

Mimarlık Tanımları
Mimarlık nedir?… Yanıtı kolay gibi görünen aslında zor bir soru. Yanıttaki güçlük, konunun karmaşıklığından gelse gerek. Önce, mimarlık mesleği dışındaki kimi ünlü kişilerin “mimarlık”a bakışlarına bir göz atalım.
Ünlü Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832) “Mimarlık donmuş müziktir” diyor. Aşağı yukarı, aynı sözleri Alman filozof Friedrich von Schelling (1775-1854) de söylüyor: “Mimarlık genelde donmuş müziktir.” Niçin müzik? Daha doğrusu, niçin donmuş müzik?.. O halde müzik nedir? Donmamış ya da akışkan mimarlık mı ya da sesli mimarlık mı?
Ünlü siyaset adamı Sir William Churchill, “Biz binalarımızı biçimlendiririz, sonra da onlar bizi biçimlendirir” (1). Churchill mimarlığın kişileri, hattâ giderek toplumu biçimlendirilmesindeki etkisine değinmiş oluyor. Churchill’in deyişinde hiç kuşkusuz, estetik de söz konusu. Buna ben de, “Kötü mekânda iyi insan yetişmez” diyerek katılıyorum. Bu anlayışı daha da ileri götürenler var. Örneğin Fransız yazar Astolphe de Custine’e (1790-1857) göre “Mimarlık, ulusların fizyonomisidir.” İşin kentsel-toplumsal boyutuna ünlü Fransız yazar Victor Hugo (1802-1885) da değinmiş: “Bir ev sahibine aittir, ancak cephesi herkesi ilgilendirir” (2). Doğal ki, hemen sormak gerekiyor: yalnızca cephesi mi? Ya yerleşme şekli, formu, boyutları, çevresine, çevre dokusuna saygısı? Bunlar da herkesi ilgilendirmez mi? Yine Victor Hugo, “Mimarlık, insanlığın büyük kitabıdır…” “Mimarlığın yazdığı kitabın sayfaları sürekli olarak çevrilmeli ve ona hayran kalınmalıdır” diyor (3).
Ünlü Romen heykelci Constantin Brancusi de mimarlığı kendi sanatından yola çıkarak tanımlamaya çalışıyor: “Mimarlık, içinde yaşanılan heykeldir.” Brancusi’nin bu tanımlaması mimarlığı yalnız plastik ve mekânsal değerleriyle irdelemiş oluyor, öteki niteliklerine ve özgörevine (misyonuna) değinmiş olmuyor.
Mimarlarsa, mimarlığı tanımlarken daha çok, pratik deneyimlerine başvurmaktalar. Örneğin F.L. Wright’a göre, “Mimarlık biçim haline gelmiş yaşamdır.” Yine Wright, “Mimar bir doktordan farklı olarak, hatalarını gömemez” derken de mimarların kulaklarını da çekmiş oluyor.
Richard Rogers kendi çalışmalarını, Schelling’in sözlerinden yola çıkarak açıklamaya çalışıyor: “Bizim aradığımız, Schelling’in mimariyi donmuş ve değişmez müzik olarak ele alan tanımlamasından çok her zaman gelişme ve düzeltmelere açık, kalıcılık ve geçiciliği bir arada barındıran modern caz ya da şiir gibi bir şeydir” (4). Burada da caz ve şiir devreye giriyor. Rogers mimarlığın “donmuş ve değişmez” olduğu söylemine biraz karşı çıkar gibi…
Son yılların yıldız mimarlarından Jacques Herzog da, izlediğim bir uluslararası CNN televizyon programında (5), mimarlığı tanımlamıyor, ancak bir mimarın sahip olması gereken niteliklere değiniyordu: “Bir mimar aynı zamanda teknisyen, sanatçı ve diplomat olmak zorundadır”. Teknisyen yanıyla strüktür ve işlev gerekliliklerine çözüm bulacaktır; sanatçı niteliğiyle estetik sorunlarına yanıt verecektir; uzlaştırıcı diplomat kimliğiyle de gerçekleştirilecek projede rolü olan herkesi ikna ederek, yapmak istediklerini benimsetmeyi başaracaktır. Herzog’a göre mimar, yukarıda sıralanan nitelikleri için öteki yeteneklerinin yanısıra iyi bir organizatör olmak durumundadır.
MÖ 1. yüzyılda yaşamış olan Romalı mimar Vitruvius her çağda başvurulan “De Architectura” adlı kitabında, başarılı bir mimarlık için “Utilitas, Firmitas, Venustas” (kullanışlılık, sağlamlık, güzellik) etmenlerinin gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Rönesans’ta bu tanım, “Comodità, Perpetuita, Bellezza” (kullanışlılık, süreklilik-kalıcılık, güzellik) olarak benimsenmiştir. 1581’de bir İngiliz yazarı mimarlığı “yapı bilimi” olarak tanımlarken 19. yüzyılda İngiliz eleştirmen John Ruskin mimarlığın “yapılara uygulanan süslemeden başka bir şey olmadığı”nı ileri sürüyordu…
20. yüzyılın ünlü mimarlık kuramcısı Bruno Zevi’ye göre de, “İç mekânı, kentsel mekânı, ekonomik, toplumsal, entelektüel, teknik, işlevsel, mekânsal dekoratif değerleri ile coşku ve hayranlık yaratan yapı, mimarlık yapıtıdır.” (6).

Çeşitli Dönemler
Doğal ki, bu tanımların birçoğu, “mimarlık” dediğimiz alanı tam olarak kapsayamıyor. Hele bugünün koşullarında… Zaten öyle olsaydı yeni tanımlama denemelerine, yeni yorumlara gerek kalmazdı. Görüldüğü gibi mimarlık, zaman içinde değişiyor, hattâ anlamını değiştiriyor, sınırlarını zorluyor. İsabetli tanımlamalar için, mimarlığın tarihsel gelişmesine, bellibaşlı yükselme, duraklama hattâ gerileme dönemlerine şöyle bir göz atmakta yarar var. Mimarlık tanımının değişik dönemler için farklılıklar göstereceği açıktır. Dönemlerden birkaç örnek verelim.
Eski Mısır’da mimarlığın ürünü, taşa dayalı büyük tapınaklardı. Mısır’da tapınaklar ve mezarlar ölüye sonsuz bir yaşam vermek içindi. Ev ise geçici bir barınaktı; bu nedenle de anıtlar taştan, evler topraktan yapılmıştır. (Osmanlı’da da öyle değil midir? Camiler çoğu kez taş, evler ahşaptır.)
Eski Yunan’da taşın ahşap tekniğiyle kullanıldığı bir sütun-kiriş sistemiyle sanatsal bir anlatıma varılmıştır. Bu dönemde, tanrılara adanmış, iç mekânı pek gözetilmemiş büyük boyutlu, adeta heykel niteliğinde tapınaklar belirleyicidir.

     
Eski Roma’da taş, tuğla ve bir çeşit beton kullanılarak kemer, tonoz ve kubbe ile yeni formlar yaratılmıştır. Roma mimarlığı anfitiyatro, hamam, zafer takı, sukemeri, köprü, panteon ve villa gibi yeni tür yapılarda anlatımını bulur; hamamlarda iç mekân önem kazanır.
Gotik, taşın adeta iskelete dönüşmesiyle yapının boy atmasının mimarlığıdır. Yükselmenin yanısıra kaburgalı tonoz, payanda kemer, dayanma ayakları arasındaki büyük cam yüzeylerle yapısal karakterini ortaya koyar. İnsan düşüncesine paralel toplumsal, ekonomik, teknolojik gelişmelerin yansıması ve beslemesiyle mimarlık, dönemsel biçimlendirmelerle üsluplara dönüşür. Yeniliklerin, özellikle de teknolojinin yeni mimarlık arayışlarına yanıt veremediği dönemlerde bakış geriye döner. Hümanizm etkisiyle gelişen, ancak yeni bir teknolojiyle beslenemeyen Rönesans, klasik mimarlıktan aldıklarıyla bir sentez yapacak ve “sanat sanat içindir” sloganıyla özetlenecek bir dönemi oluşturacaktır.
19. yüzyıl, endüstri devrimi öncesinde, tam bir tıkanıklık çağıdır. Bu nedenle, yenilik yaratamayan mimarlık, seçmecilik boyutunda bir geriye dönüş yaşayacaktır.
20. yüzyıl, getirdiği yeni toplumsal ve ekonomik gereksinmeler ve endüstri devriminin yol açtığı teknolojik olanaklar ve yeni malzemelerle Modern Mimarlık’ı doğuracaktır. Çağın gereksinmelerine, sanat anlayışına ve yapım teknolojisine uygun dolaysız çözümler arayan bir mimarlık anlayışıdır bu. Öklit geometrisi formlarından oluşan, makinenin seri üretim mantığına uygun, rasyonel bir tavır söz konusudur. (Totaliter rejimlerin ve dünya savaşlarının, gidişi kesintiye uğratarak geriye dönük, taklide dayalı birtakım milliyetçi akımları araya sokması olağan karşılanmalıdır.) Modern Mimarlık, kendini yenilemek yerine yinelemeye başlayınca tekdüze, estetikten, mimari mükemmellikten uzak örnekler çoğaldı.
20. yüzyılın ikinci yarısında gelişen Postmodern Mimarlık işte Modern Mimarlık’taki bu tıkanıklığın ürünü olarak 1960’lı yılların ortalarında yaygınlaşan tepkilerle başlayacaktı. Mies van der Rohe’nin “Less is more” (az, çoktur) şeklinde özetlediği düşünceye karşı, “Less is a bore” (az sıkıcıdır) sloganı, gelişen tepkiyi özetler oldu. Yeni gelişen akımlar Uluslararası Üslüp’a adeta savaş açıp modern hareketin sınırlayıcı öğretisini çeşitlilik arayışlarıyla aşmayı amaçladılar.

Bugün
İşte, bu sürecin ardından 1980’den sonra daha doğal, sıradışı formlar ve strüktürler ortaya çıkmaya başladı. Bilgisayar devriminin getirdiği olanaklar ve yazılım programlarının sağladığı tasarlama, hesaplama yöntemlerinin yanısıra teknoloji ve malzemeyi biçimlendirip uygulama olanakları yepyeni bir biçimler dünyasına olanak sağladı. Günümüzde bunun örnekleri giderek çoğalmaktadır.
Sayısal ortamın gücü ve olanaklarıyla, doğanın geometrik biçimleri günümüzde bilgisayar desteğiyle üretilebilmektedir.
Charles Jencks’in dediği gibi, günümüz mimarlığında artık, fraktaller, dalga biçimleri ve kozmosu oluşturanlara benzer biçimler ve strüktürler söz konusudur.
Yukarıdaki tanımların çoğu, görüldüğü gibi, biçime ilişkindir. Oysa mimarın rolü, geçmiş çağlardakinden çok farklı bir konuma gelmiştir artık. Mimarlık yapıtı bugün;
•Toplumsal kaygılar
•Yaratıcılık – Yenilik
•Sürdürülebilirlik
•Çağdaşlık (çağdaş bir mimarlık dili)
•Kimlik
•Çevreyle bütünleşme, çevreyle barışıklık
•Estetik değerler (mekânsal ve plastik değerler)
•İç-dış uyumu
•Strüktür değerleri
•İşlevsel kalite
•Ekonomik çözümler
gibi ölçütlerin yanısıra, ekoloji, yapı fiziği, güvenlik, otomasyon gibi uzmanlık katkılarını da bünyesinde bulundurmak zorundadır.
Mimar, bütün bu gereklilikleri, ilgili disiplinlerden geniş bir uzmanlar kadrosuyla işbirliği halinde bir araya getirerek, geleceği düşünmek ve dünyanın fiziksel ortamını ve yaşam kalitesini bugünkünden daha iyi yapacak tarzda dikkatli adımlarla işini örgütlemekle yükümlüdür.
“Mimarlık”ın, yeni gelişmelerin ışığı altında bugün yeniden tanımlanması gerekiyor.

Notlar
1.“We shape our buildings; thereafter they shape us.” W. Churchill.
2.Claude Mignot, Grammaire des Immeubles Parisiens, Parigramme, 2004, s.2.
3.Victor Hugo, Notre Dame de Paris, 1831.
4.Sürdürülebilir Mimarlık ve İleri Teknoloji İlişkisi: Eco-Tech, Yapı 234/Mayıs 2001, s.44.
5.CNN International, 29 Nisan 2007 (Stuttgart).
6.D. Hasol, Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü, YEM Yayın, İstanbul 2008, s.324.