Nereye Gidiyoruz? Kaynak : 01.06.2007 - Yapı Dergisi - 307 | Yazdır

Ülkede yaşanan siyasal kargaşa her alanda kendini gösteriyor. İktidarın Cumhuriyet hedefleri, çağdaş bilimsel ilkeler ve evrensel değerlerle barışık olmaması, her alanda tutarsız ve çelişkili uygulamalara yol açmakta.
AKP iktidarı 4,5 yıl önceki seçimlerde aldığı üçte bir oyla, yürürlükteki seçim yasasının tutarsızlığı yüzünden TBMM’nin üçte ikisine sahip olmasını kendi egemenlik hakkı olarak yorumlamakta; böylece her istediğini gerçekleştirebileceğine inanmakta… Normal yoldan aşamadığı engelleri, isteyip de gerçekleştiremediklerini yasaları zorlayarak, gerektiğinde yeni yasalar çıkararak, hattâ Anayasayı değiştirerek aşabileceğini sanıyor. İşte Cumhurbaşkanı seçimi de böylesine kilitlendi. “Benim oyum var; kimseyle uzlaşmama gerek yok” şeklindeki tutum duvara çarpmakta gecikmedi. Demokrasiyi çoğunluk tahakkümü olarak gören ve yalnızca “oy çokluğu”ndan ibaret sanan anlayış bir kez daha tökezlemiş oldu.
İktidar bu olaydan ders çıkarmak yerine bu kez de giderayak, erken seçim nedeniyle, yalnızca iki aylık bir ömrü kalmış Meclis’le anayasayı değiştirme çabalarına girişti ve böylece ülkede yeni bir gerilim ve belirsizlik ortamı yarattı.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, iktidar kendisi yaratıp normal yoldan çözemediği sorunlarını, gerektiğinde yasaları, kuralları zorlayarak çözmeye çalışıyor; bunu da beceremezse yasaları değiştirmek yolunu seçiyor. Anayasa değişikliği dayatmasında gösterilen inat son olarak İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılması girişiminde de görüldü.
Hükümet İstanbul’da da Ankara’da da AKM’leri yıkmak istiyor. Gerekçe, yerlerine daha büyük kongre ve kültür merkezleri yapmakmış. Kültür Bakanlığı’nın, İstanbul AKM’nin yıkılması için tescil kararının kaldırılması istemi Koruma Kurulu engeline takılınca, sorunun parlamento aritmetiğiyle, yasayla aşılmak istendiği görülüyor. İstanbul’un 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti olması nedeniyle yapılacak işleri belirleyecek yasa tasarısının içine AKM’nin yıkılması da sokuşturuluverdi. Yasa çıkarsa, Avrupa Kültür Başkenti olmaya, bir kültür merkezini yıkarak başlayan ilk ülke sıfatını kazanacağız belki de.
2010 Kültür Başkenti hazırlıkları, İstanbul’u bir kültür ve sanat platformu haline getirip insanları üst düzeydeki etkinliklerle buluşturmaktan çok, gayrimenkul pazarına dönüştürme ve pazarlama etkinlikleri çabalarıyla gelişiyor. Nitekim 25-27 Nisan 2007 tarihlerinde İstanbul’da toplanan uluslararası “Gayrimenkul Zirvesi” de bu türden açılımlara sahne oldu. Zirvede, Oktay Ekinci‘nin deyişiyle, “Yerli ve yabancı emlakçilere, kültür başkenti olmanın anlamıyla birlikte çekiciliği de anlatıldı. 2010 hedefinde yer verilen kentsel dönüşüm projelerinin gayrimenkul sektörü açısından önemi vurgulandı” (1).
İktidar partisinin yetkilileri her nekadar değiştiklerini ve Cumhuriyet değerlerine bağlı olduklarını söylüyorlarsa da ortaya konan eylemler, bu değişimi kanıtlamaktan uzak kalıyor. Ayrıca, bu kadar kolay değişebilenlerin yeniden ters yönde değişebilecekleri kuşkusu da insanı korkutmuyor değil.
Yıllar önce aynı anlayış Ayasofya’yı yeniden camiye dönüştürme çabaları içindeydi. Girişimler başarısız kalınca, “Taksim’e Cami” konusu gündeme gelecekti; İnönü gezisine ya da AKM’nin tam karşısındaki alana… Öyle ya Taksim’de Atatürk‘ün adını taşıyan bir kültür merkezi vardı, bir de kilise… Bunların olduğu yerde bir caminin bulunmaması büyük eksiklik olarak görülüyordu anlaşılan. Verdikleri savaşım sonuçsuz kaldı. Bu kez, Kadıköy’deki “Göztepe Parkı’na cami” konusu gündeme taşındı. Aslında, yakın çevrede yeteri kadar cami vardı… Kadıköylüler ellerinde kalan son yeşil alanlardan biri olan Göztepe Parkı’na dayanışmayla sahip çıkınca bu deneme de başarılı olamadı. Şimdi son deneme, Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi üzerinde oluyor. Ortada henüz bir proje yok, yani AKM yıkılınca yerine ne yapılacağı belli değil. Yeni bir kültür merkezi ile otelden söz ediliyorsa da ortada bir proje yok. Gündemde yalnızca yıkım var: AKM’nin yıkılması. 29 yıl önce bitirilmiş, henüz ekonomik ömrünü doldurmamış, İstanbulluların yaşamıyla bütünleşmiş, Modern Mimarlık tarihine mal olmuş, Koruma Kurulu’nca tescilli bir yapı niçin yıkılır? Değerli arsanın spekülatif amaçla kullanılarak rant sağlanması için mi?…
Ya da “Atatürk Kültür Merkezi” adı mı birilerine rahatsızlık veriyor? Yeni bir tür ikonkırıcılıkla mı karşı karşıyayız? İstanbul’da Esenyurt’un AKP’li Belediye Başkanı ve meclis üyeleri Yenikent Mahallesi’ndeki 75.Yıl Cumhuriyet Parkı’nın adını Tapu ve Kadastro Parkı olarak değiştirme kararı aldılar (2). Bu da “Cumhuriyet”in “Tapu Kadastro”ya dönüştürülme girişiminin ilk denemesi olmalı.
İktidar partisinin davranışlarında sürekli olarak bir tüccar refleksi görülüyor. Kentlerin değerli alanlarındaki yapılar yıkılıyor, yerlerine daha yoğun yapılaşmalar için ayrıcalıklı yeni imar durumları düzenleniyor. İmar durumları sağlıklı bir planlama sürecine dayanmıyor. Ayrıca, planlama sürecinde tam bir yetki kargaşası egemen. Planı yapan yalnızca belediyeler değil…

Bayındırlık Bakanlığı, TOKİ gibi kurumlar ayrıcalıklı yetkilerle donatılmış olarak dilediklerince plan yapabiliyorlar. Bu planlar mevcut şehir planlarıyla bağdaşmıyormuş; hiç önemli değil (!) amaç daha yoğun yapılaşma. Yapılaşma yalnızca eski mevcut yapıların yerinde olmuyor; yeşil alanlar da yoğun imar katsayılarıyla yapılaşmaya açılıyor. Öte yandan kamu, elindeki arsaları ayrıcalıklı imar hakları vererek bir mirasyedi hovardalığı içinde satıyor. Örnek mi istersiniz? Şişli’deki Cevahirler İş ve Alışveriş Merkezi, Zincirlikuyu’daki Karayolları arsası, Dubaililer’e satılan 4.Levent’teki eski İETT garajı, Ofer-Kutman Ortaklığı’nın Özelleştirme İdaresi’nden satın aldığı Kuşadası Fransız Tatil Köyü arazisi… Üstelik bu sonuncusunda imar durumu satıştan sonra değiştirilip artırıldığı için kamu aleyhine haksız bir durum yaratıldığı da son günlerin tartışma konuları arasında…
Özelleştirme öncesi 2 kat turistik tatil köyü, yüzde 20 imar yoğunluğu olan arazinin imar durumu Kuşadası Belediye Meclisi’nde 12 kat yükseklik ve yüzde 53 imar yoğunluğu olarak değiştirildi. Bu durum karşısında CHP’li ve bağımsız meclis üyeleri kararın iptali için mahkemeye başvurdular, hattâ arazinin eski sahibi Emekli Sandığı da davaya müdahil oldu (3). YAPI’nın geçen sayısında da İstanbul Hilton Oteli için, arazinin yeni sahibinin imar durumu değişikliği istediğinden söz etmiştik. Kuşadası’nda prosedürü daha da ilerlemiş bir durumla karşı karşıyayız. Ne yazık ki devlet, ilkesizlikler nedeniyle -ya da başka nedenlerle- arazi spekülasyonunun aracısı haline getiriliyor.
Yine son günlerde başka bir olguyla, yepyeni bir icatla (!) karşı karşıyayız: “Transfer merkezi” adı altında sürdürülen projeler… İstanbul’un şimdilik 52 noktasında transfer merkezleri adı altında bazı projelere ayrıcalıklı imar kararıyla yepyeni haklar tanınması söz konusu. Konu açıklığa kavuştukça tepkiler büyüyor. Basında çıkan haberlere göre, “Büyükşehir Belediyesi İstanbul’un gözde yerlerini toplu taşıma araçlarına peron ve benzeri tesisler yapma karşılığında müteahhitlere tahsis ediyor. Buraları alanlar, üzerlerine alışveriş merkezleri, rezidanslar, kat sınırlaması kaldırılmış gökdelenler dikebilecekler… Birçok yerde sağlık ocağı ile çocuk parklarının yerinde transfer merkezi adı altında kuleler yükselecek. Beşiktaş Yıldız’da Conrad Oteli’nin hemen önündeki sit alanına da inşaat planlanıyor (4). Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent ubesi, planlanan transfer merkezlerinden büyük bölümünün yeşil alana, bazılarının da tümüyle kent dışında ormana denk geldiğini belirtirken her projede yapılaşma izninin birkaç kat artırılmasının kent ve çevre dokusuna büyük zarar vereceğini dile getiriyor (5).
Ayrıcalıklı transfer merkezlerinden biri de “Mecidiyeköy Eğitim, Spor ve Transfer Merkezi” alanı. Arazi Taşyapı firması tarafından satın alındıktan sonra yapılan plan değişikliği ile mal sahibi lehine 236.000 m2 dolayında, bir ek inşaat hakkı verildiği belirtiliyor. Arazinin yapılaşma izni 0.50’den 3 emsale çıkarılırken inşaat yüksekliği serbest bırakılmış. Mimarlar Odası’nca hazırlanan ÇED raporunda sonuç olarak, “ileride geri dönülmesi imkânsız kayıplara neden olmamak adına ruhsat işlemlerinin durdurulması ve imar ile ilgili kararların yeniden ele alınarak düzeltilmesi” talep edilmiş. Mimarlar Odası’na göre, “yapılan ayrıcalıklı plan değişiklikleri ile milyonlarca dolarlık rant el değiştirirken kamuoyu ancak yapılar yükseldiğinde ve yaşadığı kaos sonucunda ancak bilgilenebiliyor.”
Türkiye’de arsa spekülasyonu ve yolsuzluğu oyunları bitmek bilmiyor ve neredeyse örgütlü bir sistem halinde sürüyor. Bu olguya bir örnek de Siirt’ten geldi. Hazine’ye ait olan 108 dönüm arazi 2005’te 22 bin YTL’ye bir kişiye satılmış. Aynı araziyi o kişiden Siirt Belediye Başkan Yardımcısı satın almış. Arazi iki kez daha ele değiştirdikten sonra son alıcı AKP’li Siirt Belediyesi olmuş. Belediye, 5 Mart 2007 tarihinde encümen kararıyla 100 kat fazla değerle 2.1 milyon YTL karşılığında araziyi kamulaştırmış… Belediye araziye konut yapılması için TOKİ ile anlaştığı sırada bir belediye meclisi üyesinin suç duyurusuyla skandal ortaya çıktı. Ayrıca, TOKİ’nin arsaya yakın bölgede daha önce yaptığı 350 konutluk başka bir projenin yeterli talep görmediği için belediye ve emniyet personeline lojman olarak tahsis edildiği belirtiliyor (6).
Bütün bu örnekler, Türkiye’nin şehircilik ve mimarlık politikalarının olmamasının ne denli ciddi bir boşluk doğurduğunu gözler önüne seriyor. Bu boşluk, ülkeyi yöneten iktidarların ve onlara bağlı kadroların ilkesiz-tutarsız davranışlarıyla birleşince doğal ve tarihsel çevreyi korumanın ve ilkeli, bilimsel yapılaşmanın yerini “yağma” alıyor.

Kaynaklar
1.O. Ekinci, İstanbul’a ‘2010’ oyunları, Cumhuriyet, 17 Mayıs 2007.
2.Hürriyet’in haberi, 19 Mayıs 2007.
3.Milliyet, 16 Mayıs 2007.
4.Fatma Koşar, Cumhuriyet, 11 Mayıs 2007.
5.Cumhuriyet, 14 Mayıs 2007.
6.Cumhuriyet, 17 Mayıs 2007.