| Olaylar-Yorumlar.. (Affet, Yağmaya Devam Et – Deprem Öldürmez Yapılar Öldürür) |
Kaynak :
01.09.2003 -
Yapı Dergisi - 262
|
Yazdır
|
|
3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra kurulan AKP Hükümeti işe aflarla başladı. Önce, seçim kampanyasında söz verdikleri halde milletvekili dokunulmazlığını kaldırmayarak kendilerini bağışladılar. Böylece, davası süren milletvekillerinin yargılanmaları engellenmiş oldu. Sonra da aklama yolunda dizi dizi aflar gelmeye başladı: gecekondu ve imar affı, Vergi Barışı adı altında vergi affı, Kambiyo suçlarının affı, Orman affı, Topluma kazandırma yasası adı altında teröristlerin ve Sivas katliamı hükümlülerinin affı, Doğal sitlerin yapılaşmaya açılmasıyla buraları önceden yağmalamış olanların affı, SSK prim affı, kaçak elektrik kullananların affı… Hükümet, aflar için yasalar hazırlayıp çıkarmakta, hattâ Anayasa değişikliklerine başvurmakta. Afların sayısı o denli çok ki, belki bu listede yer almayan, izleyemediğimiz başka aflar da olabilir. İktidarın önerilerinden bir bölümü yasalaştı, bir bölümü ise Çankaya’ya takıldı. Ne var ki Hükümet onları da bir an önce yürürlüğe sokmakta ısrarlı. Bu konularda Cumhurbaşkanı ile çekişmeyi bile göze alacak kadar kararlı. Hükümet afların pek çoğunu yeni gelir kaynakları yaratmak amacıyla yaptığını vurguluyor; “Vergi Barışı”nda olduğu gibi cilalı adlar altında yasalar hazırlayıp Meclis’e sunuyor. Vergi Barışı yasasıyla, vergi kaçırmış ya da vergi borcu olanlara-medyadaki söyleyişle “vergi yüzsüzleri”ne af çerçevesinde kolaylıklar getirilmişti. Başvurup bağışlananlardan pek çoğu ilk taksidi ödedikten sonra bu işten vazgeçti, gerisini getirmedi. Bu nedenle Hükümet, ilk taksitlerin dışında, beklediğini bulamamış gibi. Kamu toprakları üzerindeki kaçak yapılaşmanın affı ile bunların işgalcilere satışı, doğal sitlerin yapılaşmaya, orman arazilerinin ve kıyıların özel mülkiyete açılması gibi konular daha önce de defalarca yazdığımız gibi o alanlarda yağmayı yüreklendiriyor. Yağma hızlanıyor, suç işleme oranı artıyor. Örneğin, “Orman niteliğini yitirmiş alanların orman kapsamından çıkarılması” ve satışı yolundaki Anayasa değişikliği hazırlıklarının başlatılması, son yıllarda azalmış olan orman yangınlarını bir anda tetikleyip azdırdı. Ülke, yangın alanına dönüştü. Örneğin Bodrum’a bitişik ormanlarda ardı ardına çıkan yangınlardan, rastlantıya bakın ki, ikisinin sorumlusu aynı kişiydi; ormanları dikkatsizlik sonucu kazayla yakıvermişti. İmar ve gecekondu affı daha söylenti aşamasındayken bile, kaçak yapılaşmayı ve gecekondulaşmayı tetikleyip azdırdı. İstanbul’un her yanında, binaların tepelerinde kaçak katlar belediyelerin özel gözetiminde mantar gibi bitiyor. Bir yandan “deprem geliyor, önlemler alalım” diye feryat ediyoruz, öte yandan çürük yapıları affederek(!) insanlarımıza ölüm tuzakları hazırlıyoruz. Bu, “öbür dünyaya affedilmiş olarak gitme hakkı” diye de yorumlanabilir. Gecekondu ve imar afları her şeyden önce bilimdışı yöntemlerle yapılmış derme çatma yapılara yasallık kazandırmak anlamına geliyor. İşgal edilmiş toprağın işgalciye satılması, bundan gelir sağlanması cinfikri, zaten sorunlarla dolu kentlerimizi daha da büyük güçlüklerle karşı karşıya bırakacaktır. Durum, ormanlar için de aynı. “Orman niteliğini yitirmiş alan” demek, yağmalanarak üzerine evler, apartmanlar yapılmış alan demek oluyor. Sultanbeyli, bunun en çarpıcı örneğidir. Hükümet bu alanların üzerinde 500 bin yapı bulunduğunu, buraların satışından 25 milyar dolar gelir beklediğini söylüyor. Sayın Cumhurbaşkanı Anayasa değişikliğine ilişkin yasayı geri gönderirken gerekçesinde orman alanlarının uzun yıllardan bu yana, yürütme erkini ellerinde bulunduranlarca siyasal amaçlarla kullanıldığını da belirterek gelecekteki tehlikelere dikkat çekiyordu: “1974-1983 döneminde devlet ormanı sayılan yaklaşık 1.2 milyon dönüm alan ‘orman niteliğini yitirdiği; tarım ve hayvancılık için yarar görüldüğü; otlak, kışlak ve yaylak durumuna geldiği’ ya da ‘şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu’ gerekçeleriyle orman rejimi dışına çıkarılmıştır… Devlet ormanı sayılan araziler 1984 ve 1985 yıllarında 224 bin ve 1986-2000 döneminde de 2.5 milyon dönüm daraltılmıştır.” Ormanları yıllar içinde yok edişimizi Türkel Minibaş şöyle özetliyor: “Her anayasa değişikliğiyle birlikte ormanlık alanların tanımı, dolayısıyla yüzölçümü de değişmiştir… Örneğin 1961 Anayasası’ndaki ‘orman alanlarında daraltılma yapılamaz’ hükmü 1970’te çıkarılan bir yasa ile kaldırılarak ormanlık alanların imhasına devlet eliyle izin verilmiştir”… 1981-87 arasında yapılan değişikliklerle 2.6 milyon dönüm orman ‘orman’ vasfını kaybetmiştir… Çok partili düzene geçildiği 1950’den globalizmin kendini açıkça hissettirdiği 1991’e kadar geçen süreçte ise, tüm orman alanlarının yüzde 56’sı orman alanı olmaktan çıkarılmıştır. Kısacası, ülkemizde her anayasa ve seçim döneminde ormanlar yasa gücüyle kırpılmıştır” (1). Su havzalarına yapılmış villalar, doğal sitlerdeki yapılaşmayla bağlantılıdır. Aziz Nesin bir toplantıda, su havzalarındaki yerleşmelere dikkat çekerek, “kendi içtiği suyu pisleten başka toplum var mı?” diye sormuştu. Belki vardır, ama olsa da, içtiğimiz suyu pisletmemizi gerektirmez ki… Afların yeni parasal kaynak yaratmaktan çok, oy kaygısıyla getirildiğini görmek gerekiyor. 3 Kasım’da yüzde 25 oyla Meclisin yüzde 66’sına egemen olarak tek başına iktidara gelen AKP’nin bu oranlarla yetinmek istemediği anlaşılıyor. Her defasında, “bu, son olacak” teranesiyle sık sık tekrarlanan “aflar” kamu topraklarının, ormanların, doğal ve tarihsel sitlerin, kıyıların daha çok yağmalanmasına yol açıyor; yağmayı suç olmaktan çıkararak yüreklendiriyor. Gazeteler, Maliye Bakanı’nın bile 52 dönümlük tapusuz arazisi için aftan yararlanacağını günlerce yazdılar. Bakan, büyük bir pişkinlikle, araziyi kendisinin işgal etmediğini, parayla aldığını, özür olarak belirttikten sonra, aftan yararlanmasının da doğal olduğunu söylemekten çekinmedi. Acaba her meslekte var olan etik kavramı politikada yok mu? Ankara Ticaret Odası’nca yaptırılan ve geçtiğimiz günlerde açıklanan bir araştırmaya göre, Türkiye’de her 100 liranın 66 lirasının kayıt dışı olduğu, her 100 kişiden 46’sının kaçak çalıştığı, her 100 liradan 40’ının kaçak statüsünde bulunduğu anlaşılıyor. Her 100 liranın 1 lirası da yolsuzluğa gidiyormuş (2). İşte gidişat bu. Herşeyi kaçak olan bir ülkede yaşıyoruz ve yapılanlar kaçağı önlemek yerine yüreklendirmek doğrultusunda oluyor. |
Özetlersek, af furyasında “yağma” yasallık kazanıyor, yeni yağmalar yüreklendiriliyor… Kentler daha çarpık hale geliyormuş, yapılar çürükmüş, ölüm tuzağıymış, tarihsel değerlerimiz, doğal sitlerimiz elden çıkıyormuş, kendi pislettiğimiz suları içiyormuşuz… Hiçbiri önemli değil. Yakında yerel seçimler, ufukta genel seçimler var. Yeter ki oy gelsin…
Hepimize geçmiş olsun. Yeni yağmalara devam! Aftan umut kesilmez. NOTLAR Deprem Öldürmez Yapılar Öldürür Yukarıda da değindiğimiz gibi, Hükümetin getirdiği aflar bile bu konularda ne denli duyarsız olduğumuzun resmî göstergesi. Mimar, mühendis eli değmemiş, hiçbir denetim görmemiş kaçak yapıları, derme çatma gecekonduları devlet affediyor. Acaba bunları deprem affeder mi? Kaçak yapılar bugün bile belediyelerin hoşgörüsü, hattâ koruması altında doludizgin sürüp gidiyor. İsteyenlere İstanbul’da mimarlık büromuzun yanıbaşındaki taze örneklerini göstermeye hazırım. Kimse kimseyi aldatmasın: “kaçak yapı” hâlâ serbest. Ya yasal yoldan yapılan yapılar? Bunlar için belli illerde getirilen denetim sistemi iyi işliyor mu? Bunun yanıtı da “hayır”dır. Resmî hazırlıkların çoğu deprem sonrasına indeksli olarak yapılıyor. Deprem olacak, yapılar çökecek, yangınlar çıkacak, insanlar ölecek ya da yaralanacak. Planlama bu senaryoya göre geliştiriliyor. Oysa yapılması gereken, deprem öncesini planlamak; depremde olabilecek can ve mal kayıplarını en aza indirmek. Son günlerde İstanbul Belediyesi’nce açıklanan “İstanbul İçin Deprem Master Planı” dört üniversitenin (3) katılımıyla, özellikle de can kaybını önlemeye yönelik hazırlanmış en ciddi çalışma olarak görünüyor. Çalışma, “a) İstanbul’da mevcut durumun değerlendirilmesi, b) Yapıların deprem dayanımlarının incelenmesi ve güçlendirilmesi, c) İstanbul deprem master planı kapsamında yerleşim, hukuk, kaynak, idari yapı ve bilgi altyapısı, d) Deprem zararlarının azaltılmasında eğitim, sosyal, afet ve risk yönetimi” olmak üzere dört başlık altında hazırlanmış. Çalışmanın bu noktada bırakılmayarak sürdürülmesi, rapordaki önerilerin yaşama geçirilmesi gerekiyor. Sağlam yapılar yapabilmek için polisiye önlemlerin yetmeyeceği açık. Görünen tek çare Batıda yürürlükte olan sorumluluk sigorta sisteminin devreye sokulması. Öncelikle mesleki sorumluluk sigortasıyla başlayan ve tasarım proje hizmetlerini, kullanılacak malzemeyi, teknolojileri, uygulamayı, denetimi düzene sokan ve böylece inşaat etkinliklerinin tümünü zincirleme denetleyen bir sigorta sistemi. Bu sistemin ayrıntılarına ileride değiniriz. Burada, bugün hâlâ yürürlükte olan ilkel inşaat sistemimizin durumunu gösterir bir ibret belgesini sizlere sunmak istiyorum. Bu, mevcut bir yapının, doğal ki izinsiz büyütülmesine ilişkin olarak bir yüklenicinin malsahibine önerdiği sözleşme metnidir. Noktasına, virgülüne dokunmadan aktarıyorum. Birlikte okuyalım ve 2003 yılındaki perişan halimize bir kez daha üzülelim.
BİNA BÜYÜLTME İNŞAAT SÖZLEŞMESİ : A BİNALARIN BÜYÜTÜLMESİNDE YABILACAK OLAN İŞLEMLER 1 sözkonusu ikki binanın arka ve yan kısımlarta bulunan yaklaşık üçyüz metre küp harfiatın boşatılması ÖTEME BİLANI |


