Olaylar-Yorumlar..(Bizim Terziler de İpek Kumaş Dikebiliyor,Türkçeyi Arapçalaştırmak) Kaynak : 01.12.2007 - Yapı Dergisi - 313 | Yazdır

Bizim Terziler de İpek Kumaş Dikebiliyor
Anımsayacaksınız… Bir yıl kadar önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kartal-Pendik Kıyı Kesimi ve Küçükçekmece-Avcılar Kumsal Alanı kentsel dönüşüm- tasarım projeleri için yalnızca yabancı mimarları davet ederek sınırlı iki yarışma açmıştı. Yarışmalara Türk mimarların çağrılmaması eleştiri konusu olunca da, mimarlık öğrenimi görmüş olan ve her fırsatta bununla övünen Büyükşehir Belediye Başkanı, “Her terzi ipek kumaş dikemez” diyerek kendini savunmaya çalışmıştı. Sayın başkan veciz (!) bir şekilde, “bu iş zor bir iştir, özel uzmanlık ister, Türk mimarlar daha bu düzeye gelemediler” demek istiyordu. Bu sözleri söylerken ülkemiz mimarlarını ve mimarlığını aşağıladığının farkında mıydı acaba?
Bir süre önce, Zincirlikuyu’daki eski Karayolları, yeni Zorlu Holding arsası için sınırlı bir proje yarışması açıldı. Bu kez “Zorlu Center Mimarlık ve Kentsel Tasarım Yarışması” için -belki bir önceki deneyimden de alınan dersle- farklı bir yol izlendi. Yerli yabancı 162 büronun başvurduğu bir önyeterlilik süzgecinden sonra, açılacak sınırlı yarışma için ülke içinden ve dışından 14 mimarlık bürosu belirlendi. İlk listedeki adaylardan ikisinin, Cesar Pelli ve Richard Meier’in yarışmadan çekilmeleri üzerine, yerlerine GAD Architecture Gökhan Avcıoğlu ve Odile Decq / Benoit Cornette Architectes Urbanistes Konsorsiyumu ile Han Tümertekin + Hashim Sarkis + George Hargreaves Konsorsiyumu davet edildi ve liste şöyle kesinleşti:
• Arquitectonica (Bernardo Fort Brescia)
• Mario Botta
• Gregotti Associati International spa (Vittorio Gregotti)+ARUP Konsorsiyumu
• Steven Holl Architects
• Cafer Bozkurt Mimarlık Ltd. + Asp Architekten Stuttgart Partnership (Mete Arat, Cem Arat)
• Coop Himmelblau (Wolf Prix) + Uras & Dilekçi Architects Konsorsiyumu (Emir Uras, Durmuş Dilekçi)
• GAD Architecture Gökhan Avcıoğlu + Odile Decq / Benoit Cornette Architectes Urbanistes Konsorsiyumu
• Has Mimarlık Ltd. (Ayse Hasol Erktin, Doğan ve Hayzuran Hasol) + Llewelyn Davies Yeang Konsorsiyumu (Ken Yeang)
• Mimarlar Tasarım (Han Tümertekin) + Hashim Sarkis + George Hargreaves Konsorsiyumu
• EAA Emre Arolat Architects
• ERA Kentsel Tasarım & Mimarlık Ltd. (Ali Hızıroğlu)
• Selim Velioğlu / seMimarlık Konsorsiyumu (Erce Funda, Sunaj Jusuf)
• SUTE Ltd. (Umut İnan)
•Tabanlıoğlu Mimarlık Ltd. (Murat ve Melkân Tabanlıoğlu)
Belirlenen 14 mimarlık bürosundan 5’i yalnızca Türk mimarlardan oluşuyordu, 5 yerli-yabancı ortaklığı söz konusuydu, 4 büro da tümüyle yabancıydı.
5 kişilik jüri ise şu adlardan oluşuyordu: Fumihiko Maki, Charles Correa, Martin Filler, Haluk Pamir ve Ömer Kanıpak.
Seçilen büroların hazırladıkları projeler 5 Kasım 2007 günü mal sahibinin yetkililerine teslim edildi.
Projeler İstanbul’da Sheraton Oteli’nde sergilenerek jürinin incelemesine sunuldu. Steven Holl yarışmadan çekilmişti; yarışmaya katılan 13 grubun temsilcileri projelerini 6-7 Kasım günleri jüri önünde açıklayıp savundular. Jüri 9 Kasım akşamı kararını belirledi. Sonuçlar bu yazının kaleme alındığı güne kadar hâlâ resmen açıklanmamış olsa da, yarışan projeler arasından jürice seçilen 4 grup belli olmuştu. Bunlar, Cafer Bozkurt Mimarlık Ltd. ve ASP Architekten, Tabanlıoğlu Mimarlık Ltd., EAA Emre Arolat Mimarlık ve Han Tümertekin + Hashim Sarkis’ti.
Böylece, uluslararası bir yarışmada, beşte üçü yabancı olan bir jürice seçilen 4 projenin de Türk mimarlara ait olduğu görüldü (1). Bu sonuçlar Belediye Başkanı’nın “Her terzi ipek kumaş dikemez” iddiasını doğrulamıyor. Demek ki Türk mimarlar ipek kumaş dikebilirlermiş.
Aşağılık kompleksinden kurtulmak gerekiyor.

Not
1. Projelerden biri yabancı ortaklı olmak üzere.

Türkçeyi Arapçalaştırmak
Basında çıkan haberlere göre, Çevre ve Orman Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği bakanlık personeline bir “tavsiye yazısı” göndermiş. “Çok olağan… Bunda ne var” diyebilirsiniz. Konu çevre ve orman olsa doğal ki sorun olmaz; ancak konu dille, Türkçeyle ilgili olunca durum değişiyor. Dile yerleşmiş birçok Türkçe sözcüğün bir yana bırakılarak yeniden Arapça, Farsçalara dönülmesi öneriliyor. Müşavirlik yazısında şöyle denmekte: “Değerli arkadaşlar, Türkçemizdeki sözcük çeşitliliğinin korunması, yaşayan ve konuşulan zengin bir dil olarak varlığını sürdürmesi için günlük konuşmalarınız ve her türlü yazışmalarınızda ekli dosyadaki kelimelerin kullanılması konusunda hassasiyet ve itina göstermenizi rica eder, iyi çalışmalar dileriz”.
Sonra da, Bakan Veysel Eroğlu’nun konuşmalarda ve yazışmalarda kullanılmamasını istediği sözcükler (siyahla dizilen) ile onların yerine kullanılmasını yeğlediği sözcükler şöyle sıralanıyor:
Amaç: Maksat, Gaye, Atama: Tayin, Belirlemek: Tespit etmek, Boş: Münhal, Dayanak: Mesnet, Doğal: Tabii, Durum: Vaziyet, Gereksinim: İhtiyaç, Görev: Vazife, İçermek: İhtiva etmek, Katılmak: İştirak etmek, Koşul: Şart, İzlemek: Takip etmek, Kent: Şehir, Neden: Sebep, Ödül: Mükafat, Örgüt: Teşkilat, Örneğin: Mesela, Öneri: Teklif, Özel: Hususi, Sorumluluk: Mesuliyet, Sonuç: Netice, Sorun: Mesele, Tören: Merasim, Yasa: Kanun, Yasal: Hukuki, Yaşam: Hayat, Yapay: Suni, Yetki: Selahiyet, Yöntem: Usul, Zorunluluk: Mecburiyet… (1).
İşte böyle… Geriye gitmenin adımlarından biriyle daha karşı karşıyayız. Bu film yeni değil; biz bu filmi daha önce de birkaç kez görmüştük. 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti, seçimden bir hafta sonra, 21 Ekim 1950’de ilkokullarda din derslerini zorunlu hale getirmiş; tam bir ay sonra çıkardığı yasayla da ezan dilini yeniden Arapçaya çevirmişti (2).
Yeni iktidar gerici tırmanışını sürdürüyordu. 1951’de, çok ciddi birer kültür kurumu olarak çalışan halkevleri ve halkodaları kapatılacaktı. Ardından kapatılma sırası, solcu yuvası olarak gördükleri Köy Enstitüleri’ne gelecekti (3).
DP bunlarla da yetinmemiş, 10 Ocak 1945’te içeriğine dokunulmadan dili Türkçeleştirilmiş olan 1924 Anayasası’nın dilini de 24 Aralık 1952 günü yeniden, eskisine dönüştürmüştü. Böylece, “Anayasa” yeniden “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu” olurken “Genelkurmay Başkanı” da “Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi”ne dönüşmüştü. “Ahkâm-ı Umumiye”, “hakkı hakimiyet-i istimal”, “müstakil mehakim”, “kanun-u mahsusuna tevfikan” gibi terim ve tamlamalar yeniden anayasaya girmişti. “Milletvekilleri” de “mebus” olmuşlardı.
Görüldüğü gibi, gericilik bitmez; zaman zaman hortlar… Dile ilişkin olanı Demokrat Parti’nin karşıdevrimci anlayışı ve uygulamalarıyla sınırlı kalmamış,12 Eylül 1980 darbesinden sonra da hortlamıştı.
1980 sonrasında, Atatürk kurumlarından olan özerk Türk Dil Kurumu, çıkarılan bir yasayla Türk Tarih Kurumu ile birleştirilerek güdümlü, devlete bağımlı bir yapıya dönüştürüldü. Öte yandan devlet desteğiyle dildeki arılaşmaya sırt çevrilirken kimi kurallar da değiştirildi. 1982 Anayasası’nın, aslında karmaşık olan dilinin resmî dile temel olacağı buyuruldu. Daha sonra TRT Kurumu, pek çoğu dile iyice yerleşmiş 208 sözcüğü garip bir davranışla aforoz ederek bunların radyo ve televizyon yayınlarının yanısıra reklamlarda bile kullanılmasını yasakladı (4). Neyse ki, 1988’in ilk aylarında TRT yönetiminde yapılan değişikliğin ardından bu uygulamadan vazgeçildi.
Şimdi Türkçenin bir kez daha yeni bir saldırıyla karşı karşıya olduğu anlaşılıyor. Ve bu kez ihale, çevreyi de ormanları da korumaktan aciz 2 B’ci Çevre ve Orman Bakanlığı’na kalmış gibi görünüyor.
Gelin de Karamanoğlu Mehmet Bey’i bir kez daha saygıyla anmayın… Ne diyordu Karamanoğlu Mehmet Bey, hem de 1277 yılında yani 700 kusür yıl önce yayımladığı fermanda: “Bugünden geru, divanda, dergâhta, bargâhta (5), mecliste, meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır”. 700 yıl sonra geldiğimiz yere bakın.

Notlar
1. Melih Aşık, Açık Pencere, Milliyet gazetesi, 17 Kasım 2007.
2. Bu kararın TBMM’den oybirliği ile geçtiğini, CHP’nin de o zaman bu karara katıldığını anımsatalım.
3. Doğan Hasol, Anılar Kuşlar Gibidir, Remzi Kitabevi, İstanbul 2007, S.76.
4. Doğan Hasol, Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü 3. Baskı Önsözü’nden, YEM Yayın, İstanbul 1988.
5. bargâh: izinle girilebilen yer.