|
Konut Kesiminde Bunalım Mayıs başından bu yana ülke ekonomisinde yaşanan dalgalanma konut kesimine de yansıdı. Konut girişimcileri ekonomik dalgalanmanın yanısıra, başta demir ve çimento olmak üzere malzeme fiyatlarındaki artışlardan ve çimento sağlanmasındaki darboğazdan yakınıyorlar. Konut, bilindiği gibi, inşaat kesiminin can damarı. Bir süreden beri konut kesiminde yaşanan talep patlaması tam bir bolluk dönemi yaratmıştı. Konutlar, gazetelere verilen boy boy reklamlarla çoğu kez daha yapım başlamadan proje üzerinden satılmaktaydı. Başka bir deyişle, Yapsat düzeni Satyap’a dönüşmüştü. Düşük faizli banka kredileri de sistemi büyük ölçüde destekliyordu. Tutulu kredi (mortgage) için TBMM’de yasa hazırlıkları vardı. Nisan ayı başında Toplu Konut İdaresi (TOKİ)’nin İstanbul’da düzenlediği Konut Kurultayı, Başbakan ve öteki yetkililerin vaatleriyle pembe tabloyu daha da pekiştiren bir toplantı olmuştu. Neredeyse, dar gelirli-bol gelirli herkes artık konut sahibi olacaktı. Yaklaşık iki aydan beri durum biraz değişmiş görünüyor. YTL’nin yabancı paralar karşısında değer yitirmesi, faizlerin artması, altının yükselmesi, tasarrufların taşınmazlar dışındaki alanlara yönelmesine neden oldu. Şimdi, maliyetlerinin artması ve konut satışlarının yavaşlaması nedeniyle konut girişimcileri “satyap”a dayandırdıkları hesaplarını bir kez daha gözden geçirme noktasına gelmiş bulunuyorlar. Manzara şu: Bırakın alt gelir gruplarını, orta gelirlilerin bile ev sahibi olma umudu başka bir bahara kalmış durumda, kiralar son iki yıldır hızlı bir yükselişte, uzun vadeli düşük faizli konut kredileri vermiş olan bankalar kredi faizlerini ve sürelerini yeniden düzenlemekte. Süreler kısalırken faizler artmakta. Sonuçta, kredi koşulları ağırlaştı, satışlar yavaşladı, satyap işine girmiş olan, özellikle zayıf bünyeli konut girişimcileri zorda, hattâ sektörden elenme tehlikesiyle karşı karşıya. Tutulu Kredi sisteminin ise ancak Ekim’de yasalaşabileceği konuşuluyor. TOKİ’den edinilen bilgiye göre, daha önce yapılan sosyal konut ihalelerinde 300 YTL dolayında gerçekleşen yapım metrekare fiyatı, son zamanlarda yapılan ihalelerde 400 YTL’nin üzerine çıktı. TOKİ inşaat maliyetlerindeki artış ve piyasalardaki belirsizlik nedeniyle, ihaleleri iptal ederek bir süre bekleme kararı aldı ve toplam 6 bin konutun yapımını hedefleyen 16 ihaleyi iptal etti. İptal edilen 16 ihale kapsamında yaklaşık 6 bin konut, bir yurt binası, bir hastane, ilköğretim okulları, sosyal tesisler yapılması öngörülüyordu (1). Ayrıca TOKİ 130 bin konutu kapsayan ihalenin de piyasalar düzelinceye kadar askıya alındığını bildirdi (2). İşaretleri apaçık görünen ekonomik sıkıntılara karşılık, bir yandan Başbakan, öte yandan Sağlık Bakanı Türkiye’de nüfusun artması gerektiği yönünde mesajlar verdiler. Başbakan, Manisa’da, TOKİ tarafından yaptırılan konutların teslimi nedeniyle düzenlenen törende anahtar verdiği bir kadının bir çocuğu ve evinin 114 metrekare olduğunu öğrenince, daha küçük konutta yaşamasını salık vereceğine, “Daha fazla çocuğa ihtiyaç var” demiş (3). Sağlık Bakanı Akdağ ise, “Nüfus planlaması ve aile planlaması gibi tabirler, artık sağlık camiası açısından rafa kalkmıştır” diyor. Üstelik bunu, İstanbul’da düzenlenen, Sağlık Bakanlığı ve AB’nin işbirliğiyle yürütülecek “İşçi ve İşveren Kesiminde Üreme Sağlığı Konusunda Farkındalık Yaratma Projesi” nin tanıtım toplantısında söylüyor. Sanki Türkiye Avrupa’nın en yoksul ikinci ülkesi (4) değilmiş gibi… Çocuk ve anne ölümleri açısından komşuları arasında Irak’tan sonra ikinci olan, çocukları yetiştirme yurdundan kaybolan, suça itilen, gençlerine iş yaratamayan ülke Türkiye değilmiş gibi. Ekonomik sorunları; eğitim, sağlık, işsizlik sorunları hiç de önemli değilmiş gibi…
Karadeniz İzlenimleri Geçtiğimiz günlerde kısa bir iş gezisi için Batum’a gittim. İstanbul’dan uçakla Trabzon’a, oradan da otomobille kıyı yolunu izleyerek önce sınır kapısı Sarp’a, sonra da Batum’a. Bilindiği gibi, Samsun-Sarp arasındaki 541 km’lik Karadeniz Kıyı Yolu ihaleye çıktığı 1993 yılından beri çok tartışmalı. Geçtiği yerlerdeki yerleşmelerin denizle ilişkisini neredeyse yok ediyor, ekolojik dengeleri altüst ediyor. Kıyıda toprak az; denizden hemen sonra dağlar başlıyor ve birden yükselerek denize paralel olarak sürüp gidiyor. Burada kıyı yolu yapmak herhalde akla gelen kolaycı ilk çözüm olmalı. Son yıllarda Rizeli başbakanların göreve gelmeleri kısa yoldan çözümü gündeme taşımış görünüyor. Koruma Kurulu kararları, açılan davalar pek işe yaramıyor; yol yapımı sürüp gidiyor. Hattâ kısa bir süre önce kıyı yolunu engellemeyi dava edinen bir avukat yasal karşı çıkmasını yaşamıyla ödedi. Geçenlerde Milliyet’te çıkan bir haber, Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe‘nin Karadeniz Kıyı Yolu için, “Bunu yapanların eli kolu kırılsın” dediğini, oysa Karadeniz Otoyolu’nun önünü açmak üzere ÇED kapsamından çıkarılması kararında aynı bakanın rolü olduğunu bildiriyordu. Kıyı yolu, Trabzon-Sarp arasında büyük ölçüde tamamlanmış: iki şerit gidiş, iki şerit dönüş. Ne var ki yol, yapılmasına yapılmış da doğru dürüst kullanılamıyor: Kimi yerler bozulmuş, kimi yerleri deniz geri almış, kimi yerler de dağlardan düşen kayaların tehdidi altında. Böyle olunca da dört şeritli yolun kullanımı, büyük bir bölümde iki şeridi geçmiyor. Buna, sürüp giden yol onarım çalışmaları da eklenince, ülkenin pek çok yerinde rastladığımız trafik sıkıntıları burada da ortaya çıkıyor. Trabzon-Sarp arasında yapılaşma felaket; deniz kenarında 6-7 katlı niteliksiz, yoz, derme çatma, Edirne’den Ardahan’a görmeyi kanıksadığımız sözümona betonarme apartmanlar. Yapılaşma hep aynı ilkellikle sürüyor. Planlı mı, plansız mı bilemem, sonuç tam bir anarşik yapılaşma. Karadeniz’de toprak az; dar bir şeridin gerisinde dağlar birden yükseliyor. Neyse ki yamaçlar hâlâ yemyeşil. Yeşillik içinde tek tük yapılar göze hoş geliyor. İnşallah oralar da kıyı şeridinde olduğu gibi yoğun yapılaşmaya açılmaz. Sınır kapısı her iki tarafta da ilkel ve karmaşık. Sarp, Karadeniz’in bizim için bittiği noktada, bölünmüş bir köy; bir bölümü bizde, ötekisi Gürcülerde. Kıyı yolu sınırda bitiyor. Batum, Sarp sınır kapısından 20 km uzakta. Sarp’tan sonra, Çoruh Nehri’nin denize döküldüğü noktadan başlayarak topografya değişiyor. Kıyı şeridi genişleyip bir ovaya dönüşürken arkadaki dağlar alçalıyor. Batumlular bu nehrin Avrupa ile Asya arasında sınır oluşturduğunu söylüyorlar. |
|
137.000 dolayındaki nüfusuyla Batum (bugünkü özgün adıyla Batumu) Gürcistan’ın özerk iki cumhuriyetinden biri olan Acara’nın başkenti. 16.yüzyıldan başlayarak 1878’e kadar Osmanlı egemenliğinde kalmış. O tarihten sonra da San Stefano anlaşmasıyla Ruslara geçmiş. Nisan 1918-Temmuz 1920 arasında yine Osmanlıların yönetimine girmiş, o tarihten sonra da SSCB’nin. Batum bir liman kenti; Bakü’den gelen bir petrol boru hattı da burada son buluyor. Kentin girişinde Sovyetler Birliği döneminde yapılmış yüksek bloklar dikkati çekiyor. Tümü perişan görünüşlü… İçlerinde yaşanıyor; çoğunun pencere camları bile eksik. Kentin tarihsel yapılaşmasıyla hiç mi hiç bağdaşmayan bu insan silolarının yakında yıkılmaları programa alınmış. Buna karşılık Karadeniz kıyısıyla dağlar arasındaki düzlükte yer alan kentin çok düzenli bir yerleşimi var. Özellikle, Ruslar döneminde yapılmış az katlı yapılar, bugün biraz bakımsız olsalar bile çok tutarlı bir görünüm sergiliyorlar ve oldukları gibi korundukları için akıllıca yapılacak bir bakım-onarımla bir gelecek vaat ediyorlar. SSCB döneminde komünist rejimin disiplini içinde kent merkezi iyi korunmuş. Kent toprağı rejimin doğası gereği spekülasyona açılmamış. Bugün de toprak esasta kamunun alınıp satılan yalnızca kullanım hakkı. Bu da 49 yılla sınırlı. Nüfus baskısı olmaması da kentsel değerlerin ve doğanın korunmasına yardımcı oluyor. Sarp’a kadar olan anarşik yapılaşma ve görsel kargaşa Batum’da böylece, yerini dinginliğe bırakıyor. Batumluların Hopa nehrinin Avrupa ile Asya’yı ayırdığı kabulüne hak vermemek mümkün değil. Nehrin doğusundaki kargaşa, hattâ doğulu insan manzaraları Batum’da Batılı görüntülere dönüşüyor. Bu görüntüyü bozan tek şey, tarım ve hayvancılık ağırlıklı Batum ekonomisinin yollara yansıyan görüntüsü inekler. Sarp-Batum arasındaki bir gidiş, bir dönüşlü yolda arabayla ilerlerken yolu paylaşan inekler arasında taşıtla slalom yapmak kaçınılmaz oluyor. Batum’da kentin merkezinde kıyı herkese açık, biraz ötede çok yoğun olmayan liman tesisleri uzanıyor; sonra da yine kumsal ve arkasındaki yoğun yeşillikler. İlginç bir iklimi var Batum’un. Astropikal iklimin bütün özellikleri görülüyor: palmiyeler, portakal, limon ağaçları ve çay, hattâ botanik parkında çok yükseklere tırmanan bambular… İşte, Karadeniz’in doğu ucundaki komşumuzdan kısa izlenimler.
“Bunları Biliyor musunuz?” İstanbul Sanat Müzesi Vakfı Başkanı Prof. Tomur Atagök‘ten bir e-posta mesajı geldi. Atagök, “Yeni müzeler açılıyor, artık bize iş düşmez diye kenara çekilen arkadaşlara özellikle aşağıdaki bilgileri sunarız. Türkiye için, daha çok okul, çok müze gerekli” diyor. Mesajına bir de bilgi notu eklenmiş Atagök. İlginç bulduğum bilgi notunu biraz kısaltarak aktarıyorum.
“BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ? • Ülkemizde, din görevlisi memur sayısının 87.000 olduğunu, • Cami sayısının 77.000 olduğunu, • Her 345 kişiye bir cami düştüğünü, • Halen inşaatı devam 1140 cami olduğunu, BUNA KARŞILIK….. • Ülkemizde, Okul sayısının 96.000 olduğunu, • Hastane sayısının 1200 olduğunu, • 60.000 kişiye bir hastane düştüğünü, • Sağlık ocağı sayısının 6300 olduğunu (Altyapıdan yoksun, çoğu hekimsiz), • Doktor sayısının 77.344 olduğunu, • Her 870 kişiye 1 doktor düştüğünü, • Türkiye’de hastanelerde sadece 172.000 yatak kapasitesi bulunurken, 26 milyon kişinin camilerde aynı anda namaz kılabildiğini, • Buna rağmen önümüzdeki 1-2 yıl içerisinde yeni yapılması gereken sağlık kuruluşu/hastane sayısı 30-40 arası ifade edilirken, inşaatı sürmekte olan cami sayısının 1140’a ulaştığını (5) • Almanya’da 70.000 sağlık kuruluşuna karşılık 8 bin kilise, Fransa’da ise 60.000 sağlık kuruluşu ve sadece 9 bin kilise olduğunu. • Almanya’da 11.332, Fransa’da 4.000 kütüphane varken, 70 milyon nüfuslu Türkiye’de bu sayının sadece 1572 olduğunu, • Türkiye’de sadece 12 ilde Devlet Tiyatrosu bulunduğunu, • Diyanete bağlı Kuran Kursu sayısının ise 81 ilde 3.852 olduğunu, • Ankara Ticaret Odası (ATO)’nun yaptığı araştırmaya göre, 14.403 adet cami yaptırma derneği ve Kuran Kursu derneği bulunduğunu, • Türkiye’de sadece 2 opera, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği bulunduğunu (7), • Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)’nın 1997 yılında 66 trilyon olan bütçesinin, 2006 yılında 1.3 katrilyon TL’ye çıktığını, • Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin, 8 bakanlığın her birinin bütçesinden daha fazla olduğunu, • Ancak 4 bakanlığın toplam bütçesi ile 22 üniversite’nin toplam bütçesinin DİB bütçesine eşit olduğunu, • Bu durumda, geleceğin nerede arandığını BİLİYOR MUSUNUZ?
Ülkemizde, bazı siyasiler, çareyi eğitimli ve sağlıklı toplum yaratmada değil, diyanet ve camide aramıştır dersek, yanlış bir saptama yapmış olur muyuz acaba?”
KAYNAKLAR 1. Cumhuriyet, 10 Temmuz 2006. 2. Hürriyet, 13 Temmuz 2006, s.8. 3. Hakan Dirik, Cumhuriyet, 29.5.2006. 4. Cumhuriyet’in 20.6.2006 günlü haberi: “Türkiye, AB ve aday ülkeler ile 3 Avrupa Serbest Ticaret İşbirliği (EFTA) ülkesinin yer aldığı 33 ülke için satınalma gücü paritesine göre yapılan gayrisafi yurt içi hasıla endeks sıralamasında Makedonya’nın ardından en yoksul ikinci ülke oldu.” 5. Devlet İstatistik Enstitüsü verileri, Sabah Gazetesi, 15.06.2004, Fatih ERTÜRK’ün haberi. 6. Sabah Gazetesi, 15.06.2004, Fatih ERTÜRK 7. Ankara Ticaret Odası’nın “AB Kapısında Sivil Toplum Dosyası” konulu araştırma dosyası.
|