Olaylar-Yorumlar.. (Siyasetin Gecekondulaşması – Geleceğin Geçmişini Yemişler) Kaynak : 01.04.2004 - Yapı Dergisi - 269 | Yazdır

Yerel seçim öncesinde yollar, meydanlar partilerin, adayların bayraklarıyla donatıldı; yine yollar, duvarlar gelişigüzel afişlerle kirletildi. Belediye başkan adayları daha başkan seçilmeden kentleri kirletmiş oldular. Minibüs ve otobüs hoparlörlerinin uğultusu da gürültü kirliliği olarak buna eklendi. Asılan afişlerin ortak özelliği, bunların aday ve parti başkanı portreleriyle desteklenmiş olması. Resimlerdeki herkes güleryüzlü… Ne sevecen bakışlı adaylar, ne sevecen bakışlı parti başkanları varmış meğer… Bu afişleri bir yabancı görse, “ne kadar güleryüzlü insanlar yönetiyor bu ülkeyi” diyecek. Bir de parti sayısı ve slogan bolluğu dikkat çekiyor… Bol keseden vaatler… İşsize iş… Evsize ev… Herkese spor… Öğrencilere burs… Yağma gidecek, hizmet gelecek… Bürokrasi yok edilecek… Bütün bunlar nasıl yapılacak? Onu söyleyen yok. Bir noktayı merak ettim: Acaba bu afişlere, flamalara bakıp oy veren var mı? Bir yandan da yeni gecekondular (seçimkondular) ve kaçak yapılaşma gözler önünde doludizgin…

YAPI’nın geçen sayısında bir “Belediye Başkanı Andı” önermiştim. Aslında aynı öneriyi beş yıl önceki yerel seçimler sırasında da yapmıştım. Bu kez, Mimarlar Odası Bartın Temsilciliği’nden bir arkadaşımız o ant metnini, kimi bölümlerinden yararlanarak adaylara uygulamayı düşündüklerini belirtti. Bir süre sonra benzer bir girişimin sinyali Afyon’dan geldi. Orada da aynı girişimi yapmayı düşünmüşler. Aslında ben ant içme önerisini biraz uyarmak, biraz iğnelemek amacıyla hazırlamıştım. Anladım ki ciddiye alınacak bir yanı da varmış.

Yerel seçimler 28 Mart’ta yapıldı. Bu yazı kaleme alındığı sırada sonuçlar daha belli değildi. Ancak kamuoyu araştırmalarının sonuçları biliniyor ve ne olabileceği de az çok tahmin edilebiliyor. Bu seçimlerde belirleyici birkaç etken var. Onları gözden geçirmeye çalışalım. Bunlardan bir bölümü 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde de etkili olmuştu.

Birinci saptama şu: Türkiye’de artık siyasete de, daha önce kültüre olduğu gibi, kırsal kesimden gelmiş yeni kentliler egemen olmaya başladılar. Bu konuyu biraz açalım. 1946’dan bugünlere uzanan, kentlere göç olgusu bir süreden beri siyaset alanındaki yoğun etkisiyle kendini göstermeye başladı.

Taşradan gelenler ya gecekondulara ya da kentin kendilerine daha muhafazakâr görünen semtlerine yerleştiler. Çoğu, gelenekselci ve kapalı karakterleri nedeniyle her iki şekilde de kent yaşamıyla bütünleşmekten, kentin toplumsal ve kültürel olanaklarını paylaşmaktan, kısacası kentlileşmekten uzak kaldılar. Taşradan gelirken getirdikleri inanç, görgü ve geleneklerini yeni yerlerinde de pek değişime uğratmaksızın sürdürdüler (Bunun Avrupa’ya gidenler için de böyle olduğunu çeşitli örnekleriyle biliyoruz). Gecekondu yerleşmelerinde bu durum daha da belirleyici oldu. Onlar kentle bütünleşmekte çekingen davranırken eski kentliler de yeni gelenleri uyumlulaştırmak için üzerlerine düşeni yapmayı beceremediler; bu anlamda bir çaba harcamak gerektiğini akıl edemediler. Kentlilik bilinci onlarda da tam gelişmemiş olduğu için dalga dalga gelen göç karşısında onlar da çaresiz kaldılar. Bakın, 1970 yılında, eski gazeteci, yeni politikacı İsmail Cem ne diyor: “Büyük şehirlerin çoğunda ikinci sınıf hemşeriler vardır. Genellikle dışarıdan gelmiş, ikinci sınıf işlere koşulmuş insanlardır bunlar. Asıl şehirlilerin tükettiğini üretirler; onlarsız büyük şehir yaşayamaz. Fakat sayıları şehir ihtiyacını aşan ölçülere vardığında, bu defa şehrin sırtına yük olurlar. Şehir birden düşman kesilir onlara; geldikleri yere geri göndermeye çalışır” (1).

İsmail Cem’in dediği gibi, geldiler, yerleştiler. Sonuç, Cem’in yazdığı gibi gelişmedi. Zaman zaman gecekondu yıkımları olduysa da direndiler, pes etmediler. Pes etmediler çünkü her partiden politik ödünler arkalarındaydı. Politik yaşam, oy avcılığı ve halk dalkavukluğu ortaklık halindeydi. Çoğu politikacılar gecekondularda yaşayanların inançlarını, geleneklerini, korkularını, bilgisizliklerini oy uğruna sömürmek yolunu seçtiler.

1970’lere kadar masum bir barınma olgusu şeklinde yorumlanarak sürüp giden gecekondulaşma, 70’li yıllardan sonra karakter değiştirmeye başladı ve zor yoluyla rant kapma eylemine dönüştü.

Getirilen imar ve gecekondu afları kent toprağının işgaline yol gösterici oldu. İlk af 1948 yılında CHP’li Hasan Saka hükümetince Ankara’daki gecekondular için çıkarılmıştı. 1949’da çıkarılan af yasası ise sağlanan olanakları bütün gecekondulara yayıyordu. Af yasaları hep sürdü. Af, yenilerininin yapılmasını sözümona yasaklama, eskilere tapu dağıtımı, yeni af beklentileri, politik göz kırpmalar bir kısırdöngü olarak ardı ardına tekrarlandı. 1984 affı, “gecekondu sahiplerine kendi parselleri üzerinde dört kata kadar bina yapma hakkı” getiriyordu. İşte bu af, gecekonduluğu masum bir olgu olmaktan tümüyle çıkarıyor, kent arsalarının rant kapma hırsıyla yağmalanmasına yol açıyordu. Bu çerçevede artık yayılarak genişleyen sınırlar nedeniyle kentle zaten birleşmiş olan gecekondu mahallelerinin fiziksel görünümü de bir köy yerleşimi karakterinden çıkıp çarpık, vahşi yapılaşmaya dönüşüyordu. Doğan Kuban’ın 1966’da yazdıkları ilginç bir öngörüdür: “Yakın bir gelecekte, Türk şehrinin mimari çehresinin, hazmedilmemiş bir biçimler kargaşası sonucu olarak, çok çirkinleşmesi ihtimali vardır. Hele nüfusu 40 milyona yaklaşan bir ülkede, ekonomik zorunlulukların halkı konut bakımından nasıl sıkıştıracağı göz önüne alınırsa, genel olarak planlanmamış bir yapı ortamında, yurdun mimari çehresinin gecekondu ile kalfa apartmanı arasında ortaya çıkacağı söylenebilir. Yeni gelişen şehirler bugünden yarını açıkça haber vermektedir” (2).

Doğan Kuban’ın öngörüsü genelde doğrulanmış, ancak Kuban bir noktada yanılmış: Kalfa apartmanı bile mimar ya da mühendis imzasıyla ruhsata bağlanırdı. O da artık çok gerilerde kaldı; onun yerini kaçak apartmanlar aldı. Kısacası, kalfa apartmanı bile bir düzenin ürünüydü; kaçak yapı ise tümüyle düzensizliğin… Geldiğimiz nokta tam bir kentsel kargaşa ve çarpık kentleşme oldu. Oportünist davranışlar akılcı çözümleri engelledi. İşgal edilmiş ve arsaya dönüşmüş kent toprağını bağışlamak, satmak ya da tapu, imar hakları vererek işgalciyi ödüllendirmek yerine toprağı kamulaştırarak ya da hamur ederek, arsa ve konut üretimi için kullanmak akılcı bir yol olabilirdi. Bunun çok az sayıda da olsa örnekleri yok değil.

Yerleşme konuları ülke çapında laçka olunca, gecekonduların yanısıra kaçak yapılaşma da parasal ya da politik çıkarlar karşılığında verilen ödünlerle yüreklendirildi. Yakın yıllarda Hükümetlerce birtakım aklıevvel çözüm önerileri gündeme getirildi: Paralı aflar… Gecekondu arsalarının, orman niteliğini yitirmiş hazine arazilerinin işgalcilere satılması gibi… Nedense, politikayı üretenler bunun ahlaki açımları üzerinde hiç durmuyorlar. Hazineye üç kuruş para girmesine tamah edilirken yağma meşruluk kazanır, yağmacı ödüllendirilir, dürüst insanlar cezalandırılmış olur, suçluluk özendirilir, ahlâki değer yargıları çökermiş. Politikacı için bunların hiçbiri önemli değil. Oy gelsin, paylaşım sürsün yeter.

Politikacılar gecekonduları yalnızca bir oy deposu olarak gördüler ve politikalarını onlara şirin görünmek üzere ödünlerle bezeyerek sürdürdüler. Siyaset, akıllı çözümler üretmek yerine, verdiği ödünlerle buraların oyuna talip oldu. Gecekonduda yaşayanlarsa politikada önceleri sola umut bağladılar, sonraları, rant için ödün veren politikacılara… Ardından din sömürücülerinin kucağına düştüler.

Gelir dağılımındaki adaletsizlik, kent rantlarının yeni gelenlere bağışlanması yoluyla giderilir hale geldi. Altyapı ve imar haklarıyla ve getirilen hizmetlerle, işgal edilmiş arsalarda oluşan değer artışı, mafyalaşmaya neden olsa da bu yörelerin insanlarına bir artı gelir olarak yansıdı.

Kırsal alanlardan gelenler, (gecekonduda yaşayanlar olsun, kentte yaşayanlar olsun) toplumsal ve kültürel anlamda kentle bütünleşmeseler zaman içinde ekonomik güç kazandılar; yaşam kalitelerinde düzelme oldu. Ayrıca, yetişen ikinci kuşak doğal ki birinci kuşaktan farklı olacaktı. Ülkede kentsel nüfusun yarıdan fazlasını oluşturan yeni kentlilerin artık politikaya da atılmaları zamanı gelmişti. Sonunda, kendi partilerini kurdular: AKP budur. Gelinen durum, taşranın kente siyasal bakımdan da egemen olmasıdır. Bu olgu önce yerel yönetimlerde yaşandı, 3 Kasım seçimleriyle de merkezi yönetimle iktidara geldiler. Üstelik, hak etmedikleri bir çoğunlukla. Çarpık seçim yasası nedeniyle, aldıkları oy TBMM aritmetiğine dengesiz bir şekilde yansıdı. Oyların yüzde 34’ünü aldıkları halde milletvekilliklerinin yüzde 66’sını kazandılar. Ama bunun suçu onlarda değil, seçim yasasını ve siyasal partiler yasasını düzeltmeden seçime gittikleri için bir önceki koalisyonun bilinçsiz yöneticilerinde. Birbirleri için kazdıkları kuyuya kendileri hep birlikte düştüler; AKP’nin ekmeğine yağ sürdüler.

Özetlersek, Türkiye’nin yönetim biçimini ve kaderini artık ağırlıklı olarak varoşlar, gecekondular belirliyor. Oralarda yaşayanlar eğitimsizliğin, geri bırakılmışlığın, itilmişliğin bir bakıma öcünü alıyorlar. İlk geldiklerinde oranın insanı değildiler, tedirgindiler. Tek kaygıları barınmak ve tutunabilmekti. Kent değerlerine umursamaz, hattâ karşı tutumdaydılar. Zamanla güçlendiler, buna karşılık kapalı, gelenekçi karakterleri nedeniyle kent kültüründen yararlanarak kendilerini geliştirmek yerine, kendi kültürlerini kente yaydılar. Uzun zaman kendilerine yakın buldukları politikacılara oy verdiler, şimdi artık kendi partilerine oy veriyorlar. İktidara geliyorlar, ülkeyi görgü ve bilgilerinin elverdiği ölçüde, bildikleri gibi yönetmeye ve devlette kadrolaşmaya çalışıyorlar. Bunları yaparken de eğitilmişlerin, aydınların, aydın geçinenlerin bir araya gelememesinden, dağınıklığından, bölünmüşlüğünden, aymazlığından yararlanıyorlar. Çoğunluk bölününce azınlık iktidar oluyor. Sözde aydın politik kesimler, yıllardan beri sürdürdükleri tutarsız, yoz politika oyununun cezasını çekiyorlar şimdi. Politik ödünler, halk dalkavukluğu, yağma, talan ülkeyi buralara getirdi. Yine politik ödünler sonucu eğitim birliğinin bozulmasıyla hortlatılan medrese eğitimiyle yetişenler iktidara gelince, “Cumhuriyet”in değerlerinin yok edilmesi girişimleri karşısında bir telaştır gidiyor. Ama ortada hâlâ gerçekçi, bilinçli, örgütlü bir çözüm arayışı yok.

Siyasal örgütlenme özellikle 1950’den sonra yağmaya dayalı olarak biçimlenmişti. Sonuç ortada. Yağma demokrasisi ve toprak yağmasına dayalı gecekondu-siyaset ilişkisi sonucunda, siyaset gecekondulaştı. Ne kadar yadırgarsak yadırgayalım, durum bu. Kentlerimizin çarpık yapılaşmasının temelinde de siyasetin gecekondulaşması, yanlış toprak politikası ve yağma yatıyor.

Türkiye’de demokrasinin gelişip yerleşmesi ekonomik gelişmeye, çağdaş eğitime ve çağdaş çizgide toplumsal bütünleşmeye bağlı. Bu da bilinç, özveri, tutarlı çaba ve zaman istiyor. Sıçramak yok. Gerisi boş laf.

1. İsmail Cem; “Büyük Şehrin Lanetlileri”, Milliyet, 18 Ekim 1970.
2. Doğan Kuban; Mimarlık Dergisi, 1966/10, s.20.

“Geleceğin Geçmişini Yemişler”
TÜBİTAK’ın 2023 yılını hedefleyen Teknoloji Öngörü Panelleri çerçevesinde toplanan Altyapı ve İnşaat Panelinin Ankara’daki bir toplantısından dönüyordum. Tarih 25 Eylül 2003. Uçaktaki yerim ünlü şarkıcı Ferdi Tayfur’un yanına düştü. Kendisini medyadan tanıyordum. O güne değin hiç karşılaşmamış, hiç konuşmamıştık. Ankara’da o sabah yapılan, “1000 Köye 1000 Tarımcı” projesinin tanıtım toplantısından dönüyormuş. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın hazırladığı bir projeymiş. Ertesi gün gazete haberlerinden öğrendiğime göre o günkü toplantıda Başbakan Erdoğan, “Tarım sektörünün önünde yeni ufuklar açılacak. Toprağa sadece bilgiyi değil, tecrübeyi ve aklı da vereceğiz. Üç yıllık pilot uygulama maliyeti 50 trilyon lira ama Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin 250 köyün masrafını üstlenmeyi kabul etmesiyle devletin bütçesinden tek kuruş çıkmayacak” demiş. Tarım Bakanı Sami Güçlü de, “Bu proje, genç, dinamik, istekli ve idealist mühendislerimizin çiftçilerimizle buluşturulmasıdır. Yeniden topraklarımıza gireceğiz, o topraklara bilgiyi, samimiyeti ve ideallerimizi ekeceğiz” demiş. Tanıtımda söz alan TEMA Vakfı Başkanı Hayrettin Karaca da, toprağın derdi çözülmeden tarımın sorunlarının çözülemeyeceğini savunmuş. Karaca, “Bağımsızlığın korunmasında toprağın korunması önemli. Toprağımızı korur, verimini artırırsak, yalvarmadan, asker gönderme taahhüdüne gerek olmadan 40 milyar dolarımız olur” diye konuşmuş (1).

Yeniden Ferdi Tayfur’a dönelim. Mimar olduğumu öğrenince, biraz da köy-göç konusuna bağlı olarak söz ve müziğini kendisinin yazdığı ve yukarı da anılan toplantıda seslendirdiği “Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim” ya da öteki adıyla “Fadime’nin Düğünü” türküsüne değindi. “Sözleri biraz farklıydı o türkünün, ama politik olarak algılanacağından çekindim ve bir satırı değiştirdim” dedi. Herhalde denetimden, sansürden ürkmüş olmalıydı. Türkünün sözlerini sonradan edindiğim kasetinden aktarıyorum:

“Hadi gel köyümüze geri dönelim
Fadime’nin düğününde halay çekelim
Ne umutla geldik koca şehire
Allah sonumuzu hayır getire
Alacaklı haciz koymuş Bekire
Hadi gel köyümüze geri dönelim
Fadime’nin düğününde halay çekelim
Buralarda ağaçları kesmişler
Yerlerine taş duvarlar dikmişler
Sevdiğimi başkasına vermişler
…..”

Özgün sözlerde “Sevdiğimi başkasına vermişler” satırının yerinde, “Geleceğin geçmişini yemişler” varmış. Ondan sonra da, “Abooo!” geliyormuş. “Bizim oralarda öyle derler” diyordu. Bu durumda üçlü şöyle oluyordu:

“Buralarda ağaçları kesmişler
Yerlerine taş duvarlar dikmişler
Geleceğin geçmişini yemişler”

Söyleyişe bayıldım ve hemen not ettim. Kentlerimizin feryadını tanımlamak üzere duyduğum en güzel deyişlerden biriydi bu: “Geleceğin Geçmişini Yemişler… Abooo!”

1. “1000 Köye 1000 Tarımcı”, Milliyet, 26.9.2003.