Olaylar-Yorumlar.. (Yine Belediye Başkanı Andı (!) – Köykent Projesi) Kaynak : 01.03.2004 - Yapı Dergisi - 268 | Yazdır

Geçen yerel seçimlerden önce, seçilecek belediye başkanları için bir “Belediye Başkanı Andı” önermiştim (1). Aradan yaklaşık beş yıl geçti. Bu ay içinde yerel yönetimlerin yeni beş yıllık dönemi için seçim yapılacak. Ortalık yine tozduman… Adayların bir bölümü şimdiden belli; geri kalan bölümü de bu yazıyı okuduğunuz sırada kesinleşmiş olacak.

Ant düşüncesi ve geçen defa yayımladığımız ant metni kamuoyunda çok ilgi çekti; basında yer aldı, bu konuda açıkoturumlara, hattâ televizyonlara çağrıldık. Konu oralarda da tartışıldı. Ne var ki, milletvekilleri için zorunlu olan ant prosedürü, belediye başkanları için gerekli görülmedi. Ve “eski hamam eski tas” düzeni, bildiğimiz, hattâ daha kötüsü, kanıksadığımız şekilde sürüp gitti. Öyle ki, bu süre içinde belediye yöneticileri geçen defa yayımladığımız andın kapsama alanı dışında daha pek çok tilkilikler bulmakta birbirlerinden geri kalmamanın çeşitli parlak örneklerini verdiler.
Bunlardan da esinlenerek daha zengin bir içerikle hazırladığım yeni “Belediye Başkanı Andı” metnini aşağıda sunuyorum. Ve ant içmenin göreve başlamadan önce, belediye başkanları için zorunlu hale getirilmesi konusunda herkesin desteğinin yararlı olacağını düşünüyorum.

Bu arada kimi iyi kıpırdanmalar da yok değil. Beş yıl önceki önerim pek de boşa gitmemiş… Örneğin, 2004 yerel seçimlerinde CHP’den belediye başkanlığı, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeliklerine aday olacakların bir “hizmet andı” içmeleri ilke olarak benimsendi. “CHP Yerel Yönetim Hizmet Andı” başlıklı bir metin hazırlandı.
CHP’li adaylar bu andı okuyarak kamuoyu önünde onurları üzerine söz vereceklermiş. Önerim boşa gitmediği ve beş yıl sonra, ülke çapında olmasa da hiç değilse bir parti bünyesinde yaşama geçirildiği için mutluyum.

Aşağıda önerdiğim metin, yetkililerin, ülke çapında hazırlayacakları daha kapsamlı metne ipuçları verebilecek bir örnek oluşturamaz mı? Değerlendirmenize sunuyorum.
* Bilime, yasalara, şehircilik ve mimarlık kurallarına, plan fikrine, uzmanlıklara saygı göstereceğime, benbilirimci ve keyfi davranışlarda bulunmayacağıma,
* Şehrin havasını, suyunu, toprağını, ekolojik dengesini koruyacağıma; yeşil alanları, su havzalarını, doğal ve tarihsel sitleri yağmaya ve yapılaşmaya açmayacağıma,
* Tarihsel kent dokusunu, eski yapıtları, kültürel mirası koruyacağıma; eski yapıtlar arasında din, dil, ırk, mezhep ayrımı yapmayacağıma,
* Belediye arsalarını elden çıkarmayacağıma,
* Yeni gecekondulara ve kaçak yapılaşmaya göz yummayacağıma, mevcut gecekonduların büyütülmesi için ödün vermeyeceğime,
* Kent merkezlerinde yoğunluk artırıcı yapılaşmaya yol açacak plan değişiklikleri yapmayacağıma; imar planlarıyla yeni spekülasyon ve rant alanları yaratmayacağıma,
* Maddi, manevi ya da politik çıkar karşılığında imar planlarında hiçbir değişiklik yapmayacağıma,
* Kendi arsalarımın ve yakınlarıma ait arsaların değerlerinin artması amacıyla, imar durumlarının değiştirilmesi yolunda istemde bulunmayacağıma, başkaları böyle bir girişimde bulunursa karşı çıkacağıma,
* Denizi doldurarak ya da kazıklı yol yaparak kıyıların doğal yapısını bozmayacağıma,
* Daracık sokakları otopark haline getirmeyeceğime; sokakları mafyanın otopark olarak parsellemesine izin vermeyeceğime; tarihsel değer taşıyan tescilli yapıların yıkılarak yerlerinin otopark haline getirilmesine göz yummayacağıma,
* Kaldırımları otomobillerden arındırıp yayalara tahsis edeceğime; yayaları taşıtlardan çok seveceğime; yoksulları, özürlüleri de zenginler kadar seveceğime ,
* Kentsel altyapı için bir eşgüdüm planı ve programı hazırlayacağıma; altyapı çalışmalarını bu plan-program çerçevesi ve disiplini içinde yapacağıma, yolları-kaldırımları tekrar tekrar kazdırmayacağıma,
* Kaldırımları yap-boza çevirmeyeceğime; yaptıklarımı tek defalık, yani gerektiği gibi sağlam yapacağıma,
* Sokak lambalarını geceleri yanar hale getireceğime,
* Toplu taşımacılığa önem vereceğime,
* Karda yollarda mahsur kalan hemşerilerimi, kendi sorumluluklarımı unutup, “biz size önceden haber vermedik mi? Niye sokağa çıktınız?” diye azarlamayacağıma,
* Kent merkezinde, geçici de olsa hayvan pazarları kurdurmayacağıma,
* Belediyeye sağlanacak çıkar (örneğin, otomobil, kamyon, çöp kamyonu, iş makinesi, bina, para) karşılığında inşaat sahiplerine avantaj sağlamayacağıma,
* Belediyenin kaynaklarını çarçur etmeyeceğime,
* Belediye yatırımlarını belediye iktisadi işletmelerine (BİT’lere) iş yaratmak üzere yönlendirmeyeceğime; BİT’lerin olanaklarını eş, dost, akraba ve politik yandaşlarımın çıkar kapısı olarak kullanmalarına olanak tanımayacağıma; kısacası bunları yemlik haline getirmeyeceğime,
* Eş, dost, akraba ve politik yandaşlarıma belediye olanaklarıyla iş ve çıkar yaratmayacağıma,
* Öğrencilere, belediye kaynaklarıyla ya da gücüyle ideolojik doğrultuda burs vermeyeceğime,
* Sokaklara asılan afişlerle kendimi övmeyeceğime ve övdürmeyeceğime,
* Hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyet ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma,
* Her ne kadar adaylık aşamasında partimin de göz kırpmalarıyla oy için dini politikaya alet ettimse de yönetim süresince böyle bir yola bir daha başvurmayacağıma, hemşerilerim önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.

Maddeler çoğaltılabilir… Gördüğünüz gibi, sıralanan önerilerin çoğu, yapılması gerekenleri değil de yapılmaması gerekenleri kapsıyor. “Ya yapılması gerekenler?” diyeceksiniz. “Onları sıralamaya gerek yok mu?” İyi şeyleri nasıl olsa pek yapmıyorlar… Kötülerini yapmasınlar yeter. Ayrıca, Türkiye’de doğruların yapılabilmesi için öncelikle yanlışların, kötü uygulamaların engellenmesi gerekiyor. Belki o zaman, yapılacak iyi etkinliklere sıra gelir.

Yine sorabilirsiniz: “Milletvekilleri Anayasa’nın 81. maddesi uyarınca ant içiyorlar. Örneğin, laik Cumhuriyet ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacakları üzerine ant içiyorlar da ne oluyor?” Ant içmek, kutsal bilinen bir şey üzerine söz vermek olduğuna göre inanç ve ahlâkla ilgilidir. Kutsal değerleri, kendi namus ve şerefini bile çiğneyenler olabiliyor. Bunlara ne diyebiliriz? Çok çok, “sen namusun ve şerefin üzerine ant içmedin mi? Şimdi senin namusun şerefin ne oldu?” diye sorma hakkımız doğar.


Köykent Projesi
Bülent Ecevit
’in 1970’li yıllarda, kalkınmayı köyden başlatmak savıyla ortaya attığı bir köykent projesi vardı. Ekim 2001’de yani Ecevit’in son başbakanlığı döneminde, Ordu’nun Mesudiye ilçesinde bir köykent denemesi başlatıldı. Ecevit 9 köyün birleştirilmesiyle sağlanan bu başlangıç için “Kırk yıllık rüyam gerçekleşti” diyecekti.

O zaman kimilerinin Ecevit romantizmine bağlayıp dudak büktükleri projeyi Ecevit, Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanları ile 13 aday ülkenin liderlerinin katıldığı Barselona zirvesine de taşıdı. Zirve Avrupa ekonomisini ayakları üzerine kaldırma çabasına odaklanmıştı. Ecevit yaptığı konuşmada, Avrupalı meslektaşlarına köykent projesinin sağlayacağı yararları anlattı.

Türkiye’nin en önemli sorunlarından birini “sınai ve tarımsal kalkınmaya etkin biçimde katkıda bulunamamış büyük bir kırsal nüfusa sahip olmak” şeklinde tanımlayan Ecevit, konuşmasında şunları söyledi: “Ancak kısa bir süre önce başlatılan projelerden biri, köy gruplarının sahip oldukları potansiyeli kalkınma için birleştirmesine olanak sağlanmasını öngörmektedir. Bu proje aynı zamanda devlet hizmetlerinin kırsal bölgelere yayılmasını da kolaylaştıracaktır. Bu özgün Türk projesi, benzer sorunları olan diğer ülkelere de sunulmuştur” (1). Proje AB platformuna sunulmadan önce tanıtıldığı Dünya Bankası’nca da olumlu karşılanmıştı. Dünya Bankası temsilcisi Ajay Chibber, 10 Ocak 2002 günü Köykentlerin kırsal kesim kalkınma modeli olarak benimsendiğini ve yaygınlaştırılması için ilk aşamada 300 milyon dolar katkıda bulunulacağını söylemişti. Haberi yazısına aktaran Güneri Cıvaoğlu bu konuda çok umutluydu: “Eğer fon, Mesudiye örneğindeki gibi başka köykentler için de ciddiyet, inanç ve bilinçle uygulanırsa, bir kırsal kalkınma mucizesi oluşabilir.

Yüzbinlerce çocuk Türkiye’ye üçüncü milenyumun gerektirdiği eğitim, sağlık, kültür ve güvence ortamında kazanılabilir. Dünya Bankası kırsal kesime dönük yeni modelleri uygulayarak iyi sonuçlar almıştır. Örneğin Hindistan’da mikro kredilerle milyonlarca köylü ailesi üretici haline getirilmiştir… …Köykent modeli de çıtanın çok daha yükseklere konulacağı çağ atlama işi olabilir” (2). Daha sonra kurulan AKP Hükümeti köykent projesini “tarım-kent”e dönüştürmeyi tasarladı. Tasarıya göre “9-10 köyün altyapı gereksinmelerinin birleştirilerek karşılandığı modern tarım-kentler” kurulacaktı (3). AKP Hükümetinin bu projesinin nasıl geliştiği konusunda pek bilgimiz yok, ama Ecevit’in Mesudiye deneyine göz atabiliriz.

Mesudiye Köykent Projesini yerinde inceleyen Güngör Uras gördüklerini bir yazısında anlatmıştı (4). Özetleyerek aktaralım: “Köykent projesi kapsamındaki 9 köy, Çavdar (merkez), Esatlı, Türkköyü, Ilışar, Yuvalı, Dayılı, Göçbeyi, Çardaklı, Kışlacık köyleri “abad” olmuş. Yollar, içmesuyu, kanalizasyon, sulama tesisleri, elektrik, 5000 kitaplı kültürsanat evi, gezici kütüphane, sağlık ocağı, spor alanları… Kooperatif kurulmuş, krediler sağlanmış, örnek meyve bahçeleri ve örnek seralar kurulmuş.
Ne var ki amaca ulaşılamamış. Köykent, yurtdışında ya da başka kentlerde yaşayan zenginlerin yazlığı haline gelmiş. Buna karşılık, yıl boyu yaşayanlar yalnızca yaşlılar. Onlar da tarım ve hayvancılıkla uğraşmıyorlar. Tarlalar boş, hayvanlar satılmış.
Arsa fiyatları artmış, köy evleri çirkin apartmanlara dönüşmüş… Sağlık ocağı, sosyal ve kültürel tesisler kapanmış, spor sahalarını ot bağlamış.”

Güngör Uras varılan sonucu şöyle değerlendiriyor: “Suç Köykent projesinde değil. Yer seçimi yanlış. Uygulayanlar projeye inanmamış, projeye kimse sahip çıkmamış. Projenin uygulandığı bölgede insanlar bilinçlendirilmemiş. Ben Ecevit’in Köykent projesinin önemine inanıyorum. Bu proje Doğubeyazıt’ta, Kars’ta, Van’da uygulansa, doğru dürüst uygulansa, o yörelere ‘hayat getirir’…
Ama Mesudiye’de ‘fırsatçılara’ rant getirmiş.”

Eskilerin deyişiyle, her işte zaman ve zemin çok önemli. Görüldüğü gibi, girişimlerin doğru zamanda, doğru yerde yapılması gerekiyor. Aksi halde sonuç, bekleneni vermiyor.

Ecevit’in köykent projesinin bir benzeri aslında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında düşünülmüş. Adı, “İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi”. Köyün yerleşme planı Prof. Dr. Afet İnan’ın, Türk Tarih Kurumu’nca yayımlanmış olan, “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933” adlı kitabında yer alıyor. Afet İnan kitabın önsözünde bu projeden şöyle söz etmiş: “İdeal Cumhuriyet Köyü planını, doğrudan doğruya bu kitabın konusu ile ilgili olmamakla beraber buraya ekledim. 1937 yılında Trakya Umumi Müfettişi General Kâzım Dirik tarafından bana verilmiş olan bu planı yapan mimarın adı konmamıştır. Ancak üzerinde ‘her hakkı mahfuzdur’ diye kayıt vardır. Planda yandaki listede okunacağı gibi 43 kamu kuruluşu yer alıyor. Bir köye gerekli olan her şey düşünülmüştür. O zaman bu planın herhangi bir yerde uygulanmaması büyük bir kayıptır. İdeal Cumhuriyet Köyü
planının bugün yeni kurulmakta olan köylerimize uygulanmasını candan dilerim.” Önsözün yazıldığı tarih 31 Ağustos 1971.

Mustafa Kemal’in ileri görüşlülüğü ve bilime saygısıyla daha Cumhuriyet’in ilanından önce 17 Şubat 1923’te toplanan ve 16 gün süren İzmir İktisat Kongresinde Tarım ve Eğitime ilişkin olarak alınan bir karara göre, “Her bölgede birbirine yakın köyler için, yeteri kadar toprağı olan yatılı birer ilkokul açılması ve ilkokul dersleri yanında, uygulamalı ve teorik, basit tarım derslerinin gösterilmesi” öngörülmüştü. Yine aynı kararlar arasında, “Köylerdeki ilkokulların, kesinlikle 5 dönümlük bir bahçesi, tekniğe uygun iki inekli ahır ve kümesi, yeni tarzda bir arılığı ve öğretmenler için iki odalı bir evi olması; toprağın bir kısmı sebze, bir kısmı çiçek ve bir kısmının da fidancılığa ayrılarak, öğretmenlerin kontrolu altında, toprağın öğrenciler tarafından işlenmesi; harcama ve gelirinin köy öğretmenlerine ait olması ve bu yolla çocuklara uygulamalı olarak, çiftçiliğin öğretilmesi ve aydın kişilerin köylere yerleşmelerinin teşviki” yer alıyor (5).

İleriki yıllarda açılacak olan Köy Enstitülerinin bu kararların uzantısı olabileceği ya da en azından bu kararların Köy Enstitülerinin tohumları niteliğinde olabileceği düşünülebilir. İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi ise bu kararların çok ötesinde bir örgütlenme modeli.

Plan şeması bakımından Sir Ebenezer Howard’ın (1850-1928) bahçekent önerisinden esinlenmiş gibi görünüyor. Dairesel bir yerleşme. Dairenin merkezine yönelen ışınsal yollarla, bunları kesen dairesel yollardan ve daire parçası sektörlerden oluşan bir yerleşme düzeni…

Merkezde bir alan, ortasında bir anıt… Bu alanın çevresinde okul ve uygulama bahçesi, alışveriş alanları, konaklama birimleri, köy konağı ve köy parkı ile çocuk bahçesi bulunuyor. “Radyolu” olacağı vurgulanmış bir köy gazinosu bile var. Ayrıca, konferans salonu, okuma odaları, cami, hamam-etüv, ziraat ve elişleri müzesi ile gençler kulübü ve sağlık birimi bulunuyor. İkinci ve üçüncü kuşakta, yeşillikler içinde evler yer alıyor. Yine üçüncü kuşağın bir bölümünde kolektif fidanlık, pazaryeri ve köy zahire (tahıl) loncası ile geniş bir koruluk içinde spor alanları bulunuyor. Kuzeyde ise fabrikalar var. Panayır yeri, mandra, kanara, asri mezarlık gibi alanlar ise köyün dışında yer alıyor. Hayvan mezarlığı da öyle… Değirmenler ise köyün dışından geçen çayın kıyısına yerleştirilmiş.

Görüldüğü gibi, daha 1930’lu yıllarda hazırlanmış olan planda, donanımlı, çağdaş bir köy için her şey düşünülmüş. Bu projenin, plan fikrine inancı bilinen Atatürk’ten sonra rafa kaldırıldığı anlaşılıyor. Yıllar sonra bu alanda ele alınan girişimler, denemeler ortada. Bugün yine, sürekli göç veren, ekonomik katkısı giderek azalan, hizmet götürülemeyen yaklaşık 37.000 köyümüzle çözümsüzlük içinde başbaşayız.

Ebenezer Howard, Merkezî bir kent çevresinde bahçekentler Şeması, 1898.

1. Milliyet gazetesi, 16 Mart 2002.
2. Güneri Cıvaoğlu, Milliyet, 11 Ocak 2002.
3. Milliyet, 3 Temmuz 2003.
4. Güngör Uras; “Köykent’te 4 bin Seçmenden Ecevit’e 3 Oy Çıkmış”, Milliyet, 19 Eylül 2003.
5. Prof. Dr. Afet İnan; Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1972, s.59-60.