Otokratlar Birbirine Benzer Kaynak : 21.08.2014 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır

Sonradan 3.Napolyon adıyla anılacak Louis-Napoléon Fransa’nın ilk cumhurbaşkanıdır. Bizde ve dünyada çok iyi tanınan ünlü 1.Napolyon’un erkek kardeşinin oğludur. Kendisinin ilginç bir öyküsü var. 1848’de 2. Cumhuriyet kurulduğunda Fransa cumhurbaşkanı seçilmişti. Anayasaya göre cumhurbaşkanlığı süresi 4 yıldı ve görevini tamamlayan başkanın yeniden seçilmesi olanağı yoktu. Louis-Napoléon üçüncü yılda bu duruma karşı çıktı. Hedeflediği projelerin üç yılda tamamlanamadığını ileri sürerek görevini dört yıllık dönemden sonra da sürdürmek istiyordu. Anayasayı değiştirmek için mecliste gereken çoğunluğu sağlayamayacağını anlayınca 1851’de darbeye yöneldi ve Yasama Meclisi’ni dağıtarak yeni bir anayasa ile imparatorluğunu ilan etti. Fransa’ya zafer ve özgürlüğü ancak bir imparatorun verebileceğini iddia ediyordu. İşçi hareketlerinden bunalmış olan burjuvazi de kendisini destekliyordu. Düzenlediği halkoylamasının ardından imparatorluğun yeniden kurulmasıyla bu kez 3.Napolyon adıyla imparator oldu. (Bu örnek, halkoylamasının yani referandumun ne denli tehlikeli bir oyuncak olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir.)

Yeni dönemde otoriter polis devleti yöntemleri uygulamaya konacaktı. Finansman, tarım ve sanayinin yanısıra bayındırlık yatırımlarına önem verildi. Özellikle, Paris’in yeniden düzenlenmesine, imarına yoğun ilgi gösterildi. İmparator, iç politikada olduğu gibi dışta da bütün yetkileri kendi elinde toplamıştı. Hedefi, Fransa’nın yeniden büyük güç konumuna gelmesiydi. O amaçla gerekli-gereksiz bir dizi savaşa girdi. İtalya, Çin, Japonya, Meksika, Kore dahil birçok ülkeyle gerilimler, hattâ çatışmalar yaşandı. Bizle ilişkili Kırım Savaşı da o döneme rastlar.

İmparator, 1853’ten itibaren Paris’in yenilenmesi programı için Seine Valisi Georges-Eugène Haussmann’ı görevlendirmişti. Paris’in “modern kent” konseptine uygun olarak neredeyse yeniden inşa edilmesi hedefteydi. Haussmann, imparatorun ve devletin otoriter gücünü arkasına alarak uygulamalara girişti. Haussmann’ın anlayışı ve şehirciliğe yaklaşımı ciddi eleştiriler alıyordu.  Yaklaşımı, mülkiyet haklarını hiçe sayarak, “kenti korumak yerine yıkmak” şeklindeydi. Geniş bulvarlar açılırken ayakta kalabilen binaların caddeye bakan cephelerinin tasarımı mimarlarca, anıtsal bir etki sağlama doğrultusunda elden geçiriliyordu; parklar açılıyor, su ve kanalizasyon sistemleri düzenleniyordu. Binlerce kişi evlerinden atılırken, HaussmannEvet çok ev yıktık, ama bir o kadar da yaptık” diyordu. Kent âdeta tersyüz edilmişti. O dönemde Paris’te yapılmış olanlar bugün bile tartışma konusudur.

Ülke ekonomisi, Paris yatırımlarının yanı sıra, süren savaşların da etkisiyle giderek zayıf düşüyordu.

1870’e doğru gelen ekonomik bunalım ve halktaki hoşnutsuzluklar İmparator 3.Napolyon’un da, İkinci İmparatorluğun da sonunu getirmekte gecikmedi. 1870’te Prusya ile savaşta alınan ağır yenilginin ve İmparator’un Almanlara esir düşmesinin ardından Fransa’da 3.Cumhuriyet ilan edildi. 3. Napolyon esaretten kurtulunca İngiltere’ye sığınacak ve üç yıl sonra orada ölecekti.

Gelelim yaklaşık yüz yıl sonra bizdeki benzer bir duruma… 1950 yılında yapılan seçimleri Demokrat Parti büyük bir çoğunlukla kazanarak iktidara geldi. Adnan Menderes başbakanlığa getirildi.

DP iktidarının ilk işlerinden biri, anayasanın dilini Türkçeden Osmanlıcaya çevirmek oldu. Din sömürüsü başladı. Türkçe ezan yerine yeniden Arapça ezan getirildi. İlkokullarda din dersi zorunlu kılındı. 1951’de halkevleri ve halkodaları kapatıldı. Daha sonra sıra Köy Enstitülerine gelecekti..

 

Yine ilk işlerden biri, ABD’ye yaranıp NATO’ya girebilmek için, dünyanın bir ucunda Kuzey-Güney Kore arasındaki savaşa asker göndermek oldu. Yalnızca Bakanlar Kurulu kararıyla 1950 sonbaharında Güney Kore’ye 4500 kişilik ilk kafile gönderildi. TBMM’nin kararı ancak, yüzlerce askerimizin şehit düşmesinden sonra alınacaktı.

1956’da Menderes’in tutkusuyla İstanbul’da plansız programsız imar hareketleri başlatıldı. Kararlar Menderes’e aitti. Çevresindekiler başbakanı, “Siz doğuştan mimarsınız” diyerek azdırıyorlardı. Yolların genişletilmesi için yıkımların ardı arkası gelmiyor, kimi camiler ve türbeler dahil, tarihi ya da mimari olarak hiçbir yapının gözünün yaşına bakılmıyordu. Ne var ki parasal kaynaklar hızla tükeniyordu. Yolları genişletmek için yapılan kamulaştırmaların bedelleri bile ödenemiyor, hak sahiplerinin eline geçersiz belediye bonoları tutuşturuluyordu.

Ekonomik sıkıntılar arttıkça basına, üniversitelere, yargıya, muhalefete baskılar başladı. Menderes, demokrasiyi artık çoğunluk tahakkümü olarak algılar hale gelmişti. 1954-58 arasında basından 1161 kişi soruşturma ve kovuşturmaya uğramış, 238 basın görevlisi hüküm giymişti. Adalet Bakanı Esat Budakoğlu, TBMM’de bir soru üzerine, DP’nin 8 yıllık iktidarı döneminde 811 gazeteciye toplam 57 yıl hapis cezası verildiğini açıklıyordu. Bu rakam daha sonra, hızla artacaktı.

DP, 1958 Ekim’inde kendisini “Vatan Cephesi” olarak ilan etmişti. Parti ocaklarına katılan on binlerce kişinin adları, iktidarın propaganda aracı haline gelmiş devlet radyosunda sürekli olarak okutuluyordu. Haberler Menderes’le başlıyor, Vatan Cephesi’ne katılanların adlarının okunmasıyla bitiyordu. Listelerde bazen, çoktan ölmüş kişilerin adları bile bulunabiliyordu. Yine DP yetkililerinin belirttiklerine göre, “Vatan Cephesi”nden olmayanlar, “Şer Cephesi”ndendiler.

Yargı bağımsızlığı, üniversite özerkliği, basın özgürlüğü ve muhalefet yapma olanakları, artan bir hızla kısıtlanıyor, basına sansür uygulanıyordu. Parti içinden tek tük cılız çıkışlara karşın gidişin yönü çoğunluk partisi diktatörlüğüydü.

Ben kendime sabık başkan dedirtmem” diyordu Adnan Menderes. Tek adam konumunda ölçüyü iyice kaçırmıştı. DP Meclis Grubu’ndan güvenoyu alabilmek için milletvekillerine, “Siz o kadar güçlüsünüz ki, isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz” diyecek kadar… Üniversite öğretim üyelerine “kara cüppeliler” diyecek kadar… “Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim…” “Odunu koysam mebus olur” diyecek kadar… Menderes’in, 6 Eylül 1958’de Balıkesir’de yaptığı bir konuşmada muhalefeti ağır bir dille eleştirirken, “İdam sehpalarında can verenlerden ders alsalar ya” diyerek tehdit ettiği de belleklerden silinmemişti.

Nisan 1960’ta Meclis’te, DP oylarıyla, tümü DP’li milletvekillerinden oluşan bir “Tahkikat Komisyonu” kuruldu. Çalışmalarını gizli yürütecek olan komisyon suçlama, yargılama ve cezalandırma yetkileriyle donatılmıştı; kararlarına karşı Yargıtay’a gitme olanağı da yoktu. Bu düpedüz bir sivil darbeydi.

Tahkikat Komisyonu bardağı taşıran damla oldu. DP’nin baskıcı yönetimiyle hayatları karartılmış üniversite öğrencileri İstanbul ve Ankara’da sokağa döküldüler. Bir ay sonra gelen 27 Mayıs 1960 darbesi, artık yalnızca adı demokrat olarak kalmış partinin ve Menderes’in sonunu getirdi.

Ne dersiniz, otokratlar birbirine benzemiyor mu?