Cumhurbaşkanı Dokunulmaz Değildir Kaynak : 04.08.2014 - Cumhuriyet Gazetesi | Yazdır

Cumhurbaşkanları, cumhuriyetle yönetilen ülkelerde ülke yönetiminin en üst noktasındaki kişilerdir: cumhurbaşkanı devletin başıdır. Ne var ki bu konum onları sorumsuz kılmaz ve bu konumları onlara her konuda yasal dokunulmazlık kazandırmaz. Cumhurbaşkanı öncelikle tarafsız olmak zorundadır. Anayasamızın 101’inci maddesine göre, “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişkisi kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.”

Yine Anayasa’nın 105’inci maddesi cumhurbaşkanının “sorumluluk ve sorumsuzluk hali”ni tanımlar. O maddenin son cümlesi şöyledir: “Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, TBMM üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır.” Bilindiği gibi, anayasaya uygunsuz davranmak, anayasal görevi yapmamak “yüksek ihanet” suçunu oluşturur. Bu, tabii, öngörülmüş en büyük suçtur. Ya söz konusu olabilecek başka suçlar?…

Genelde, demokratik düzenlerde cumhurbaşkanı dahil hiçbir yönetici sorumsuz olamaz. Bu konuda dış ülkelere göz atarsak, aklımıza ilk gelenler ABD’de Başkan Nixon ve Başkan Clinton’ın karşılaştıkları durumlardır. Anılan iki başkanın yargılanmalarını hatırlatmakta yarar olmalı.

Richard Nixon, 1969-74 yılları arasında ABD başkanlığı görevinde bulunmuş, daha önce yıllarca siyaset sahnesinde yer almış çok deneyimli bir politikacıydı. Ne var ki ünlü Watergate skandalının ortaya çıkmasından sonra istifa etmek zorunda kalmıştı. Şöyle:

1972’de yapılan başkanlık seçimi sırasında Nixon’ın seçim komitesinin rakip partinin Watergate adlı binadaki genel merkezini dinlediği, Ocak 1973’te ortaya çıkacaktı. Olay, Washington Post gazetesi tarafından kamuoyuna duyurulmuştu. Seçimi kazanıp başkanlık koltuğuna oturan Nixon suçlamalar karşısında ilkin, Senato’yu bilgilendirmeyi reddederken, olaya ilişkin ses kayıtlarını da adalete iletmekten kaçınacak ve bu işi Nisan 1974’e kadar savsaklayacaktı. Ancak o tarihte izin vermesiyle raporlar açıklanınca ABD Kongresi, başkanı görevden alma davası açmayı kararlaştırmış, sonra da Temsilciler Meclisi Temmuz 1974’te Başkan’ın yargılanmasına karar vermişti. Gelişmeler karşısında Nixon çaresiz, başkanlıktan çekilmek zorunda kalmıştı. Yerine geçen yardımcısı Gerald Ford’un bir süre sonra Nixon’ı bağışlaması ise kamuoyunca hoş karşılanmayacak ve sert tepkilere yol açacaktı. Böylece Nixon’ın başkanlığı kendisi için hüsranla sonuçlanmıştır.

Başka bir ilginç olay, Clinton olayıdır. Bill Clinton 1993-2001 yılları arasındaki ABD başkanıdır. 1998 yılında Başkan Clinton’ın, Beyaz Saray’daki stajyer sekreterlerden Monica Lewinsky ile bir gönül ilişkisi kurduğu ortaya atılmıştı. Başkan olayın duyulmasından sonra, ilişkisini yalanlayarak gizlemeye çalışmıştı. Ne var ki bu kez de, topluma yalan söylemek ve toplumu yanıltmakla  suçlanıyordu. ABD Senatosu’nda yapılan yargılama sonucunda Başkan,  kurmuş olduğu ilişki nedeniyle halktan özür diledi ve dönem sonuna kadar görevini sürdürebildi.

 

Görüldüğü gibi, bir çapkınlığı gizleme çabası, yetkili organlara ve halka yalan söylemek şeklinde yorumlanarak suç oluşturuyordu. Ne var ki o suç biraz daha bağışlanır cinsten sayılmış ki Nixon’ın siyasi rakiplerini dinleme suçuyla başına gelenler, cezai sonuçları bakımından Clinton’ın başına gelmemiş.

Yine başka bir örnek olarak Fransa’nın eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de, başkanlık görevi bittikten sonra, nüfuzunu kötüye kullanma ve adli soruşturmanın gizliliğini ihlal suçlamasıyla gözaltına alındığını hatırlayalım.

Bu örnekler çağdaş demokrasiyle yönetilen ülkelere ilişkin… Tabii, dünyada bildiğimiz, bilmediğimiz daha pek çok örnek vardır. Bu arada bir örnek de bizden verelim; tarihten bir örnek…

Monarşi ile yönetilen Osmanlılar’da padişahların dokunulmazlık zırhı nasıldı acaba? Kanuni Sultan Süleyman’ın Kanunnamesi’nde şöyle bir hüküm var:“Devlet idaresi ulemâ ile vükelâya tevdi edilmiştir. Padişahın doğru yoldan sapması halinde, ulemâ ve vükelâ ordu reislerini keyfiyetten haberdar ederek padişahı tahttan indirip yerine hanedan erkânından diğerini seçecektir.”(1) Kanuni, padişahların doğru yoldan sapabilecekleri olasılığını göz ardı etmemiş ve onların hangi yöntemle tahttan indirilebileceklerini yasalaştırmış.

Bütün bunlar, devlet yönetimlerinde, hiç kimsenin hukuk karşısında dokunulmaz olmadığını, uygunsuz eylemleri için dokunulmazlık zırhına bürünemeyeceğini gösteriyor. Totaliter rejimler, diktatörlükler ayrı bir şey. Onların kuralları, hukuka değil, tek adam yönetiminin insafına, keyfine ve buyruklarına dayanıyor. Örneğin, 1643-1715 yılları arasında 72 yıl süreyle Fransa krallığı yapmış olan Güneş-Kral 14.LouisDevlet benim”, “Kanun benim” anlayışıyla ve mutlak monarşiyle yönetmişti ülkesini.

Artık, o günlerde değiliz. Hele ülkede gerçek bir demokrasi varsa; hukuk düzeni bağımsız ve tarafsızsa ve de iyi işliyorsa… Çağdaş dünyada hiç kimsenin “kanun benim”, “devlet benim” demesi, başka bir tanımla, kişiselleşmiş iktidar hoşgörülmez, kabul görmez. Tıpkı, askeri olsun sivil olsun hiçbir darbenin hoşgörülmediği gibi… Zaten gerçek demokrasilerde darbe de söz konusu olmaz ya!

Önemli olan, hukukun hatasız uygulanması, yargının adil, tarafsız, siyasileşmemiş olarak çalışmasıdır. Şöyle bir söylem yaygındır: “Doktorun hatasını toprak, mimarın hatasını sarmaşık (veya ağaç) örter…” Ya hukuki hatayı ne, ya da kim örter? Bu soruyu anayasa hukuku profesörü Erdoğan Teziç’e sordum. Yanıtı şöyle oldu: “Hukuk alanındaki hatayı yine hukuk düzeltir.”

Hukuka herkesin ihtiyacı var; devletin de hukuk devleti olmaya.

1)     Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi (Birinci Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri, TTK Basımevi, 1983, cilt 8, s.196)