Özal’ın Anıt Mezarı Kaynak : 01.06.1998 - Yapı Dergisi - 199 | Yazdır

Kısa bir süre önce, eski cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın anıt mezarının açılışı yapıldı. Bir mezarın açılışı ne demekse.. Gazeteler böyle yazdılar,televizyonlar böyle söylediler. İstanbul’da yapılan anıt mezar, haberlere göre, 50 günde tamamlanmış. 35 m. yüksekliğindeki anıt mezar, Turgut Özal’ın ideali olan Türk – İslam senteziyle Batı uygarlıklarının bağdaşmasını simgeliyormuş. Özal’ın mezarına 80 ilden toprak getirilmiş.
Anıt mezarın bakır kaplamaları Almanya’dan, kabloları İngiltere’den, ağaçları İtalya’dan, granit ve mermerleri ise diğer Avrupa ülkelerinden.. (1) Görüldüğü gibi, yalnızca, verilen ve serilen toprak bizden; gerisi ithal.. Toprak bizden de, niçin Ankara’da değil de İstanbul’da? Ölen cumhurbaşkanları, yürürlükteki kurallara göre Ankara’da Anıtkabir’de, devlet büyüklerine ayrılmış olan yere gömülürler. Rahmetli İsmet İnönü ile, daha sonraki cumhurbaşkanlarından üçü orada yatmaktadırlar. Acaba Turgut Özal, niçin Cumhuriyet’in başkentine değil de Osmanlı’nın başkentine gömülmüştür? Bence, sorulacak birinci soru budur. Kendisi veya ailesi niçin büyük Atatürk’ün ayakucunda yatmak onuru yerine İstanbul’u yeğlemiştir?

Özal, Vatan Caddesi başlangıcında, Adnan Menderes için daha önce inşa edilmiş olan anıt mezarın yakınında bir yere gömülmüştü. Şimdi 5 yıl sonra mezarın üzerine bir anıt inşa edilmiş bulunuyor. Anıt mezarın yapımını Bayındırlık Bakanlığı üstlenmiş ve gerçekleştirmiş. İkinci soru burada yatıyor: Niçin Bayındırlık Bakanlığı?

Bu iş, kurallar içinde Ankara’da gerçekleşseydi bu soru gereksiz olurdu. Ama İstanbul’da özel koşullarda olunca, sorulması gerekiyor: Bayındırlık Bakanlığı bu işi niçin üstlenir? Özal ailesinin böyle istemiş olması ya da kurduğu partinin iktidarda bulunması geçerli nedenler olamaz. Nitekim daha sonra, bu prosedürdeki çarpıklık anlaşılmış ve anıt mezarın giderlerinin ANAP tarafından Bayındırlık Bakanlığına ödeneceği bizzat Başbakan Mesut Yılmaz tarafından belirtilmiştir. Ancak bugüne kadar bu konuda da olumlu bir gelişme olmadığı, giderleri şimdilik sizin ve benim karşıladığımız biliniyor.

Üçüncü sorum şudur: Bayındırlık Bakanlığı – üstüne vazife olmasa da, üstlendiğine göre- anıt mezarın proje işini nasıl ihale etmiştir? Yoksa, ihale etmeden, Özal ailesinin isteği doğrultusunda mı mimar seçmiştir? Bütün bu sorular sorulur, ama kurallar yerine keyfiliğin geçerli olduğu ortamlarda havada kalmaya da mahkûm olur.

Şimdi gelelim anıt mezarın mimarisine.. Yapılan, aslında bir türbedir. İstanbul’da Osmanlı döneminden kalmış çok sayıda türbe vardır. Bunlar tarihi mirasımıza katkılar getirmiş, tutarlı mimarileri, mütevazı boyutlarıyla kültürel geçmişimize referans verebilecek ciddi yapılardır. Osmanlı Sultanlarının çoğu, kendi adlarına yapılmış külliyenin içindeki türbelerinde gömülüdür. Türbelerin simgesel yapılar oldukları kuşkusuzdur, ama Osmanlı türbelerinden hiçbiri 35 m. yükseklikte değildir, yani simgeselliği yükseklikte aramamışlardır. Görkemleri, ağırbaşlı sadelikte gizlidir.

Gazeteci Güneri Cıvaoğlu anıt mezarın mimarı Yılmaz Sanlı ile olan görüşmesini hem televizyonda hem de gazetede (2) açıkladı. Sanlı projesini şöyle anlatmış :  “Projeyi çizmeye başlamadan önce aileyi dinledim. Merhum Özal’ın vasiyeti, dört sütun üzerinde yükselen bir küre ve tepesinde alem (hilal) olmasıymış. Dört sütun, Anavatan kurulurken Özal’ın – birleştirdik – diye açıkladığı, Türkiye’deki dört eğilimin simgesiymiş. Yani… AP, CHP, MHP, MSP… Küre, Özal’ın benimsediği globalleşme, yani küreselleşme sürecini yansıtı yormuş. Hilal ise İslam’ın simgesi.”

Cıvaoğlu devam ediyor :
Yılmaz Sanlı dört eğilimin yerine, 1998 Türkiyesi’nde çok daha fazla sayıda eğilimin var olduğu görüşünde.
Yani… Bugünlerin deforme olmaya başlayan mozaik deyimini üreten oluşum… O nedenle, çoğulculuğun simgesi olarak dört değil, sekiz sütun çizmiş. Öte yandan… Özal, 8. Cumhurbaşkanı… 8 sütunu böyle de yorumluyor.

Özal’ın yakınlarına şu güvenceyi vermiş :
“Ancak…Hangi açıdan bakarsanız bakın sadece dört sütun göreceksiniz.” Birkaç ayımı geçirdiğim Edirne’den anımsarım… Yanılmıyorsam, Selimiye Camisi de 4 minarelidir, ama hangi açıdan bakarsanız bakın 2 minareli görürsünüz.

Yılmaz’ın anlattıklarını sürdürelim..
“Küreyi, 8 sütunun tepede birleştikleri noktaya oturtmuş. Üstüne, aynen vasiyetteki gibi hilali koymuş.”

Öykünün gerisi ayrıntılarla ilgili .. Önemli gördüğüm için yukarıdaki satırları olduğu gibi buraya aktardım.

Merhum Özal’ın vasiyeti, dört sütun üzerinde yükselen bir küre ve tepesinde bir alem imiş. Mimar Sanlı bunu biraz değiştirerek uygulamış: dört sütun yerine sekiz ayak.. Ama Sanlı’nın dediğine göre, hangi açıdan bakılırsa bakılsın sadece dört sütun görülecekmiş. Cıvaoğlu’nun yorumuyla, tıpkı Sinan’ın Selimiyesi’nin minarelerinde olduğu gibi.. Cıvaoğlu, “yanılmıyorsam Selimiye Camisi de dört minarelidir, ama hangi açıdan bakarsanız bakın iki minare görürsünüz” diyor. Burada hemen belirtelim: Bu, doğru değil. Cıvaoğlu, minare sayısında yanılmıyor, ama görünen minare sayısında yanılıyor. Selimiye’nin böyle olmadığını görmek için Edirne’ye gitmeye gerek yok, fotoğraşarına bakmak yeter. Kaldı ki, Sinan Selimiye’yi iki minareli olarak görmek isteseydi herhalde dört minareli olarak inşa etmezdi.

8 sütunu 4 göstermek biraz, Özal’ın “bir koyup üç almak” sloganını anımsatır gibi olmuyor mu ?

Ayrıca, Yılmaz Sanlı’ya göre, artık ülkedeki siyasal eğilimler dördü aşmış.. Bunu belki kabul edebiliriz ama, sekiz olduğunu kim söylüyor? Özal’ın sekizinci cumhurbaşkanı olmasının simgelenmesi, eğilim sayısı yerine belki daha tutarlı bir açıklama. Ama bu kez de akla hemen başka bir soru geliyor: O direklerden hangisi Atatürk’ü, hangisi İnönü’yü simgeliyor? Bütün bu soruların yanısıra anıt mezarın biçimine ilişkin bazı düşüncelerimizi ayrıntılara girmeden kısaca söyleyelim. Anıt mezar çevresiyle uyum içinde değil. 35 m. yüksekliğiyle sivriliyor. Öyle olması istenmiş olabilir, ama bu boyutuyla, hemen yakınındaki Menderes’in anıt mezarını ezmiyor mu? Menderes’le dünya görüşü bakımından bir anlayış birlikteliği içinde olan, öbür dünyada da komşu olmayı seçen Özal’ın anıt mezarının Menderes’inki ile biçimsel bir diyalog içinde olması gerekmez miydi ?

(1) Milliyet Gazetesi, 18.4.1998, s.6.
(2) G. Cıvaoğlu, a.g.y. Sütun, Küre, Hilal, s. 19.